25 Aralık 2011 Pazar

Metropolis


"Metropolis" filmi gelmiş geçmiş en iyi ve yaratıcı filmlerden biridir. Daha önceden bahsettiğim favori yönetmenlerimden olan Fritz Lang tarafından çekilen bu başyapıt çekildiği yıl olan 1926 dikkate alındığında diğer filmlerin hepsinden bir adım öne çıkmaktadır. Filmimiz belki de en bilim kurgu ve en distopik filmdir. Filmde anlatılanlar hemen hemen gerçekleşmeye başladı. İnsan ilişkileri ise filmdeki yapısını biraz daha değiştirerek korudu. Filmin sessiz sinema oluşu izlemenizi biraz zorlaştırabilir ama izlediğinize değecek diye düşünüyorum.


Filmde 21. yüzyılın karamsar çalışma ve sosyal hayatı farklı bir dille anlatılmış. Filmimiz gelmiş geçmiş en pahalı sessiz sinema olmakla kalmamış en fazla figüranı da bünyesinde barındırmıştır (bazıları da en fazla figüranın "ben hur"da yer aldığını söylüyor, "ben hur"a da ileride değinebiliriz). On binlerce gerçek insan, işçi motiflerinde kullanılmış. Filmin Türkiye'deki gösterimi ise söylenenlere göre filmin ateizm temaları içermesinden yasaklanmış. Ayrıca sınıf farklarının arasındaki derin uçurumun açtığı yaraların sosyal yapıyı bozması ve istenilen ütopik ortamlardan distopik bir atmosfere geçilmesi filmin ne kadar sivri bir anlatım tarzı olduğunu gösteriyor. Bunun için bile yasaklanmış olabilir.


Thomas more‘un ya da şehir hayatından bıkmış bir yaşlının ütopyaları benzerdir; insan muhtaç olmayacak kadar çalışmalı ve kendine vakit ayırabilmelidir. Tüm bunları yaparken de kişisel gelişimini göz ardı etmemelidir. Ve en önemlisi doğa ile iç içe olmalı ve canlı olduğunun her daim farkında olmalıdır. Ne yazık ki pek çok insan distopik ortamlarda yani ütopyada olmaması gereken argümanlarla yaşıyor. Bunun en belirgin benzetmesini hapishane benzeri ortamlarda  görüyoruz. İnsanlar hangi dalda çalışır, şehirde ve kesimde yaşarsa yaşasın zamanın nasıl geçtiğini anlamadan kendi yaşam habitatları ile çalışma habitatları arasında gidip geliyorlar. Yaşanılan bu sosyal çevrelerin sert ve belirgin kuralları bulunmakta bu yapının sorgulanması dahi düşünülememektedir. Öğrenci yıllarından itibaren hapishane hayatı başlıyor; okula geliş saatin, çıkış saatin, sınavlarının ne zaman olacağı her şey belli ve sabit, sen ise bu düzene uymak zorundasın. Okul bittikten sonra iş hayatı başlıyor ki her hangi bir fabrikayı ele alalım; güneş doğmadan önce iş başı yapıp güneş batarken işi bırakanlar var. Bu insanlara günde iki defa çay molası verilirken öğle yemeğinde bol yağlı ve sağlıksız yemekler veriliyor ayrıca fabrikadaki zehirli gazlardan ve pis ortamdan etkilenmemeleri için de bol bol yoğurt yediriliyor.


İşçiler sabah evden nasıl alındılarsa o şekilde evlerine bırakılıyor. Bu servislerde çoğunlukla sessiz ve sıkıcı bir hava vardır. Çünkü insanların gülmeye dermanları kalmamıştır. Eve gittiklerinde ise ailelerini görmeyi bir yana bırakırsak yine aynı durum devam ediyor. Dört yanı duvarla kaplı birkaç metre kare bir yer. Hayatlarından kesitler vermeye çalıştığımız bu insanları hapishaneye koysak psikolojik travmayı bir yana bırakırsak fazla zorlanacaklarını zannetmem. Aynı hayat düzeni devam ediyor. En güzel örneği de belki herhangi bir alışveriş merkezinin üst katında bulunan sinema salonu görevlileri oluşturacaktır. Onlarınki daha da sıkıcı olabiliyor. Fabrika ortamında herkes seninle aynı muameleyi görürken sen hiç güneş görmeden tüm o eğlenen kesimin yanında emek gücünü onların eğlencesine hediye ediyorsun ve evet aldığın para (ne fabrika da ne de başka bir işgücünün olduğu yerde) sana yetmiyor. 25 yaşındaki bir işçinin tüm hayatı 30 yıllık ev kredisini ödemek olursa tüm bu hapis hayatının ne kadar zor olduğu anlaşılacaktır. Metropolis filminde de işçilerin çok sıkıcı ve anlamsız hayatları sınıf farkını güzelce ön plana çıkartılarak gösterilmiş.


