18 Kasım 2013 Pazartesi

Canım Kardeşim




“Canım Kardeşim” filmini Sadık Şendil yazıp Ertem Eğilmez yönetmiş. Başrollerde Tarık Akan, Halit Akçatepe ve Kahraman Kral yer alırken yan rollerde Kemal Sunal, Metin Akpınar, Sıtkı Akçatepe, Adile Naşit ve İhsan Yüce gibi önemli oyuncular yer alıyor. Blogta listesini verdiğim bana göre en iyi yerli filmlerden biri olan “canım kardeşim” gerek müzikleri gerek oyunculukları ve de senaryosu itibarıyla dünya çapında en iyi dram filmlerinden biridir ve yabancı statüsü taşısaydı muhtemelen imdb’de top 50’de olurdu. Filmin harika ve iç burkan müziklerini ise önemli şahsiyet Cahit Oben yapmış. Film müzikleri bölümümüzde eserlerinden bazılarına ulaşabilirsiniz. (no: 144-145-146)


Türk filmlerini özellikle de son dönemdeki versiyonlarını çok itici ve başarısız bulan birisi olarak canım kardeşim filmini şiddetle korumamız ve reklamını yapmamız gereken bir eser olarak görüyorum. İlk izlediğimde, yıllar öncesiydi, derinden duygulanıp ağlayıvermiştim. Belki alışık olmadığımız bir yeşilçamdı belki de içimi çok sızlatmıştı şimdi tam hatırlayamayacağım ama derinden üzülüp ağlamıştım. Ne zaman tekrardan izlesem duygulanırım. Kahraman kral’ın final sahneleri içinizi derinden sarsmalı, böyle boşluğa düşmelisiniz.


Kahraman kral bana göre en başarılı çocuk aktörlerdendir ve canım kardeşimdeki performansı en iyi üç çocuk karakterinden biridir. Diğerleri ise “to kill a mockingbird”deki scout ile “taxi driver”daki iris’tir. Kahraman da scout rolünü üstlenen Mary Badham gibi fazla film çekmemiş ve sinema sektöründen çıkmıştır. Şimdilerde yanılmıyorsam mobilya işiyle uğraşmakta.


Canım kardeşim’de kahraman, fakir bir ailenin en küçük çocuğudur ve babası ile abisi hayırsız hergelelerdir. Kahraman ve abisi bir gün öğretmenlerinin telkinleriyle hastaneye giderler ve abisi kahramanın lösemi yani kan kanseri olduğunu öğrenir. Tahminen iki-üç ay ömrü kalmıştır ve yapacak da bir şey yoktur. Durumu öğretmen de öğrenir ve “hadi artık gezdirin çocuğu, son günlerinde eğlensin bari” der. İnsan, ölümü bu kadar kabullenmek ve olgunlukla karşılamak kolay mı lan diyor. Diğer fakirlik ve cahillik manzaraları bir yana ölene kadar çocuğu eğlendirmeye çalışmak ne demektir. Belki o kadar da üzülmeyecektik ama Cahit Oben yüzünden içimiz parçalanıyor.


Kahramanın bir lokantada ölesiye yemek yemesi ve televizyona olan açlığı ve maalesef kavuşamayışı filmin en kesif duygularını barındıran sahneler. Keşke hiç olmasaydın be lösemi. Şu dünyadaki tüm dertlerin belki de en orospu çocuğusun lösemi. Çünkü senin hedefin çocuklar ve ansızın gelip üzüyorsun herkesi. Bir lösemi bir de cahillik geri kalan her şey halledilebilir.


İnsan filmi izlerken dünyanın nasıl değiştiğini de görüyor ve şaşırıyor. Tavuk yiyebilmek bu kadar mı zordu ve şimdi bu kadar mı kolay. Migros’tan 50 tl’lik alışveriş yaparsanız komple tavuk 1 tl’ye geliyormuş. Bazen de keşke yokluk olsaydı diyorum çünkü varlığın içinde saçmalıyoruz. Küçükken bursluluk sınavı mı ne vardı onu kazanmışım bana böyle üç ayda bir cüzi miktarda para geliyor devletten. Ben de biriktirip krampon almıştım. Amına koyuyum diyorum sanki araba aldık ha nasıl sevinmiştim. Hala atmadım o kramponu. Her gördüğümde de duygularım depreşir. Şimdi ayağım mı üşüdü hop ayakkabıcıya, tadı tuzu kalmadı anlayacağın.


Acayip acayip dünya işlerine saplandık ömür tüketiyoruz, çoktandır da yazamadık işte hep bu afaki meseleler. Yıllarca mücadele verdim kapitalist sistem beni yutmasın diye, avmlerde köle gibi, bir deney hayvanı gibi gezinmeyecektim ama olmuyor bir şekilde bu para her şeyin odak noktasına yerleşmiş. Hani ben hep kitap okumak istedim bazen de film eleştirisi yazmak ama olmuyor. Ve hayatın ne filmlerdeki gibi ne de kitaplardaki gibi olmadığını öğrendiğimde de en az canım kardeşimin finalindeki kadar üzülmüştüm.


Yazmayalı üç ay olmuş zaman nasıl geçti anlamadım. Hala sistem beni yutmasın diye debeleniyorum yani karakterimi değiştirmesin diye ama çok zorlanıyorum. Böyle yangından kalan son közler gibiyim yeniden alevlenmek eski ben’in hayallerini yapmak istiyorum ama sokaklar, caddeler, avmler ve insanlar hep zehirliyor beni. Kahraman lösemiydi ve öldü, ona üzülmemek elde değil mekanı cennet olsun. Bence kurtuldu da. Ben ne bok yiyecem bilmiyorum. Mal mülk muhabbetine şiddetle karşıyım ve fanatik bir fight club hayranıyım ama samsung galaxy s4 mü 10s mi neyse bu muhabbetten kaçamıyorum. Araba manyaklığı her gün kulaklarımda. Boğulmamaya çalışıyorum ama zorlanıyorum.


