29 Temmuz 2011 Cuma

Pi


fragman

"Pi" filmini Darren Aronofsky yazıp yönetmiş. Filmin başrollerinde de Sean Gullette ve emektar oyuncu Mark Margolis yer alıyor. Film 60.000 dolar gibi çok ucuz bir meblaya çekiliyor ve 4 milyon dolar da domestic geliri var, bu filmle birlikte Darron Aronofsky'i iyiden iyiye sinema sektöründe görmeye başlıyoruz. Bu film, benim favori filmlerimin tepesinde olan filmlerden ve benim için çok özel anlamları var. Defalarca izleyip de sıkılmadığımız filmler vardır ya bu film de benim için öyle. Hayatımdan pek çok kesitler bulduğum bir başyapıt.


Film, Clint Mansel'in iddialı bi müziğiyle başlıyor, biliyorsun Clint Mansel, Darren Aronofsky'nin neredeyse tüm filmleri için müzik yapmıştır, hepsi de birbirinden güzel, ödüllüdürler. Bir diğer iddialı pi filmi müziği de yine clint mansel'den şudur. Başarılı bulduğum oyunculardan Sean Gullette'nin canlandırdığı Maximillian Cohen karakteri filmin ana karakteri. Kendisi sorunlu, asosyal ve dahi bir matematikçiyi canlandırıyor. Filmimiz de bu şizofren matematikçinin "borsadaki düzeni" ararken başından geçenleri anlatmakta. Yönetmenin "requiem for a dream"den sonra sean ile çalışmamasını anlayamıyorum. Ingmar Bergman ile Gunnar Björnstrand'ın yaptıklarını Sean ile Darren de yapmalıydı neyse.


Film niye siyah beyaz derseniz bence diğer tüm teknik ve ekonomik cevapların yanında biraz da yönetmenin filme ayrı bir hava katmak istemesi etken sebeptir. Bizim matematikçi max'ın komşusunun bir kızı vardır ki bizim mahallenin bebelerine hiç benzemez, bizim malafatlar gibi sabahtan akşama ip atlayıp ebelemecelik Belçika Belçika Hollanda oynayıp taa en alt kattan en üst kattaki arkadaşlarını avaz avaz bağırarak çağırmaz, bıktım hepsinden pislikler. Bu japon kızımız elinde bi hesap makinesi max'a sürekli sorular sorar durur, ondan sonra da bu caponlar niye akıllı deriz, adamlar çocukluktan başlıyor bu işe bizim mallar gibi değil neyse


Max, herhangi bi işte çalışmamaktadır. Kendisini yoğun olarak uğraştığı hipotezlerine adamıştır. Sürekli kişisel notlar tutar. Filmde ilk olarak gördüğümüz ve filmin ana konusunu şekillendiren notları şunlardır: “Bir: matematik doğanın konuştuğu dildir. İki: etrafımızdaki her şey sayılarla temsil edilebilir ve anlaşılabilir. Üç: eğer herhangi bir sistemin sayılarından bir grafik oluşturursak ortaya paternler çıkar. Bu nedenle doğada her yerde paternler vardır. Kanıt: salgın hastalık döngüsü, ren geyiği nüfusunun azalması ve çoğalması, güneş lekesi döngüsü, Nil'in yükselmesi ve alçalması. Peki ya borsa? Global ekonomiyi simgeleyen sayılar evreni. Çalışan milyonlarca el ve beyin. Varsayımım: borsada da bir patern var.” Evet max'ın bu söylemlerinden anlaşılacağı üzere kendisini uzun süredir dairesine kapatıp uğraştığı mesele piyasalardaki paternler ve şifreleridir.


Max'ın sahip olduğu bilgisayar da filmdeki ilginç ayrıntılardan. Ayrıca bir matematikçi neden bu kadar paternler ile vakit öldürsün ki javadan indikatörünü yazıp back test'i yapabilir der gibisiniz ama öyle değil. O zamanlar indikatör felan yok. Basit ve ağırlıklı hareketli ortalamalar bile elde kağıt kalem saatler harcanarak hesaplanıyor. (üssel hareketli ortalamaların bulunabilmesi için bilgisayarlar beklenildi) Aslında dönemi itibariyle borsaya patern uydurmaya çalışan tek matematikçi de o değil. Ed Seykota'lar, Richard Donchian'lar, John W. Henry'ler hepsi de en büyük fon yatırımcısı olmak adına matematikçilerle beraber harıl harıl çalışmakta, aynı anda olmasa bile yakın zamanlarda diyebiliriz.