Filmdeki işçilerin durumu biraz abartılı şekilde gösterilmiş ve bu durum çok sert bir eleştiriyle vurgulanmış. İşçiler zamanlarının büyük bir kısmında devasa makinelerin içinde çalışmakta, vardiyaları bittiğinde de yerin altındaki izbe mekanlarına gitmektedirler. İşçilerin bu süreçte ezik ve kafaları önde olması kurbanlık koyun izlenimi uyandırıyor yani sorgulamadan yolu katetmek. Ancak tüm insanoğlu yerin altında yaşamamaktadır. Yerin altındaki sınıf ne kadar dibe gidiyorsa yerin üstündeki sınıf da bir o kadar yükselmekte ve teknoloji ile iç içe yaşamaktadır. Sınıf farkı dediğimiz şey ancak bu kadar dramatize edilebilirdi. İşçilerin sualsizce enerjilerini vermelerine rağmen basit işçi hatalarını istemeyen “beyin” yani tüm makinelerin patronu, ağa babası, mücit rotwang'ın da yardımıyla işçi robot fikrini gündemine getirir. Artık tüm işçiler robotlardan oluşacak ve hata payı en aza indirilecektir. İlk robot işçiyi gördüğümüz sahnede acaba diyoruz, demeliyiz de. O şekil ve anlatılanları bu seneki her hangi bir filmde görsek normal karşılayabiliriz çünkü bu tür sembollere ve okültik adamlara alıştık alıştırıldık. Ya da tüm bunların farkında olan yani acayip sembollerin dikkat çektiğini düşünen bir yönetmen de kendi filminde herhangi bir amaç gütmeden sırf popüleriteye hizmet etmek için kullanabilir. Ama yıl 1926 ve filmde gördüğümüz semboller ile ilgili kişinin düşünceleri korkutucu. Daha hala köylerimizde illumanitiyi duymayan duysa da siklemeyen insanlar varken bizim daha yeni Türkiye'yi kurduğumuz bir zamanlarda böylesine bir sembolün varlığından acaba dünyada kaç kişi haberdardır? Bu da beni sembolün yaratıcılarının senaryoya müdahil olduğu savına götürüyor. Neyse buralar kişiden kişiye değişebilecek yerler.



Mucit rotwang, robot işçiyi tasarlar tasarlamasına ama asıl hedefi koca şehirde kaos ortamı yaratmaktır. Zaten o adamın başka bir şey yapabilmesi de mümkün  gözükmemektedir. Mucit rotwang'ın robotunun, robotun kopya edildiği gerçek kişi maria'nın ve başroldeki iyi oğlanın (büyük patronun oğlu) mücadeleleri işçi sınıfının durumlarını sorguladıkları bir ortam yaratır. Tüm şehrin dinamiği tehlikededir. Rotwang'ın fitnesi insanları başka varlıklara döndürmek üzeredir ve iyilerin çabaları da bir o kadar keskindir. Buralardan finalin sert olacağı beklenirken filmimiz yumuşak bir zeminde biter. Zenginliği sembolize eden beyin ile işçileri sembolize eden kol gücü eksiksiz çalışmaktadır ama birbirlerinden bihaber olduklarından totalde verim alınamamaktadır. İşte filmimiz de araya kalbin yerleştirilmesi sahnesiyle biter. İyi oğlan rolündeki beynin oğlu bir eline kolu bir eline de beyni alır yani ilgili kişileri ve barış sağlanır. Peki sınıf farkı bitti mi? Hayır bitmedi bitmesi de düşünülemez. Ben de isterim herkes zengin olsun ama o zaman toplum dediğimiz yapı bozulur. Ama en azından bu sınıflar birbirlerine saygı duyabilirler. Dediğimiz gibi film beklenilmeyecek ölçüde yumuşak kapandı. Bir devrim veya ona benzer bir kaos ortamı beklenirken gayet uzlaşmacı bir şekilde işler tatlıya bağlandı. Burada bambaşka bir konu da boy gösteriyor; düzgün işleyen bir sisteme dışarıdan en ufak bir müdahale olduğunda sistemin kendini yenileme çabası ile değişikliğe gidilmesi. İleride bu konuya ya filmler vasıtasıyla ya da serbest kürsüde değinmeyi düşünüyorum. Ufak bir örnek verecek olursak; koskoca bir devletin tek bir cinayet haberiyle kendini yenileme çabası felan. Özetleyecek olursak darbenin yerine barışçıl ve demokratik bir platformda sınıflar arası iletişim sağlanmış, sosyalist doku güçlendirilmiştir. Dediğim gibi darbe vb. bir müdahalenin ve sınıf farklarının yok edilişinin filmde gösterilmeyişi bize yönetmen ve senaristin (ilgili kitabın) komünizmi incelemek veya yorumlamak gibi bir derdinin olmadığını gösteriyor. Değerli bir takipçimizin dediği gibi filmdeki ana vurgu demokratik sosyalizmdir. Bunu da filmde kalple sağlamışlardır (filmdeki kalp gerçek hayattaki sendikaların işini yapmaktadır) neyse,


Daha önce the birth of a nation ile sessiz sinema eleştirisi yapmıştık. Bu film ile muhtemelen sessiz sinema defterini kapatıyoruz. 3d'nin hayatımıza girdiği ve insanların bilgiyi şırıngayla almak istediği şu devirde herhangi bir okuyucumun farklı bir felsefeye aşina olmak için 2-3 saat boyunca müziksiz, renksiz ve romantizmden yoksun bir filmi izleyebileceğini düşünmüyorum. Bu yüzden ilerleyen haftalarda değinmeyi düşündüğüm 1929 yapımı yine bir alman sessiz filmi olan "pandora’s box"tan vazgeçtim. Lateral genikulat çekirdeğinizden gelen merak uyandırıcı, öğrettirici sinyallerinizi sikeyim. Amına koduğumun kompülsif endoplazmik retikulumlu ibneleri.