Sanki etrafımdaki herkes zombi olmuş ve ben olanca kanımla onlara davetiye gönderiyormuşum gibi. Arzuladıkları şeyler ve yaptıklarıyla ben onları en ufak ölçüde değiştiremezken onlara dönüşmekten korkuyorum ve galiba da yavaş yavaş gidiciyim. En az lösemi kadar kötüsün para ve hatta daha da kötüsün. Değişmek istemiyorum. Geçmişteki ben’in gelecekteki ben’den nefret etmesi en büyük korkum. Küfür ettiklerime tapmak ve onlarsız uyuyamamak en büyük derdim. Belki lösemi olup kurtulmak daha mı güzel ne. Hadi lokantaya gideyim biraz tavuk yiyeyim deyince de neşem yerine gelmiyor.


Üç ay ömrümüzün kaldığını bilsek belki çok daha iyi olacak. Hani sadece bir dağın karşısına geçip saatlerce baksam diyorum ya da denizin. Benim derdim tavuk yeyip karnımı doyurmak, vizontele sahibi olmak değil sadece zombi olmak istemiyorum. Olursam arkamda ağlayacak birini bulur muyuz o da meçhul. Kahraman’ın misket oynadığı çocuk da canımı çok sıkıyor. Belki ağlatmıyor ama, ulan sümüklü, sen niye böylesin lan? Neyse bir sıkıntı olmaz ise bir sonraki yazıda yine güzel bir filmle karşınızda oluruz.





Canım Kardeşim film eleştirisi

9 Ağustos 2013 Cuma

Lost Highway






“Lost Highway” filmi benim favorilerimden ve favori yönetmenlerimden David Lynch yazıp yönetmiş. Yönetmenin “the elephant man” filmine daha önceden değinmiştik. İleride mulholland dr.’a değinmeyi ise düşünmüyorum. Lost highway’in anlaşılamaması lynch’i öyle bir orgazm etmişti ki çok benzer mantıkta bir film daha çekti. Lynch’in anlaşılmak istemeyen filmlerinin belirgin ipuçlarını çoğu zaman yönetmenin sonraki açıklamalarından öğreniyoruz. Bu herif yıllardır aynı haltı yiyor. Seyirciyle oynamaktan bu kadar zevk alan başka bir yönetmen tanımıyorum. Mesela bir keresinde "lost highway" ile "twin peaks" aynı dünyada geçiyor demişti. "Blue velvet" ile "lost highway"in de benzer yollara sahip olduğunu yine kendisinden öğrendik. "Mulholland dr." ile "lost highway"deki evlerin aynı ve lynch’in kendi ev ve mobilyaları olduğunu da yıllar sonra bir röportajda öğrenecektik.


Hal böyle olunca yönetmenin "beni ölene kadar dinlemelisiniz belki bir şeyler mırıldanabilirim" küstahlığı biraz sinir bozuyor. Filmin açılış sahnesindeki interfondan gelen “dick laurent öldü” mesajını ve olayın aynısının (pencereden dışarı bakıp fail aramayı) david lynch’in başından geçtiğini de sonraları öğrendik. Başından geçen ufak gizemli bir olayı film yapmak isteyen ve kesinlikle büyük bir hayal gücüne sahip yönetmenin filmidir bu izleyeceğiniz. Yıllardır hep eleştirmekten en çok korktuğum filmlerin arasında yer alan bu filmdeki yorumlarımın hepsi tartışmaya açıktırlar ve doğrulukları tartışılır. 


Benzer bir dünyayı en rahat anlaşılır şekilde fight club’ta görmüştük. Tek adam ve farklı iki karakter. Bir de verilen onlarca mesaj. Konunun geçtiği dünyalar ise gerçek. Lynch’in tarzı ise çok farklıdır. Eğer bu film vizyona girdikten sonra lynch’in düşündüğü gibi düşünülseydi yemin ederim ki lynch bunu yalanlar ve aslında benim vermek istediğim mesaj buydu derdi. Çünkü ben malımı çok iyi biliyorum ve hakkında da yeteri kadar bilgiye sahibim. Lynch anlaşılmamak istiyor. Kubrick mesela anlaşılmak ister ama biraz zorlamak gerekecektir. Bergman da öyle. Sizden istedikleri kendi dünyalarına girmeniz, en azından filmi izlerken. Lynch’in ise öyle bir derdinin olmadığını çok iyi biliyorum neyse.


Gizemli adam’ı (mystery man) canlandıran Robert blake’in şöyle bir sözü var: “David bana senaryoda hiç zorluk çıkarmadı çünkü senaryoyu anlamadım ama galiba şeytanı oynuyordum.” Durumu biraz özetleyebilmişimdir umarım. Film hakkında o kadar çok dedikodu ve magazin haberi var ki hepsine değinmenin ve anlam çıkarmanın mümkünatı yok. Filmin soundtrackları, marilyn manson, rammstein, pornografik sahneler, araba plakaları, oda numaraları felan bunları es geçiyoruz.


Filmin çıkışının lynch’in bir gün sabah vakti başına gelen olay olduğunu söylemiştik. Asıl olay örgüsünü ise yönetmen, O.J. Simpson adlı aktörün yaşam hikayesinden esinlenmiş. 1994 yılında O.J.Simpson’un karısı öldürülünce Simpson, baş şüpheli olarak yargılanmaya başlamış ve sonra suçsuz bulunarak serbest bırakılmıştı. İşin bir diğer enteresan yanı ise gizemli adamı oynayan Robert blake bu filmden sonra başka hiçbir filmde oynanamamış ve 2001 yılında karısı arabada başından vurularak öldürülünce baş şüpheli olarak sorgulanmış ve tutuklanmıştır. 2005 yılında geri serbest mi ne bırakılmış ama günahı boynuna karıyı bu öldürmüş. Bu da filmin böyle bir gizemi işte.


Filmi daha iyi anlayabilmek için lynch’in röportajlarını takip etmenin yanı sıra filmin gizeminin anlatıldığı belgeseli (Pretty as a Picture: The Art of David Lynch) izleyebilirsiniz, gerçi Türkçe altyazısı mevcut değil. Bir de Slovaj Zizek diye deli manyağı bir adam var. Onun “Gülünç Yücenin Sanatı: David Lynch'in Kayıp Otoban'ı Üzerine” adlı kitabını okuyabilirsiniz. Ama kitabın çok sikici pardon çok sıkıcı olduğunu söylemem gerek. Onun “Lacan Hakkında Bilmeyi Hep İstediğiniz Ama Hitchcock'a Sormaya Korktuğunuz Her Şey” diye bir kitabı daha var. Çoktandır okumaya niyetliyim ama gözüm yemiyor neyse.