Max kendini işine o kadar kaptırmıştır ki fettan komşusunun cilvelerine bile karşılık  veremez. Max'ın kahvede oturup hisse senetlerini irdelediği bi sahnede ise sevimsiz bir yahudinin onunla iletişime geçmeye çalıştığını görürüz. Burada max'ın da Yahudi olduğunu öğreniriz ama emenike ne kadar fenerliyse max da o kadar yahudidir. Benzetmemi beğenmediysen git mutfağa kendine ufak bi sürpriz yap.


Burada kabalayı ve Yahudi mistisizmini duyarız. Tipsiz yahudi tebliğ yapmaktadır. Ancak max onu dinleyemeden ayrılır çünkü krizi gelmiştir. Max'ın kullandığı acayip acayip ilaçlar ve geçirdiği şiddetli beyin sarsıntıları vardır. Bu krizlerinde max titrer, yerlerde yuvarlanır, beyin amcıklaması geçirir ve de çoğunlukla burnundan kan gelir.


Derken max'ın rus asıllı matematikçi arkadaşı bi nevi akıl hocası Sol Robeson ile tanışırız. Bu ikisi sık sık go oynamaktadırlar. Go nedir la der gibisiniz. Go Çinlilerin bulup Japonların dünyaya tanıttığı bir oyun. Birkaç kuralı olan bu oyunu kısa bir sürede öğrenebilirsiniz. Kuralı da basit bir kural olan ko kuralıdır. Ama oyunda ustalaşmak için neredeyse tüm ömrünüzü vermeniz gerekebilir. "A beautiful mind"daki sahnelere özenip bi arkadaşımla go oyununu almıştık ama ülkemizde fazla yaygın olmaması bir de oyunun fazla zaman ve dikkat istemesinden fazla ilerletemedik. Dan 1'e 2'ye geçebildim mi tam bilemiyorum, o aralarda bi yerlerde kaldım. Go birkaç basit kurala dayanır ancak dünyanın en karmaşık en zor oyunudur. Karşılaştırmak gerekirse, günümüzde dünya şampiyonu bir satranç oyuncusunu yenebilecek bilgisayar programları yazılabilmişken amatör 1 dan seviyesinde go oynayabilecek bir program yazabilene vaktiyle 1 milyon dolar ödül vaat edilmiştir.


Şu an çoğu go oynayan bilgisayar programları 10-15 kyu arasında bi seviyeye sahiptirler yani yavaş oynarlar ve kötüdürler. Olur mu lan öyle şey diyebilirsiniz ama neden olmasın satrançta bissürü giriş hamlesi var, ezberlenebilen hamleler var, oyuna başlarken tahta da belirli bi şablon ile dizilim var ayrıca satrançta her taşın gücü farklı ama go'da ise her taş eşit güçtedir, oyunun başında tahta boştur, tutacağınız bir dal yok gibidir. Yeni keşfedilen bir adaya değişik yerlerden birlik çıkaran bir ordu komutanına benzersiniz. Üstelik aynı anda düşman kuvvetleri de adayı istila etmeye hazırlanır. Go'nun bir başka özelliği de savaşın yalnızca bir cephede değil pek çok cephede geçmesidir. Bilgisayarın kontrol edemediği şeylerden biri de budur. Ayrıca siz satrançta vezirinizi kaybettiğinizde çoğu oyuncu için bundan sonrası yenilgidir ama go'da öyle değil, kurduğun hattın bir anda başka bir hattın içinde kaldığını anladığında bunun ne demek olduğunu anlarsınız. Zaten bu Çinlilerin niye Çin Seddini yaptıklarını da oyunu oynadığınızda anlarsınız.