Metropolis film eleştirisi

4 Aralık 2011 Pazar

Four Lions


"Four lions" filmini Christopher Morris yazıp yönetmiş. Kendisi 2 defa bafta ödülünü kazanabilmiş. Bafta ödülü de İngiltere'nin oskarı gibi bir şey. Filmin başrollerinde de fazla tanınmayan İngiliz oyuncular yer alıyor. Filmimiz komedi ve dramı güzel bir şekilde harmanlayabilmiş. Anlattığı konu da mutlaka değinilmesi gereken dramlardan biriydi.


Filmimizdeki ana konu inanılmaz yeteneksiz 5 tane çakma Müslümanın kendilerince dikkat çekmek ve cihat için bir şeyler yapabilmek gayretlerini konu alıyor. Terör olayları Londra'daki metro saldırısından sonra tekrar gündeme geldi ve bu sefer IRA yerine Müslümanlar hedefte oldu. Her ne kadar bazı Müslüman olduğu iddiasında olan kişilerin gereksiz çabaları İngiltere'yi bu konuda haklı durumuna soksa da genel anlamda bir İslam düşmanlığı takınan İngiliz hükümetlerini suçlamamak olmayacaktı. Filmde bu konu gayet alaycı bir şekilde anlatılmış. Özellikle bu 5 yeteneksizden biri olan İngiliz kökenli müslümanın bir oturumda yaptığı konuşma ve gençleri galeyana getirmesi bu durumu güzelce özetliyor. Bu sahne bir hayli de komik.


Bu çok acayip grubun Afganistan’a gidip eğitimden geçme maceraları da benim en sevdiğim sahnelerden. Favori salağım ise waj karakteri. Sim kartını yuttukları sahnede waj'a gülmeden edemiyosunuz. Diğer Hintliye benzeyen adam da ayrı bir hikaye, onu ben şimdi sokakta görsem herhalde üzerinde bomba var diye kıllanırım. En pisi pisine giden Niyazi kendisi olmuştur. Karga ve koyun ile olan cihad mücadeleleri görülmeye değer. Takımın lideri konumundaki omar da akıllı gözükmesine rağmen belki de en aptal olanıdır çünkü diğerleri zeka seviyelerinin farkındayken bu kendini akıllı zannetmektedir. Onun kardeşi ise normal bir Müslüman olarak gözüküyor. Ama o nasıl bir tip, hal harekettir diyoruz yani omar'ın kardeşini Afganistan'a bırak bayrağı kapan arkasında saf tutar. İngiliz kökenli Müslüman ise çok radikal fikirleri olan bir arkadaş. Muhtemelen filmimiz biraz daha uzun olsaydı kendisinin homo veya ona benzer bir şey olduğunu öğrenecektik. Deli olduğu ise gerçek. Camiyi bombalamak için düşündükleri ise interesting. Gruba sonradan katılan romantik İslamcı arkadaş da çok komik. Sarışın bir kızı bomba evine getirip kareoke partisi yapması her şeyi özetliyor gibi.


Filmde şiddetli bir İslam karşıtlığıyla mı karşı karşıyayız diyoruz ve sonucunda evet cevabını buluyoruz. Birinci sebep filmi İngilizlerin çekmesi. Her ne kadar komedi ön planda olsa da İngilizler islamiyeti sevmez. Muhtemelen yer yüzündeki İslam düşmanlığını tescillendirmiş iki devletten birisidir İngiltere. İkinci sebebimiz de filmdeki Müslümanları canlandıran insanların gerçekten itici tiplere sahip olmaları.  Bir sahnede normal  Müslüman ailelere yanlışlıkla baskın yapılıyordu, orada bile bu normal insanları başka bir şey gibi göstermeye çalışmışlar.


Benim bu İslam, İngiliz, terör meselelerinde canımı sıkan ise filmlerde gösterilen İslam sempatizanlarının kesinlikle beni veya bizi temsil etmediğidir. Afganistan’daki usame'nin adamlarını da sikeyim, Londra'da metro patlatanı da sikeyim, Rusya'da okul yakanı da sikeyim. Siz dini nerden öğrendiniz lan. Şimdi bir Amerikalı'ya sorsan İslam kimdir, nedir diye ya Arapları söyler ya da İranlıları. İyi de İranlılar şii'dir yani bizle uzaktan yakından alakaları yoktur ki kendileri bidat ehlinden olup 73 bozuk fırkadan biridir. Ayrıca onların şu anki mezheplerini Yahudi dönmesi Abdullah bin sebe ortaya atmıştır. Bazen haberlerde İsrail iran'ı vuracakmış diyor ya çok gülüyorum. Ulan kendi buldukları dini niye ortadan kaldırsınlar. Bu iran'ın sorunlu haberlerini izleyen cahil ecnebiler de artık durumu nasıl yorumluyorlar merak konusu.