Filme dönelim; filmde üç bölüm varmış gibi düşünebiliriz. İlk hikayede ana kahramanımız Fred’in yaşamına ufak bir giriş yaparız. Bu ilk hikayede öne batan notlar şöyle; Fred’e “dick laurent öldü” mesajı bir sabah ansızın evin interfonundan gelir. Fred’in Renee isimli güzel bir karısı vardır. Fred başarılı bir saksafoncudur, hali vakti yerinde olmakla beraber karısını yatakta tatmin edemez. Bu durumun evde huzursuzluğa yol açtığı bellidir ve fred, karısından gizliden gizliye şüphelenmektedir. Fred, işinde mola verdiği bir anda evde kalmak isteyen karısının durumunu onaylamak için kendi evini arar ve telefon boş boş çalar. Umarız da karısı uyuyup kalmıştır, yoksa diğer ihtimal kendisini aldatıyordur. Eşinden şüphelenmesine sebebiyet veren adamlardan biri Andy isimli orospu çocuğudur. Derken bir sabah bunların evine isimsiz bir zarfın içinde video kaset bırakılır. Kasette evlerinin dışarıdan çekilmiş kısa görüntüleri vardır. Diğer gün bir kaset daha bırakılır ve bu kaset evin içini göstermektedir. İkinci kasetin ardından evli çiftimiz dedektifleri ararlar. Yetkili ağabeyler evde incelemelerde bulunurlar ama bu gereksiz bir çaba olmuştur çünkü asla ve asla david lynch’in filmlerinde polisler olayları çözmez, çözemez. Olayları daha da mistik hale sokarlar.


Bir akşam fred ile karısı andy’nin evindeki partiye giderler ve partide gizemli adam’ı görürüz. Vampir filmlerindeki kontlar gibi soğuk ve ürkütücü bir havası olan gizemli adam, fred ile daha önce tanıştığını iddia eder ve bunu da doğrular. Görüşmeleri bittikten sonra fred’in kimyası bozulmuştur. Dick laurent ile gizemli adamın birbirlerini tanıdıklarını ise andy’den öğreniriz. Andy ile dick laurent de birbirlerini tanımaktadırlar. O gecenin gizemli dakikalarının ardından, gereksiz gerilim sahnelerinden hep nefret etmişimdir, sabah kalktıklarında bir kaset daha belirir ve bu kaseti fred tek başına izler. Kasetteki görüntülerde fred karısını öldürmüştür ve birden bire kendini sorgu odasında bulur. Mahkeme tarafından birinci dereceden ölüme sebebiyet vermekten elektrikli sandalye ile idama mahkum edilen fred’i hapishanedeki küçük odasında izlediğimiz sahnelerde fred’in derin hayaller kurduğunu görürüz. Bu hayallerde otobanda giderken pete isimli bir adam ve ailesi gözükür derken bir de baktık ki hapisteki adam değişmiştir. Fred gitmiş yerine pete gelmiştir.


Artık ikinci kısım başladı diyebiliriz. Bu ikinci hikayede pete’in başından geçenler konuyu süsleyecektir. Pete kendini nasıl olduysa hapishanede bulur ve onun fred olmadığı anlaşılınca serbest bırakılır. Pete 24 yaşında, kendi dünyasında sevilen bir insandır. Fred’e nazaranla daha şehvetli sevişir ve mutludur. Ancak dönüşümden sonra pete kendinde ve çevresindekiler pete’de bir tuhaflık sezinlerler. Pete’in shaila isminde bir sevgilisi vardır. Bir gün pete’in çalıştığı tamirci dükkanına mr. eddy nam-ı diğer dick laurent gelir. Dick, pete’in daimi müşterilerindendir ve onu da çok sevmektedir. Gel gör ki dick’in metresi bizim renee’nin sarışın ve fettan hali olan alice’dir. Alice ve pete birbirlerine aşık olurlar derken olaylar gelişir felan. Bunlar dick’i ve andy’i öldürüp kaçacaklardır lakin tatlı plan pete açısından pek de hoş ilerlemez. Andy’nin evindeki sahneler rüyadan uyanmadan önceki o en kötü ve ağır sahneler gibidir.


İkinci hikaye sayesinde renee’nin daha doğrusu onun tıpatıp aynısı olarak gördüğümüz alice’in geçmişinde pek de temiz bir kız olmadığını öğreniriz. O hem porno filmlerde oynamıştır hem de metreslik yapmaktadır. İlk hikayede hatırlarsanız fred, renee’ye geçmişinde andy ile nasıl tanıştığını sormuş da cevap alamamıştı. İkinci hikayede yine andy vardır ama adamın da pezevenk olduğu ayyuka çıkmıştır. Andy’nin evinde pete’in dikkatini çeken şey ise resimlerde hem renee’nin hem de alice’in gözükmesine rağmen aynı fotoğrafa bakan dedektiflerin sadece renee’yi görmeleridir. Alice ve fred aynı otobandan yola çıkıp kaçarlarken gizemli adamın gizemli kulübesinin önüne gelip çatır çutur sevişirler. Sevişme bittiğinde alice ortadan kaybolmuş, pete de fred’e dönüşmüştür. Bir de ablak suratıyla gizemli adam belirir tabi. Burada ikinci bölüm bitip üçüncü bölüm başlar.


Üçüncü hikayede gizemli adam alice diye bir kadının olmadığını fred’e söyler ve ikisi beraber dick laurent’i öldürürler. Fred sonra tek başına evine uğrayıp “dick laurent öldü” mesajını bırakır ve kendisini gören polislerden kaçar. Kaçarken yine o gizemli otobana dalarlar ve yolda zaman kavramı ortadan kaybolur. Hızın çoğaldığı o kovalamaca sahnesinde ise artık fred o dünyadan ayrılır ve film de biter. Gelelim şimdi yorumlamaya. Dediğim gibi bunlar benim düşüncelerim ve doğrulukları tartılışılır;


Filmde gördüğümüz daha doğrusu benim varlığından bahsettiğim üç hikaye de gerçek değil hayaldirler. Tüm hayaller farklı zaman ve mekanlarda fred’in kafasında cereyan eder. Üç hikayenin de düş olmasındaki en büyük etken gizemli otoban ile gizemli adamdır. Onlar fred’in bilinçaltındaki köprü ile yardımcı rolündeki kötülüğü sembolize ederler. Gizemli adamın "senin evinde tanıştık, beni sen çağırdın" demesinden bunu rahatlıkla yorumlayabiliriz. Bazı yorumlarda ilk hikayenin gerçek ama gizemli adamın o hikayedeki düş olduğu vurgulanıyor. Ben bu düşünceye katılmıyorum zira andy, gizemli adamı görebiliyordu. Ayrıca partide gizemli adama çarpmamak için yol verenler de dikkate değer.