Japonların go başganı ile Çinlilerin go başganının en iyi olma oyunu ise yaklaşık 3 ay sürmüş oha ki ne oha, oyun tek hamleler eşliğinde ilerliyor ardından bunlar (japonlar) go okullarına gidip öğrencileyle istişare yapıyorlardı. Sonunda da japonlar kazanır. Neyse meşhur Murphy'nin de go için sarfettiği cümleler vardır ve her yerde karşımıza çıkacak cinstendir: “1) Eğer bir şeyin yanlış gitme olasılığı varsa, yanlış gider. 2) Zayıf oyuncu uzun süre düşündükten sonra, taşlarının ölmesini sağlayan tek hamleyi oynar.“


Şimdi filmdeki go oyununa dönecek olursak beyaz taşların daha avantajlı olduğu ortadadır. Belli ki rus matematikçi daha iyi bir fuseki yapmış. Özellikle kalabalık taş yığının olduğu sağ alt köşede müthiş bir üstünlük kurmuş max'ın yaptığı anlamsız merdiven ise her an işgale uğrayacak cinsten zaten bir sonraki go sahnesinde rus oraya saldırı yapıyordu. Üst tarafta ise yine beyazın köşeleri kaptığı görülüyor, göbek biraz siyahın kontrolünde gibi ama bi kaç feda ile oralar da alınabilir, ilerleyen sahnelerde oraların da dağıtıldığını görürüz. Beyaz taşlar tahtada çok rahattır, max kendini oyuna veremez bu şekilde de zaten go oynanmaz, yani siz aynı anda 20 kişiyle oynayan bi go master'ı ya da ezbere hıphızlı oynayan bi go master'ı göremezsiniz. Bu rus matematikçi hem max'ın kafasına veriyor hem de ona hayata ve matematiğe dair tavsiyelerde bulunuyordur. Öğütler verirken de güzel hikayeler anlatmaktadır.


Rus matematikçi de paternler hakkında kafa yormuştur. O da pi sayısındaki paterni bulmak için yıllarca uğraşmıştır ama ilk başta dediğine göre çalışmaları olumlu bir sonuç vermemiştir. Neyse bu max bi gün metroda giderken yine elinde kağıt kalem paternler hakkında kafa yormaktadır. Ama metrodaki sinir bozucu adam hemen dikkatimizi çeker kendisi büyük ihtimal küçükkene deli tarafından kovalanmıştır. Bu deli manyağı adam bi kaç sahnede daha belirecektir. Belki bir yerlere gönderme felan var ama ben çıkaramadım. Metrodaki sahnelerin birinde Clint Mansell'in gözüktüğünü de belirtelim.


Pis yahudi bizim max'ı yine bulmuştur. Neyse o da matematikle ilgileniyormuş. Max'a ve bize ibranice'deki matematik gizeminden felan bahseder, hakkaten söyledikleri ilginçtir. Max da ona artistlik yapma gardaş o söylediklerin fibonacci ve altın oranla alakalı şeylerdir der. Max'ın söyledikleri daha da ilginçtir. Bu Yahudiler ibne mibne ama kafaları basıyor. Bu ikisi konuşurlarken kahvede ve sigara dumanında bazı paternler tebarüz eder, max da hemen yerinden fırlar ve hipotezlerini yenilemek üzere evine gider.


Filmde max'a wallstreet simsarları da dadanacaktır. Ondan faydalanmaya çalışırlar. Dedik ya o sıralar herkes bu işe kafa yormakta, kim önce bişeyler keşfederse en büyük fon sahibi olacaktır. Max, 216 tane rakamdan oluşan bir sayı dizisi keşfetmiştir. Bu sayı filme göre hem max'in borsanın sırrı için aradığı hem yahudilerin kutsal saydığı bir şifre hem de rus matematikçinin yıllarca uğraştığı sayı dizisidir. Şimdi bu yahudi olayına da değinmek lazım, filmdekiler doğru veya yanlış, adamlar bişeylere inanmış onun uğruna kafa yoruyorlar şu an yaşayan bi yahudi gencin ilerideki hedefleri belli ve bu hedefler tüm yahudilerin hedefleriyle örtüşüyor, bir de bize bakıyorsun ne için okuduğumuz bile belli değil neyse