Araplara gelecek olursak; şeyh dedikleri bozuntular da dahil önemli bir zenginlik ve nüfus çoğunluğu vehhabi yani bize göre sakat bir anlayış ve mezhep. O bilmem neler yüzünden ne efendimizin ne de sahabenin tek bir mezarı anıtı çeşmesi evi barkı kalmadı. Her yeri yıktılar, Osmanlı'nın bir tek taşını bırakmadılar, yerlerine kocaman kocaman süper lüks oteller yaptılar. Hepinizin amına koyum pis barbar kabileler. Amını siktiğimin altın kaptan su içip birbirlerini düzen yavşak bedevileri. Şimdi hadi bunlar yavşak biz biliyoruz da, filmde ne diye elin yanlış yoldaki arabı beni temsil ediyor? Beni dellendiren nokta bu. Adam da tabi filmini yapar, dalgasını da geçer. Hakikaten öyle Afganlı tipleri sinemalarda gösteriyorlar ki bu tipleri gören bir Japon'un Müslüman olma şansı sıfıra çok yakın.


Bu film de dahil iran, afganistan ve bazı Arapların başını çektiği Müslüman birlikler Yahudilere ve İngilizlere gereken cevabı vermeye çalışıyorlar ve filmin sonunda da imha ediliyorlar, sen de oh be ne güzel oldu dünya teröristlerden kurtuldu diyorsun. İngilizle yahudiden önce bunları sikeyim moruk, sen kimsin la amına koduğumun çocuğu, boşu boşuna sakal bırakıp taharetten habersiz pislik içinde yaşayan namaz kılmaz kılsa da kıbleye dönmez pislikler. İlk önce bunları keseceksin moruk ondan sonra Yahudi kolay. Bir başka filmde de şöyle bir sahne göze çarpmıştı. Müslüman bir çocuğun başından geçenler anlatılıyor ve çocuğun da bir arkadaşı bombacı ve otobüste bombayı patlatıyor. Bu ilk gördüğümüz çocuk da iyi bir Müslüman ve suçsuz yere o da ölüyor biz de diyecekmişiz ki bak arada iyi Müslümanlar da varmış. Ulan o iyi Müslüman dediğiniz yataktan kalkıyor baksırla abdest alıyor sonra da baksırla namaz kılıyor. Olum siz neyin dinini yaşıyonuz lan. Sen hangi mezheptensin lan, avret yerlerin oran buran açık namaz kılıyon. Bu bombacılar zaten İslam bozuk diye namaz felan da kılmazlar. Türkiye'de de bazı tarikatlar bir ara Cuma namazına gitmiyorlardı, neden? Çünkü türkiye'yi masonlar yönetiyomuş ama artık Müslümanlar yönettiği için cumaya gidiyorlarmış. Sizin de beyninize limon sıkıyım. Sizlerin yüzünden insanlar dinden soğuyor.


Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de filmler diziler çekilince olaydan uzak olan bir adamın islamı anlama ya da ne bileyim sempati kurma şansı kalmıyor. Belki filmi yapan adama da kızamayız. O da öyle görmüş duymuş olabilir. Bir Hollandalı, Afganları sevmiyor diye ben elin van pörsisine  kızamam. Ben tutup da Filistin için çok da fazla üzülemem. Tamam adamlar Yahudilerin kucağında ama bilmiyorsunuz ki bu yavşaklar zamanında Osmanlı'yı satmışlar. Canları sıkılınca İsrail'e roket atıyorlar ondan sonra da onlarca masum sivilin ölümüne sebebiyet veriyorlar, bunun adı cihat felan değil düpedüz sorumsuzluk ve cahillik biraz da planlı işler. Sen kimsin, daha memlektinde hastanen, okulun yok israile roket atıyorsun gerizekalı. Bu Araplar da az İngiliz kucağında oturmadılar. Ya moruk bu arabistalı Lawrence denilen am yarması arabistanda 14 yıl imamlık yapmış. Ulan biriniz de demediniz mi bu adam iyidir hoştur da elhamı yanlış okuyor diye. Adamı sinirlendiriyorlar ya. Müslüman olduğu iddiasındaki şahıslar kafir milletlerde terör eylemi gerçekleştiriyor, Amerika felan da gelip bunların ülkelerine saldırıyor, mesele sadece bu değil hacı ya. Arada biz de kaynıyoruz. Şimdi adam video çekmiş habire islamı öven niralar atıyor sonra da gidiyor canlı bombalar vasıtasıyla insanları öldürüyor. Amerika gidip bu adamın ebesini bellese ben ne diyebilirim, bellesin amına koyuyum bana mı sordun bombalarken.