Fred gerçek bir karakterdir ve başından geçen kötü olayları son zamanlarında istediği gibi yorumlamak için ya hayale dalar ya da daha büyük ihtimalle delirip halüsinasyonlar görmeye başlar. Fred’in gerçek hayattaki karısı renee’dir ve onu tatmin edememesi ve eski hayatındaki sıkıntılı bilgiler ilk hikayede dolayısıyla bilinçaltında sıkça cereyan eder. Video kasetlerin iticiliği ve renee’in ilk hikayede dedektiflere "fred video çekimlerinden nefret eder" cümlesinden bilinçaltının geçmişle mücadelesini görüyoruz. Fred videoları sevmez çünkü karısı eskiden porno filmlerde oynamıştır. Bu büyük ihtimal çiftin bildiği bir şeydir ancak yine bilinçaltında hem renee, andy ile ilk tanışmasına vesile olan işi söyleyemez hem de renee’in diğer karakteri olan alice, andy ile nasıl tanıştığını anlatır. Bunları fred’in iç dünyası bizlere farklı yöntemlerle anlatmaktadır.


Fred karısının eski zamanlarından ve pis düşlerinden bir türlü kurtulamaz. Porno çeken karısını düzgünce beceremeyince huzursuzluklar baş gösterir. Belli bir noktadan sonra cinnet geçirir ve karısını öldürür. Karısı ölür lakin onun kendisini aldatıp aldatmadığını tam olarak bilemiyoruz. Büyük ihtimal andy’nin aracılık ettiği mafya bozuntusu dick laurent, renee ile ilişki yaşamaktadır. Bir ufak ihtimalle de fred karısını herhangi bir sebepten öldürmüş ancak kendini haklı hissetmek için onun orospu olduğu fikrini düşlemiştir. Belki karısı porno sektöründe de çalışmamıştır ve yine fred onun ölümünü haklı kılmak için bilinç altısıyla anlaşmıştır. Şu bir gerçek ki karısını öldürmüştür ve karısının geçmişinde ve şimdisinde ahlak ile ilgili derin tereddütleri vardır.


Gizemli adam dediğim gibi fred’in hayal dünyasındaki bir kötüdür. Ancak bu kötü adam müthiş derecede realistik bir insandır. Biraz da gizemli adamın haberi olmadan da olsa düşünde tüm suçu gizemli adama atma hevesi ve isteği vardır fred’in. Fred çok rahat hayal kurup kurgulayabiliyor ancak ikinci hikayede göreceğimiz üzere düşlerin sonuçlarına katlanamıyordur. Fred karısını öldürdükten sonra gerçekten de idama mahkum edilir ve idamını beklerken lynch’in dediği gibi kişilik kaybı yaşar. Artık fred kendi kimliğinden tiksinerek idamına kadar geçen sürede istediği düşü görmek ister. Bu düşünde olacağı karakter pete’dir. Pete tamamen fiktif bir karakterdir yani hayali. Ne pete ne de onun ailesi ile arkadaşları yaşamışlardır. Pete, fred’den daha fakir olmasına rağmen düzgün bir işi, iyi bir sosyal çevresi, hızlı da bir seks hayatı vardır. Fred’in de artık istediği tam olarak bunlardır. Yalnız bu yeni karakterini yarattığı düşünde bir şeyler daha olmalıdır.


Öldürdüğü karısı gözlemlediğimiz kadarıyla fettan bir tipte değildi ama düşünde karısının da kimliğini değiştirmiştir. Renee artık olmuştur alice. Ve alice tam bir yıllanmış orospudur. Dediğim gibi kuvvetli bir ihtimalle renee vakti zamanında alice’in yaptıklarının tamamını veya bir kısmını yaptığı için kocası bir şekilde cinnet geçirdi ve karısını öldürdü. Bir diğer ihtimalle de aslında ahlaksız olmayan karısını öldüren fred, düşlerinde karısını kötü bir karaktere büründürerek kendisine iç huzur bahşetmeye çalışmıştır. Fred yarattığı bu yeni düşte karısının ikiziyle tanışır ve onu arzuladığı gibi becerir. Düşün ana konusu da budur zaten. Hem onu hakkını vererek becermek hem de onu sahiplerinin ellerinden çalmak. Onlar da fred’in nefret ettiği kişiler olan dick ile andy’dirler. Her şey güzel giderken, idama kadarki zamanda güzel bir düş yaşanacakken işler birden sarpa sarar ve düş bozulur. Bu durumun çok ama çok benzerlerini inception ve vanilla sky’da gördük diyebiliriz. Rüyanın boka sardığı anda hasta o düşten uyanmak istiyordu. Belki de en güzel hikaye vanilla sky’da görüldü diyebiliriz. Hatırlarsanız kötü bir kaza geçiren zengin playboyun suratı dağılınca adamımız tüm parasıyla düş görmek için bir firmanın kapısını çalar ve ölene kadar kendince güzel şeyleri görmek istediği hayal dünyasında yaşamayı arzular. Ancak o düş bir yerden sonra çökmüştü.


Benzer mantığı memento’da da görmek istemiştim ama nolan buna izin vermemişti. Şöyle ki adamımız hafıza kaybı yaşamaktadır ve anlık olayların hepsini unutmaktadır. Karısının tecavüz olayını sürekli unutmamak ve intikam almak istemesini ilk başta garipsemiştim, neden güzel bir düşün senaryosunu kurmadı diye. Acaba nolan güzel düşün bozulacağını bildiği için mi kahramanına zorlu bir görevi vazife kılmıştı? Enteresan.