Max hipotezlerini ilerletir ve her yerde olduğunu iddia ettiği altın oranının borsada da olabileceğini söyler, buna göre fiyat tahminlerinde bulunur ve hepsini de bilir. Buradaki olay da şudur; fibonacci çizgileri arasındaki çekilmeler ile gidip gelmeler felan, eğer 100 seviyesinde dolaşan (yukarı yönlü) bir fiyat varsa bu fiyatın 66 seviyesine gerilemesi beklenir. Daha sonra ise çıkış pozisyonunun devam etmesi ya da trend ters dönse bile fibo hizalarından erken sinyal alınması (açığa satış için) beklenmektedir. Ama bu sistemde 100 seviyesini hangi tepe noktasına göre belirleyeceksin asıl soru burada yatar, pivot noktalarını belirlerken yararlananlar haricinde fibo'nun kuralından artık pek yararlanan kalmamıştır. En azından benim bildiğim kadarıyla. Neyse max tüm bunlarla cebelleşirken yahudiler ve simsarlar da onu rahat bırakmazlar.


İlerleyen sahnelerde max'ı iyice sıyırmış olarak görürüz. Rus matematikçiyi tekrar ziyaret ettiğinde de onun eceliyle öldüğünü öğrenir. Rus'un go masasında yaptığı şekil ve bıraktığı notlar max'ın çalışmalarına birebir benzemektedir. Demek ki o da bulmuş. Ama ne diyordu; ortada patern falan yok, ne borsada ne de go'da. En son parkta otururken max'ın rahatlamasından artık bu işleri pek de tınlamadığı izlenimini sezinleriz. Bence burada ortada patern olmadığı sırrına vakıf olmanın bir keşfi ve rahatlaması vardır. Belki başka bir anlam yüklüdür, kendi çalışma günlerim aklıma geldi. Çok amcıklattık bu beyni, böyle bir parkta belki bir pencere kenarında çok güvercin izledik. Gözümün önünde az sıçmadılar.


Go'da patern olmadığı bi realite. Borsaya gelecek olursak bence filmde müthiş bir ipucu var: "borsada patern aramayın". Dedik ya o tarihlerde amerika'daki en meşhur matematikçiler fon kurmak adına çalışıyorlardı. Hepsi de belli patern ve sistemleri kendi adlarını vererek piyasaya sürdüler çoğu da ilk başlarda başarılı oldu ama bu patern manyaklarının çoğu battı. Filmin yayınlandığı 1998 yılında da filmdeki bence vurgulanan bu mesaja nazire yaparcasına asya krizi, akabinde de tahvillerini ödeyemeyen rusya yüzünden rusya krizi ve sonunda da amerika'daki hedge fonları da etkileyen küresel bir kriz meydana geldi. Dünyanın en büyük hedge fon yöneticisi konumundaki, bünyesinde iki tane Nobel ekonomi ödülü almış ekonomist bulunduran "long term capital management" hükümet önlem almasaydı batacaktı. (LTCM'nin 1,5-2 milyar dolar civarı fon batırdığı söyleniyordu) 98 krizinde başka ne mi oldu?


Bermuda merkezli hedge fonu "Everest capital" 1,3 milyar dolar kaybetti. Yale ve Brown üniversiteleri'nin vakıfları bu fona yatırım yapmıştı. George soros'un "Quantum fon"u 2 milyar dolar kaybetti. (kara büyü yapıp borsada parayı kırdığı iddia edilen bu lavuk ya hakikaten bizim gibi normal bi insandı ya da bunu büyü esnasında kerpmişler) Bu acı deneyimin ardından Soros, fonunun mahiyetini ve ismini biraz da olsa değiştirdi. Batmaz denilen Julian Robertson'un "Tiger Management"ı bile batıvermişti.


Bence filmdeki gizli mesaj şu; eğer belirsizlikler üzerine kendini geliştiren, oluş(tur)an, tekrarla(ma)yan bir sistem üzerinde çalışıyorsanız (go, borsa, pi vb.) uygulayacağınız sistem ve strateji yine belirsizlik üzerine kurulmalıdır. Detayları çay sohbetine saklayalım lo. Finansla ilgileniyorum diyenlerin mutlaka izlemesi gereken bu filmi arşivinizde bulundurmalısınız.





Pi film eleştirisi

2 yorum:

  1. Filmin analizini yapmaktan ziyade filmi anlatmışsınız. Biraz bilinci öteleyin. Metro daki adam dışarıdan bir müdahaleydi...

    YanıtlaSil
  2. chn krmn ne diyon olm sen? ne müdahalesi ne dışarısı?

    YanıtlaSil