Daha beteri tepemizde var. Rusya çeçen heyetiyle konuşuyor barış sağlanıyor, inşaat ve enerji sektörlerinde imzalar atılıyor akşamına adam gidiyor okulu bombalıyor, olum siz ne içiyonuz la. Ondan sonra angelina jolie'nin "beyond borders" filminde çeçenler tecavüzcü diye karşımıza çıkıyor ki holivıd Rusları daha fazla yok etmek ister buna rağmen Ruslarla savaşan çeçenler bildiğin yaratık gibi çıkmış. İnsan sinirleniyor ister istemez. İzleyeceğimiz bu filmde gayet başarılı ve komik sahneler de var ama bu filmi izleyen bambaşka birisi için tüm İslam çevresi bu olmamalı, neyse belki ben dozu fazla kaçırdım en iyisi filmi bir de siz deneyin.



Four Lions film eleştirisi

20 Kasım 2011 Pazar

One Flew Over the Cuckoo's Nest


Evet, değerli okuyucular yine çok güzel bir filmle başbaşayız. Ken kesey'in aynı isimli romanından sinemaya çevrilen bu kurguyu milos forman yönetmiş. Milos forman başarılı yönetmenlerden birisi. Kendisi hem bu filmle hem de "amadeus" ile en iyi yönetmen ödülünü kazanmıştır. Amadeus'a ileride değineceğiz. Filmimiz 5 dalda oskarı kazanabilmiştir. Bu 5 dal dediğimiz de oskar ödüllerinde verilen en iyi dallar olduğundan filmimiz sinema camiasında çok özel bir yerde bulunmaktadır. En iyi erkek oyuncu, en iyi kadın oyuncu, en iyi yönetmen, en iyi film ve en iyi kurgu dallarında oskarı kazanan bu filmimiz gelmiş geçmiş en iyi filmler arasında yer almaktadır. Bana göre en iyi 20-30 filmden biri de budur. Film 1975 yılı itibariyle yaklaşık 150 milyon dolar (dünya çapında) gelir elde etmiştir. Ayrıca bu en iyi 5 dalda oskar alabilen toplam 3 film bulunmaktadır. Bir tanesi bu film olmakla beraber diğerleri; “it happened one night” ve “the silence of the lambs” filmleridir.


Filmin başrollerinde çok sağlam oyunculardan olan jack nicholson yer almaktadır. Kendisine danny devito ve louise fletcher eşlik etmekte. Bu üçünün oynadıkları karakterleri başka birileri bu kadar güzel canlandırabilir miydi merak konusu. Jack nicholson'un canlandırdığı murphy karakterinin taliplisi çok olmasına rağmen rolü kapmayı başarmıştır. Çok da güzel oynamıştır. Kendisi bu filmle birlikte artık reis benim der gibidir. Zaten buradaki performansı onu, stanley kubrick’in shining filminde başrole taşıyacaktır. Danny devito'nun canlandırdığı deli martini rolü ise tartışmasız on numara oyunculuktur. Bence en iyi bir iki deli karakterinden biridir. Gelelim louise fletcher'in canlandırdığı "hemşire ratched" karakterine, bu karakter dünya sinemalarında görülen en kötü 5-10 karakterden biridir. En kötü bayan sıralamasında ise bana göre bir numaradır. Yani öyle bir oyunculuk izliyoruz ki onu kendi ellerimizle gebertmek istiyoruz. Bu dediğimize teşebbüs eden jack nicholson sayesinde tüm sinirimizi atabiliyoruz. İşte bu olay sinemalarda pek çok yapılan bir taktiktir; bir karakterin tüm kötülüğünü ön plana atması yavaş yavaş izleyiciye sunulur ve ardından seçilmiş iyi ya da farklı bir karakter o kötü rolü hırpalar veya öldürür, biz de seviniriz. Bu dediğimiz olaya müzikler de eşlik edince bilinçaltımız neyin iyi neyin kötü olduğunu fısıldadığından biz de dana gibi duruma göre rahatlayıcı tepkiler veririz.


Maalesef benzer mantık ikinci dünya savaşı ya da amerika'nın olduğu herhangi bir savaş filminde bize karşı uygulanır. Filmin sonunda Naziler ya da Ruslar imha edildiğinde iki saat boyunca kendimizi hazırladığımız için Yahudilerin ve Amerikalıların intikam çabaları bizde de mantıklı hareket görünümünü alır ve filmin sonunda istemesek de rahatlamaya maruz kalırız. İşte bu gıcık taktik profesyonelce holivıd tarafından sıkça yapılmaktadır. Hemşire ratched karakterini direk çalan mahsun kırmızıgül, beyaz melek filminde huzur evindeki yaşlılara kötü muamele eden kötü karakteri feci şekilde dövmüştür. Bizden de rahatlama tepkisi, iyi ki dövdün mahsun abi yorumlarını beklemiştir. Mahsun bu sahneyi direk bu filmden çalmıştır.