Düş çökmüş derken, matrix’e değinmez isem çok ayıp olacak. Matrix’te biliyorsun morpheus sorgulanırken ajan smith ona ilk kurulan matrix’in mükemmel hayallerle donatıldığını ve bunu çakan insanların da düşten uyanmak istediklerini bu yüzden de insan/enerji tarlalarının öldüğünü söylemişti. O yüzden matrix’te insanlara çeşitli sıkıntılar verildiğini, bu sayede insanların yaşayabildikleri morpheus’a söylenmişti. İnanılmaz zekice hazırlanmış bir sahneydi. Ve çoğu matrix izleyicisi buradaki ince diyaloğu maalesef es geçiyor.


Pete’in yer aldığı düş, sevişmeden sonra çöker. Alice’in "bana asla sahip olamayacaksın" cümlesiyle düş tam anlamıyla çökmüş ve fred kaldığı yerden devam etmiştir. Bu durumu Slovaj Zizek “Gülünç Yücenin Sanatı: David Lynch'in Kayıp Otoban'ı Üzerine” adlı kitabında şöyle yorumluyordu; “Patrica Arquette (Renee) haklıydı öyleyse, yani oynadığı iki rolün mantığını berraklığa kavuşturmak çabasıyla filmde olup bitenlere ilişkin şu çerçeveyi sunduğu zaman: Bir erkek karısını onun sadakatsiz olduğunu düşündüğü için öldürür. Eylemlerinin sonuçlarıyla baş edemez ve kendisi için alternatif bir daha iyi hayat hayal etmeye çalıştığı bir tür kriz yaşar. Yani kendisini daha genç, güçlü bir delikanlı olarak, kendisini ona kapamayan, sürekli onu isteyen bir kadınla tanışan bir delikanlı olarak hayal eder, ama bu hayali hayat bile ters gider. İçindeki güvensizlik ve delilik o kadar derindir ki fantezisi bile dağılır ve bir kabusla sona erer. Buradaki mantık tam da Lacan’ın Freud’un “baba, yandığımı görmüyor musun?” düşünü okumasındaki mantıktır; burada düş gören, düşte karşılaşılan dehşetin gerçeği (ölü oğlun sitemi) içinde uyanılan gerçeklikten daha korkunç olduğu zaman uyanır, yani düş gören düşte karşılaşılan gerçekten kaçmak üzere gerçekliğe kaçar.”


İkinci hikayenin önemli olaylarından olan andy’nin öldürülmesi muhtemelen düşün sağlığıyla oynamıştır. Gerçekte fred, o andy ve dick’i öldürmüş mü tam olarak bilemiyoruz ancak düşteki vahşi ve acımasız ölüm sahneleri bize şiddetli öldürme isteğini dolayısıyla gerçekte yapılamamış olayların bir yansıması olduğunu gösteriyor. Andy ve dick’in gerçek dünyada yaşamaya devam etme ihtimalleri bana göre oldukça yüksek.


İkinci hikaye ya da düş çöktükten sonra özenilen karakter pete bir daha çağrılmaz ve başrolde yine fred vardır. Gizemli adam, fred’e düşünde fred’in kurduğu düşteki karakterlerin gerçek dışı olduğunu anlatmaya ve asıl olaya yani karısından ve onun sevgilisinden intikam alması gerektiğini vurgular. Üçüncü düşte fred, dick laurent'i gizemli adamın da yardımıyla öldürür ve kendi evine giderek “dick laurent öldü” mesajını verir. İletiyi bıraktıktan sonra kendisini kovalayan dedektiflerden kaçarak yine o gizemli otobana girer. Otobanda yüzü gözü yamulur ve üçüncü düş de biter. Ama bu düşün bitişi muhtemelen elektrikli sandalyedeki idam sonrasında ebedi olarak olmuştur.


Kısa bir özet geçecek olursak; fred karısını ahlaksızlığı ya da eski hayatındaki sıkıntılı ilişkiler ya da başka bir sebepten (ufak bir ihtimalle) öldürmüştür. Andy ve dick laurent, Fred’in gıcık olduğu ve öldürmek istediği kişiler olup karısıyla arasının açılmasına ve cinayete sebebiyet veren şahıslardır. Gerçek hayatta ölmedikleri kanısındayım. Gizemli adam, dick’in hayal dünyasındaki kötülük ya da acı gerçekleri anlatan bir şeydir. ("gizemli adam" tabiri belki de en güzel betimlemedir) Pete ve pete’in hayatı tamamen kurmacadır ve asla yaşanmamıştır. Alice de hayal ürünüdür. Fred, karısının ölümünün ardından idama mahkum edilir ve bu süreçte hayal dünyasına dalar. İlk önce cinayetin olduğu hayal sonra asıl olmak istediği yaşam sonra o düş de çökünce son hesaplaşmaların olduğu sahneler ve idamla beraber beyin öldüğünden son düş de sonlanır. Gerçekte dick laurent öldü mesajı da verilmemiştir. Sadece düşte o cümle duyulmak istenmiştir. Amına koduğumun dick’i her şey senin yüzünden oldu. Sik gibi de ismin var zaten. 


Bunlar benim eyyorlamalarım isteyen istediği gibi yorumlayabilir. Peki film güzel mi yoksa vakit kaybı mı derseniz, bana göre film tam bir şaheserdir. Çünkü ben kendi kurduğum olay örgüsüne göre filmi izlediğimde inanılmaz zevk alıyorum ve her gördüğüm ayrıntı tezlerimi güçlendiriyor. Diğer türlü üç hikayeyi gerçekmiş gibi ya da kısmen gerçekmiş gibi yorumlayıp kronolojik sıralama yapmak isterseniz filmden pek bir tat alamazsınız. Çılgın bir yönetmenin, delirmiş bir baş karakterin son anlarında kurduğu ve kuramadığı düşlerini anlattığı filmiydi bu izlediğiniz. Önümüzdeki yazıda bir sıkıntı olmaz ise favori yerli filmlerinden biriyle karşınızda oluruz. İyi bayramlar…



Lost Highway film eleştirisi



8 Temmuz 2013 Pazartesi

V for Vendetta




“V for vendetta” filmini James McTeigue yönetmiş. Filmimizin senaryosu Wachowski kardeşlere ait olmakla beraber esinlenilen kaynak aynı isimli çizgi roman. Film dünya çapında yoğun ilgiyle karşılanmış ve yaklaşık 135 milyon dolar hasılat elde etmiş. Sinemaya gidip de verdiğim parayı helal ettiğim sayılı filmlerden olan V, benim favorilerimden ve mutlaka değinmeliydim. Başrollerde ise natalie portman ile favori oyuncularımdan olan müthiş yetenek Hugo Weaving yer alıyor. Tek kelimeyle muhteşem bi şey kendisi.


V filminden sonra dünya genelinde hızla guy fawkes maskeleri yayılmaya başladı. Keşke bu kadar liselilerin eline düşmeseydi diyoruz ama yine de bu ortak mesajı ve simgeyi alkışlamak gerek. Guy fawkes, İngiliz tarihinin en büyük vatan hainlerinden biri olarak kabul edilir ve parlamento binasını havaya uçurmaya teşebbüs ederken, söylenenlere göre bir diğer anarşist arkadaşının ispiyonlaması üzerine yakalanır ve yoğun işkencelere maruz kalır ardından da asılır. Biz her ne kadar filmden sonra öğrendiysek de İngiltere’de "guy fawkes günü" uzun bir süredir kutlanıyor.


Guy fawkes, döneminin ve şimdiki anarşist iddia edilen kişilerin fikir babası gibi gözükmektedir. Dünya çapında cereyan eden pek çok hükümet aleyhtarı gösteride bu maskeleri gözlemlemek mümkün. Tamam, şimdilerde herkes sokakta bu maskeyi takıyor ve polisle aralarında kaçabilmeyi mümkün kılan bir mesafe var, peki guy fawkes’ın derdi neydi? Fawkes, 1. James’in yönetiminden oldukça rahatsızdı, bunun asıl sebebi ise fawkes’un koyu bir Katolik olmasıydı ve İngilizlerin yeni dini olan Protestanlığa şiddetle karşı çıkmasıydı. Nitekim bu arkadaş amacına ulaşamaz ve Protestanlık da devam eder. Her yıl 5 kasımda da İngilizler guy fawkes maketlerini yakıp, onun ruhuna küfür ederler, bu maskeyi takan küçük çocuklar da guy için dilenirler(guy için bir peni diye para isterler ki filmde, metrodaki V ile komiserin buluşmasında V söze böyle başlar) ve aşağılama devam eder, yani ingizlerin ulan ne kadar iyi bir adam çıkarmışız dedikleri felan yok.


2005 yılındaki filmden sonra artık işin rengi değişti ve bu maskeyi takanlar maskeyi onurlandırmaya başladı ve şimdilerde tüm isyanların, otoritenin tüm maddelerini reddeden anarşistlerin en büyük sembollerinden biri oldu. Yıllar önce bir başka İngiliz kelimelerin gücünü hafife almamalısınız diyordu, artık maskelerin de gücünü hafife almamalısınız diyebiliriz.


Filmimize göre Amerika, ortadoğudaki bitmek bilmez savaşlardan sonra ekonomik bunalıma girmiş ve salgın hastalıkların da yardımıyla o şaşalı günlerinden uzaklaşmış ve dünyanın ağası yine yeniden İngiltere olmuştu. Devlet başkanı olan adam sutler nasıl becerdiyse kraliyet ailesini de saf dışı bırakmış ve ülkenin tek gücü haline gelmişti. Tüm bunlar olurken insanların düşünme ve düşüncelerini ifade etme yetileri ellerinden alınmıştı. Tüm halkın aynı anda izleyebileceği, zorunda oldukları, basın ağları kurulmuştu. Burada belli ki kuzey kore’ye gönderme yapılıyor.


Kahramanımız olan V ise yıllar önce toplama kampında başından geçenlerin hesabını adam sutler’dan almak istemektedir. Biyolojik deneylere maruz kalan kahramanımız tesislerdeki patlamadan sonra artık başka bir şey olmuştur, hem kendisine yapılanların hem de tüm İngiliz halkına yapılan faşistliğin intikamını alıp var olan otoriteyi yıkmak istemektedir. V’nin iki düşmanı vardır; birincisi adam sutler ve yandaşları ki hepsiyle teker teker uğraşır. Bir diğeri de İngiliz halkıdır ki onlara kızgın olma sebebi seslerini çıkartmamalarıdır. Adam sutler’ın düzenini bozarak ondan intikam alan V, halktan da o dalga geçtikleri maskeyi hepsine giydirerek intikamını alır.


Halktan intikam alır diyoruz ama halka düşmanlığı belirgin değildir sadece küskündür çünkü artık halkın neyin iyi neyin de kötü olduğunu bilecek ne cesareti ne de doğru bilgi kaynağı vardır. Tek televizyon kanalından izlediklerine inanmak zorundadırlar. V, isyankar ya da anarşist olabilir ama böyle olmaktan başka şansı yoktur çünkü yetkililerin nasıl yönetimi ele geçirdiklerini, din ve milli bütünlük deyimleriyle de halkı beslediğini bilmektedir. Müthiş bir entelektüel karakterinin yanı sıra hem sıradan insanlarla anlaşamaz hem de vücudundaki yanıklardan sosyalleşemez, yani güzel bir kızla evlenip koy ver götüne de diyemiyor.


V’nin yeni hedefi "stalin’in tavukları"ndaki tavukları kurtarmaktır. Anlatılanlara göre bir gün Stalin yardımcılarıyla istişare yaparken onlara halkı nasıl yöneteceklerini sorar ve hepsinden farklı cevaplar gelince, durun şimdi size göstereyim der ve bir tavuk getirtir. Tavuğun tüylerini yolan Stalin (hikaye işte fazla kurcalama) çırılçıplak kalan tavuğu bırakır ve tavuk soğuktan ambale olup sığınacak yer arar, en sonunda en güzel yerin stalinin bacaklarının arası olduğunu idrak eden akıllı tavuk götün götün oraya yerleşir. Stalin de tavuğu yemlemeye başlar ve artık Stalin nerdeyse tavuk da ordadır. Stalin sonra konuyu yorumlar; insanların ellerinden her şeyi al ve onları sen doyur, sonra ne istersen yaparlar. Muhtemelen Stalin tavuk felan yolmamıştır ama konuyu anladınız işte.