Filmimizin konusu ise; murphy isimli sorunlu bir karakterin bilerek kendisini tımarhaneye attırması sonucunda gelişen olaylar silsilesidir. Murphy karakteri asi, vurdumduymaz, tembel ve hafiften de deli bir kişiliktir ve hapis yattığı yerden kaçmak istemektedir ki bu da zor gözükmektedir. Murphy de deli numarası yaparak akıl hastanesine gitmeyi ve ardından daha az güvenlikli bu yerden kaçabilmeyi planlamaktadır. Tabii bu planı kısmen işe yarar ama gördüğü deli manzaraları onu derinden etkiler. Bazı toplumsal mesajlara da açık kapı bırakan filmimizde otoritenin nelere yol açabileceği irdelenmiştir; insanlara ot gibi muamele edip bazı hak ve hürriyetlerinden mahrum bırakmanın Rönesans döneminin çılgın yaratıcı ortamından çok uzakta olduğu aşikardır, işte filmimiz de hem delilerin dünyasını hem de otoritenin kişisel gelişimi zedeleyebileceğini gözler önüne sermektedir. "A clockwork orange" filminde de benzer bir konu irdelenmişti: "İnsan ne kadar suçlu veya dengesiz olursa olsun sırf onu düzeltmek için insanık dışı muameleler görmemelidir, toplum böyle şekillenememelidir." Elbette, hikayenin bir başka boyutu daha var; davranış psikolojisinin ve psikolojik şartlanmanın totaliter hükümetler açısından vatandaşları üzerinde sonsuz kontrol sahibi olmak ve onları bir robottan farksız kılmak için kullanabileceği yeni ve tehlikeli bir silah olup olmayacağını irdeleyen sosyal bir yerginin acı vurgusu.


Deliler demişken, filmde gördüğümüz çoğu deli gerçek hastadır birkaçı ise (çok zeki gülücükler atabilenler) normal oyuncudur. Ama çok da fazla fark edemiyoruz hangisi deli hangisi akıllı. Özellikle martini ve billy karakterleri çok gerçekçi roller. Onları kendi dünyanızda olan biriymiş gibi algılıyorsunuz. Filmimiz biraz uzun olduğundan yaklaşık bir saat sonunda sanki o akıl hastanesinde siz de varmışsınız gibi hissedebilirsiniz. Özellikle delilerin sigarasına oynadıkları kağıt oyunları ile tesisten arabayla kaçtıklarında başlarından geçenler duygusal ve komik, geri kalanlar ise çok acıklı sahneler. Delilere her gün zorla içirilen haplar ise hakikaten can sıkıcı konular. Hiçbir insani özellik göstermeksiniz yaşamamızı sağlayan bu haplar belki de en kötü insan yapımı ilaçtır. Bunu kullanan hiçbir şeye heyecanlı tepki veremiyor. Benzer konulara ise pek çok filmde rastladık. Özellikle “equilibrium” filminde bu konu güzelce işlenmiştir ki bu filme ileride değineceğiz. Otoritenin zararlı olabileceği ve insanların mankurtlaştırılması ana temalı equilibrium, son zamanların en değişik ve güzel filmlerinden.


Murphy'nin bu tesisten kaçmak için yardımını istediği şef karakterini de unutmamak lazım. Filmin ortalarında hepimizi piç gibi şaşırtacaktır. Filmin sonundaki olgunluğu ve yaptıklarına ise duygulanmamak elde değil. Biraz zorlasanız ağlayabileceğiniz bir final sizleri bekliyor. Daha fazlasını anlatmak mümkün değil izlemeniz gerekecek. İlerleyen zamanlarda birkaç tane daha jack nicholson filmine değinebiliriz.




One Flew Over the Cuckoo's Nest film eleştirisi

12 Kasım 2011 Cumartesi

Stanley Kubrick Kimdir?



Bu yazımızda en başarılı ve özgün yönetmenlerden olan (ki kendisi "a man for all seasons" film eleştirimizde bahsettiğim üzere favorilerimden biridir) Stanley Kubrick hakkında bazı az bilinen gerçekleri anlatmaya çalışacağız. Kendisini hiç filmlerden anlamayanlar bile bilir ve onun filmlerini iyi film referansı olarak kullanır ama anlaşılamama sıkıntısından hiç kurtulamamıştır kendisi. Sürekli yeni teknolojiler ve fikirler deneyen kubrick, yaptığı her yeni filmde izleyicisini şaşırtabilmiştir. Ama artık onun zamanı, daha doğrusu kült film yapanların zamanı doldu. Zamane insanının izlediklerine bakacak olursak bunu net olarak anlayabiliriz. Zaten milenyumdan sonra da elle tutulur bir kült film göremedik. 3D ile birlikte felsefenin sinemalardan kalkacağı tahmin ediliyordu ama bu kadar hızlı bir geçiş olacağını düşünmezdim.