İnsanların beyinleri basın aracılığıyla öyle bir yıkanmıştı ki idraki zor cümleler bile dinlenir olmuştu, filmin başında yakın gelecekteki İngiltere’nin en meşhur kanalı olan btn’nin en sevilen yüzü şunları söylüyordu: “ABD; Anüserika Basur Düğümleri. Yani onlara başka ne ad verebilirsiniz ki? Bahsettiğimiz, eskiden her şeye ama her şeye sahip olan bir ülke ve yirmi yıl sonra şimdi ne halde? Dünyanın en büyük cüzamlı sömürgesi. Neden? Tanrısızlıktan. Bunu bir kez daha söyleyeyim. Tanrısızlıktan. Sebep, başlattıkları savaş değildi. Yaydıkları salgın hastalık da. Sebep ahiretti. Kimse geçmişinden kaçamaz. Kimse ahiretten kaçamaz. Tanrı bizi izlemiyor mu sanıyorsunuz? Bu ülkeyi izlemediğini mi sanıyorsunuz? Bunu başka nasıl açıklayabilirsiniz ki? O bizi sınadı ama biz başardık. Mecbur olduğumuz şeyi yaptık. Islington. Enfield. Oradaydım. Her şeyi gördüm. Mültecileri. Müslümanları. Eşcinselleri. Teröristleri. Hastalıklı sapkınları. Hepsi ölmeliydi” bu kadar nefret dolu cümleler hoşnutsuzlukla karşılanmalı değil mi, ama olmuyor işte insan zamanla alışıyor.


Gelelim sinema tarihindeki gelmiş geçmiş en güzel cümleye. V’lerin gücü adına da diyebiliriz. Tek kelimeyle çok orijinal bir sahneydi ve bayılmamak elde değil. İnsanın neye inanırsa inansın ya da esnaf da olabilir ne yapıyorsa yapsın şöyle bir cümleyi hayatında bir defa olsa kurması lazım. V harfiyle yapılmış, bana j harfiyle böyle uzun bir cümle kuranın 1 yıl iti köpeği kapısında marabası olurum. Haber bekliyorum, etkileyin beni. Cümlede jale, jilet bir de jandarma olmasın yalnız. V'lerin gücü; “voilà! velakin, dışarıdan göründüğüyle feleğin virajları sayesinde vekâleten hem vâziri hem de vebali olmayanı oynamış naçizane bir vodvil eskisi. Bu vecih, kibir vehametinden bihaber vasfıyla veranın vecizelerine vekillik yapan, şimdilerde varisi olmayan, virane durumda bir vekil. Her şeye rağmen, varlığını yitirmiş bu vahametin vahdetiyle vücudunda ve veznenin velveleleriyle beslenen, velfecirliğe tenezzül eden, vechleri doyurulamaz bir vahşet arzusuyla kaplı bu vegar dolu vazilerin şimdilerdeki verilecek tek bir hüküm var, "vendetta". Beyhude bir vaaz değil, vicdan ve vakar adına verilmiş günün birinde vefi olanın ve vaziyeti görenin velisi olacak bir vaattir. Velhasıl, bu önemsiz vira vecizeler buradaki vuslatımızın vadesini uzatır. Sözün özü, şunu ifade etmek isterim ki sizinle tanışmak bir onur ve beni çağırabileceğiniz isim v.” Eşhedu en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden âbduhu ve Resuluhu.


Yine filmde bayıla bayıla izlediğimiz bir başka sahneye geldik. Patlamalarda çalan Tchaikovsky’nin(Çaykovski) harika üvertürü. Bu parçayı çok önceleri film müzikleri bölümüne koymuştum. 75. parça, çılgınca dinleyin lo. İlk patlamadan sonra tüm ahali bu müziği dinlemiş ve adam sutler da müziği kara listeye almıştı. Tüm bunlar olurken koskoca devlet başkanının bu meşhur üvertürü bilmemesi hiçbirimizi şaşırtmamıştı. Neden diyecek olursanız çaykovski’yi ve en basitinden swan lake’i bilen, dinleyen biri bence puşt olamaz. Faşo, sutler.


Filmde değinilmesi gereken bir diğer önemli konu da v’nin halka konuşma yaptığı sahne. Filmin özeti mahiyetindeki bu konuşmaları vermemiz gerekiyor; “İyi akşamlar, Londra. Öncelikle yayını kestiğim için özür dilerim. Ben de sizin gibi günlük rutinin rahatlığına tanıdık olanın güvencesine, tekrarlanan döngünün huzuruna müteşekkirim. Ben de her insan gibi bunun keyfini sürüyorum. Geçmişte yaşanan ve birinin ölümü veya önemli bir kanlı mücadelenin bitmesiyle ilişkilendirilen önemli olayların genellikle bir tatil olarak kutlandığı anma havasına girmişken ne yazık ki artık hatırlanmayan bu 5 Kasım'ı zaman ayırıp konuşarak geçiririz diye düşündüm. Hiç kuşkusuz, konuşmamızı istemeyenler de var. Neden? Çünkü konuşmak yerine cop kullanılsa kelimeler hiçbir zaman gücünü kaybetmez. Kelimeler, anlamanın yoludur ve kelimelere kulak verenler için gerçeğin ifade edilmesidir. Ve gerçek şu ki bu ülkeyle ilgili korkunç bir durum söz konusudur, öyle değil mi? Kötülük ve adaletsizlik, tahammülsüzlük ve baskı. Ve bir zamanlar uygun gördüğünüz yerde, karşı çıkma düşünme ve konuşma özgürlüğünüz varken şimdiyse karşınızda topluma uyum sağlamanızı ve boyun eğmenizi zorunlu kılan sansür ve güvenlik sistemleri var. Bu nasıl oldu? Suçlu kim? Elbette, başkalarına oranla daha suçlu olanlar var ve bundan sorumlu tutulacaklar, ama yine de doğruyu söylemek gerekirse gerçek suçluyu arıyorsanız, aynaya bakmanızı öneririm. Bunu neden yaptığınızı biliyorum. Korkmuş olduğunuzu biliyorum. Kim korkmazdı ki? Savaş, terör, salgın hastalık. Sizi mantıktan yoksun bırakacak ve sağduyunuzu yok edecek çeşitli sorunlar vardı. Korku galip geldi. Ve panik haldeyken kendinizi şu anki Başbakan Adam Sutler'ın eline bıraktınız. Size düzen sözü verdi. Barış sözü verdi. Ve verdiklerinin karşılığında tek beklediği susmanız ve toplu olarak boyun eğmenizdi. Dün gece bu sessizliği bozmaya karar verdim. Dün gece Eski Bailey'yi bu ülkeye neyi kaybetmiş olduğunu göstermek için yok ettim. 400 yıldan daha uzun bir süre önce, yüce bir vatandaş 5 Kasım'ı sonsuza dek belleğimize kazımak istedi. Adil olmanın, adaletin ve özgürlüğün yalnızca sözden ibaret olmadığını bir bakış açısı olduğunu göstermeyi umdu. Bu yüzden, henüz bir şey görmediyseniz bu hükümetin işlediği suçları bilmiyorsanız o zaman 5 Kasım'ı anmadan geçip gitmesine izin vermenizi öneririm. Ama eğer benim gördüklerimi görüyorsanız hissettiklerimi hissediyor ve aradığımı bulmak istiyorsanız o zaman bundan tam bir yıl sonra parlamento kapısında benim arkamda durmanızı istiyorum ve hep beraber onlara hiçbir zaman unutamayacakları bir 5 Kasım yaşatmayı öneriyorum.”


V’nin sıkça izlediği en beğendiğim filmim dediği siyah beyaz film, monte kristo kontunun ilk uyarlamasıdır(1934) ve bana göre uyarlamalar arasında en güzelidir. V, kendine guy fawkes’u idol edinmiştir. O olmasaydı muhtemelen Edmon Dantes’i tercih ederdi. Dantes de intikam için yıllarca beklemiş ve muhteşem bir geri dönüş yapmıştı. Zaten biz edmon dantes’in hikayesinden sonra intikam soğuk yenen bir yemektir demedik mi? Ancak edmon dantes basit bir insandır, her ne kadar yetenekli ve iyi kalpli olsa da tüm dünyası mercedes’ten ve kendi çevresinden ibarettir. Oysa guy fawkes bir halk adamıdır, en azından onlar için bir şeyleri değiştirmek istemektedir. Her durumda daha güzel bir idol olacaktı.


Filmdeki bir diğer önemli sahne ise V ile baş piskopos’un aralarında geçen diyalogtur; “Ve apaçık kötülüğümü, Kutsal Kitap'tan çalıntı eski garip yöntemlerle gizliyorum. Ve aslında bir şeytanken hep azizi oynuyorum.” V’nin bu karizmatik sözlerine başpiskopos dilenerek karşılık verir. Bu manidar cümleler de V’ye değil Şekspir’e aittir. Eskilerin filmlerini hatırlarsınız maho ağalar, kibar feyzolar felan. Bu filmlerde din adamları genelde pek iyi resmedilmez. Küçükken bu filmleri çok sevmekle beraber neden hacı tayfayı böyle gösteriyorlar diye merak ederdim. Bu filmde de sıkça din adamlarına eleştiri olunca eski günler aklıma geldi. Şimdilerde filmlerdeki eleştirileri büyük bir olgunluk ve rahatlık içinde karşılıyorum. Keşke herkes herkesin dininden nemalanamasaydı neyse.


V televizyondan insanlara derdini anlatmış ve kötüleri de birer birer imha etmeye başlamıştır. Tepedekilerin halka yaptığı korku politikasını tepedekilere uygulayan v, birkaç eylemcinin özellikle de gözlüklü kızın öldürülmesiyle müthiş bir destek almaya başlamıştır. Maalesef büyük adımlar ve hareketler için birilerinin canının yanması gerekiyor. Sen hiç V olmaya yeltendin mi dersen, evet onun gibi bir şeyleri değiştirmeliyim dediğim anlar oldu. Ondan ziyade bundan tam 10 sene önce kendimden utandığım bir olayla başladı belki de her şey. 4 temmuz 2003 çuval krizinde, eminim çoğunuz unuttunuz, çok utandım. O sıralar en delikanlı zamanlarımız. Böyle bir türk dünyaya bedel havasındayım, ve bir gün yine dünya lideri felan olacağımıza inandığım zamanlar işte. Neyse olayı duydum, ulan çok kötüyüm mutlaka bir şey yapmalıyım ve halkı uyandırayım diyorum ki halkı öpsünler, herkes Osmanlı torunu havasında, yüz binlerce insan tuğralı yüzük müzük taşıyıp arabasına yapıştırıyor, ama gel gör ki adamlar bizi rencide ettiler ve gittiler. Şehit etselerdi, derdik tamam dayak yedik güçlenip intikamını alırız. Ama bu farklıydı bebeğim, hemence yetkililer barıştılar ama çuvalı da yedik. O ara acayip bir şeyler yapasım vardı. Hala da var ama halkı bilinçlendirmeyi bir türlü isteyemiyorum. Çünkü çoğunuzu sevmiyorum. O ara V modundaydım başka da olmadı ileride V kadar büyük bir fedakarlık yapabilir miyim bilmiyorum, neyse beni siktir edin. Geçenlerde fatih tezcan diye biri tvde şöyle demiş; “kahire bizim 82. vilayetimizdir, Şam 83, Bağdat 84, Mekke 85, Medine 86, bu oyun bitti” bak ben burada bir şeyler diyorum boşlukları siz doldurun;
se……sü….g…..tenc……amud……be…..şakşakşak….denizde….tar…a…si.i….
tartar…te..eb….foşur...


Filmdeki önemli bir mesaja daha değinip bitirelim. Bol bol eşcinsel teması gördük. Özellikle adam sutler’ın eşcinsellere, lezbiyenlere felan çok ağır yaklaşımlarını. Evinde Kur’an olan adamın da eşcinselliğini sakladığını gördük. Tüm bunların faşist yönetimi daha net anlatabilmek için gösterildiği belli ama bunda bana göre lana wachowski’nin de etkisi olmuştur. Bu filmde, cloud atlas’ta bolca eşcinsel temaları gördük. İyi ki diyorum matrix çekilirken lana erkekti de en favori filmimde ibnemsi bi sahne görmedik zira o filmde olmazdı, neyse.


Bebeğim favori filmlerimden biriydi bu izlediğiniz bir sonraki eleştirimiz bir sıkıntı olmaz ise lost highway, hayırlı ramazanlar, kib bye…






V for Vendetta film eleştirisi