1928 yılında Bronx’da doğan Kubrick’i, hobi olarak natürmort fotoğrafla tanıştıran, doktorluk yapan babasıydı. Taft High School’da sınıf fotoğrafçısı olarak genç yaşta göze batmaya başlamıştı. 68 not ortalamasıyla mezun olduğu için, yurda dönen askerlerle yarışamadı ve üniversiteye giremedi. Look dergisi, kendi deyimiyle ona acıdığı için Kubrick’i fotoğrafçı olarak işe aldı. Kubrick sinema dünyasına iki belgesel filmle adım attı. Yirmi beş yaşındayken ilk uzun filmi olan “fear and desire” ı yaptı. Film 9 bin dolar, artı 30 bin dolara mal oldu, çünkü kubrick müziği nasıl halledeceğini bilmiyordu. İlk dört uzun filminden hiç para kazanamadı. Kimi hayranlarının hala kubrick’in en iyi filmleri olarak kabul ettiği “the killing” ve “paths of glory”den de tek kuruş kazanamamıştı.


Kubrick’in sevmediği tek filmi "Spartacus" idi. Bu filmi devraldığını söylüyor. Yönettiği diğer bütün filmleri, mevcut standartlarının belirlenmiş sınırları içinde kendine uydurmayı başardı. Keşke "lolita" biraz daha erotik olsaydı diyor mesela. Filmlerinin algılama ve sonlandırma arasındaki zaman 3-5 yılı buluyor. Bu kısmen, Kubrick’in filmin bütün sanatsal ve finansal bağlantılarıyla bizzat kendisinin ilgilenmek istemesinden kaynaklanıyor. Kubrick de Fellini gibi filmlerinin tek sorumlusu ve yöneticisi olmak istemişti. Onun kadar beceremese de yine de kendi hayallerini (yapmak isteyip de yapamadığı bir iki film haricinde) gerçekleştirmeyi başarabildi.


Amerikan sinema endüstrisinin stüdyo sisteminde çok az film yönetmeni, stanley kubrick’in elde ettiği özgürlükle çalışma fırsatına sahip oldu. Kubrick zaman içinde film yapımcısı olarak uluslararası bir öneme sahip olurken, filmlerinde ön planlama ve senaryo yazımı aşamasından post-prodüksiyona kadar her şeyi kendisi yöneterek, filmlerinin bütün sanatsal denetimini elinde tuttu. Kubrick büyük stüdyoların ona tanıdığı geniş sanatsal özgürlüğü rahatça kullanabiliyordu, çünkü mesleğini sıfırdan öğrenmişti. Film çekme tekniklerini kendi kendine öğrendi, bir film stüdyosunda çıraklık ya da daha alt düzeyde işler yapmadı ve bu konuda film yönetmenleri arasında neredeyse bir benzeri daha yok. Büyük stüdyolar için film çekmeye başladığında, sinema sektörü tarihinde nadir görülen bir özgürlüğe sahipti.


Henüz kariyerinin başlarındayken onunla röportaj yapan sezgileri kuvvetli gazeteciler, kubrick’in orson welles’den bu yana gördüğü, hayal gücünü kameraya yansıtma konusundaki en başarılı yönetmen olacağını söylüyorlardı. Belki de orson welles’in sık sık tekrarladığı, “genç kuşak içinde kubrick bir dev gibi karşıma çıkıyor” gözlemini dile getirmekteydiler.


Yaratıcılığıyla beraber her filmde farklı bir şeyler deneme dürtüsü de kendisini diğerlerinden farklı kılabilmişti. Yani kendisinin filmlerine baktığınızda devam niteliğinde olmasını geçtim  az  biraz ilişkilendirebileceğiniz iki filmi yok. Filmleri ise şunlar: "fear and desire", "killer’s kiss", "the killing", "paths of glory", "spartacus", "lolita", "dr. strangelove or: how I learned to stop worrying and love the bomb", "2001: a space odyssey", "a clockwork orange", "barry lyndon", "the shining", "full metal jacket"  ve son filmi "eyes wide shut". Bu filmlerden "2001" ve "a clock work orange"a değinmiştik. "Dr. strangelove"a da ileride değinebiliriz. Dediğimiz gibi çoğu yönetmenin aksine bir alanda film çekme çabasından yoksun olan kubrick aklına ne gelirse, o ara hangi kitabı okuyup etkilendiyse filme çekmiş. Ama artık devir, onun devri değil. Şu dönemde sinemalarda onun yaptığı bir film fazla izlenmez. Kurtlu vampirli bir kült yapsa belki izlenebilirdi neyse.


Kubrick’in kariyeri boyunca dile getirdiği görüşlerdeki tutarlılık açıkça gözlemlenebiliyor. Yıllar içinde onlarca farklı gazetecinin filme çekeceği eseri nasıl seçtiği konusundaki sorularına verdiği cevap hep aynı oldu. Filmini çekeceği bir eser bulmak için oburcasına okuyor, hayal gücünü etkileyecek bir hikaye bulana kadar dek durmak bilmiyordu. Bu yüzden, tuhaf olaylarla ilgili bir eser ararken, onlarca korku romanını dikkatle okumuş, onu memnun etmeyenleri çalışma duvarına fırlatıp atmıştı. Ama hikayeyi sevince de acımayıp defalarca o kitabı okuyor, sağ ise yazarıyla temasa geçiyor ve senaryo hazırlıklarına başlıyordu. Bunun en güzel örneklerine "shining", "a clockwork orange" ve "2001: a space odyssey"de şahit olduk.


Kubrick, gerçek bağımsızlığın ancak yönetmenin büyük stüdyolardan mümkün olduğunca uzak durmasıyla elde edilebileceğini söylüyor. Bu sözleriyle yönetmenin, para istemek amacıyla büyük stüdyolardan birine gittiğinde elinde tamamlanmış bir senaryo, mümkünse seçilmiş ve sözleşmeleri imzalanmış oyuncular olması gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Elinizde bundan azı olduğunda bir sürü müdahalenin ve kontrol kaybının yolunun açılacağı muhakkaktır. Yönetmenin elinde en az bir tanınmış yıldız olmalıdır ve diğer muhtemel oyuncuların listesini de kısa tutmalıdır; kubrick, “on beş erkek ve sadece yedi kadın” demişti. “bu şunu anlatır”, diye de özetliyordu, “senaryo bitene, bir yıldız oyuncu bulana ve düzgün bir sözleşme imzalanana kadar bağımsız kalmayı talep ediyorsunuz”. (kubrick, düzgün diyerek yönetmenin kontrolünün sözde kalmayacağı bir sözleşmeden bahsediyor)


Kubrick, günümüz Hollywood yönetmenleri arasında malzemesiyle en iç içe olan yönetmenlerden biri. Bütün filmlerinde senaryonun ya baş ya da tek yazarı  (paths of glory filminin orijinal taslakları ona ait ,, sadece calder willingham bunların üzerinde çalışmış) ve filme çektiği malzemesinin ana kurgusunu ya kendisi yapıyor ya da kurguyu yönetiyor. "Killer’s kiss" filmini hem yönetti hem de görüntü yönetmenliğini yaptı. "Paths of glory" filminde saldırı sahnelerinden birinde kameramanlığı üstlendi. Bu yüzden, filmlerinin taşıdığı o güçlü bütünlük ve samimiyet duygusu hiç şaşırtıcı değil. Elbette bütün kontrolün tek bir kişinin elinde olması böyle bir sonuç alınmasını temin edemez; kişi tereddüt içinde de olabilir. Fakat kurulların hazırladığı filmlerde bu duygular çok nadiren yakalanır. Mahsun kırmızıgül de bu bağımsız yönetmen olma mantığıyla senaryolar yazıyor ama buna en güzel cevabı sönmez dayı veriyor.


Kubrick’in filmlerinde alışılmadık bir entelektüel hava sezilir; fakat bu kasti bir unsur olmaktan ziyade kubrick’in tarzının bir ürünüdür. Kubrick elbette, filmlerin herhangi bir konuya katı bir ifade anlatması noktasında bir entelektüellik taşımasını istemiyor. “örneğin , "paths of glory"nin felsefi anlamını sözcüklerle özetleyemem. Filmin amacı izleyiciyi bir deneyimin içine çekmek. Film insan duygularını ve tecrübenin parçalanmasını anlatıyor. Bu yüzden, filmin anlamını sözcüklerle anlatmaya çalışmak yanıltıcı olur.” Bu açıklamanın benzerlerini ve “filmde ne anlamalıyız” tarzı sorulara,  daha katı ifadeli cümleleri  (diğer filmleri için de) söylediğini biliyoruz. "2001 : a space odyssey" bunun en güzel örneğidir.


Kubrick’in bir başka önemli özelliği de satranç oynama hevesi. Çoğu film çekimlerinde oyuncuları çileden çıkartırcasına sabahlara kadar satranç oynadığı, oynattırdığı söyleniyor. Ve bu hastalığı sinemaya girmeden önce olan bir alışkanlığı. Kubrick o dönemlerde Washington square‘de para karşılığında satranç oynayarak kendine küçük bir kazanç sağlamaya çalışıyormuş. Altıncı caddedeki altıncı sokakta oturuyor ve güzel günlerde macdougal ile west fourth sokaklarının yakınındaki beton satranç masalarından birinde yerini alıyormuş. Akşam olduğunda sokak lambalarının birinin yanındaki masalara geçermiş. Tıpkı kubrick gibi oraya her gün gelen ve on iki saat boyunca satranç tahtasının başında oturup sadece yemek yemek için ara veren yaklaşık on müdavim varmış. Kubrick kendini güçlü rakiplerin arasında görüyormuş. Etrafta çaylak ya da yarı çaylak olmadığında, müdavimler para karşılığında birbirleriyle oynuyorlar ve birbirlerinin yeteneklerindeki eksiklikleri ortaya çıkarmak için türlü numaralara meylediyorlarmış. En iyi oyuncu, arthur feldman, kubrick’e bir piyon vermiş ve kubrick’in hatırladığı kadarıyla onun parasını alamamış. Müdavimler Usta’yı yarı çaylak olarak görüyorlarmış; parlak fakat değersiz, daha düşük seviyeli çaylakları tuzağa düşürüp, mümkün olan en hızlı şekilde kazanmayı ve parasını alıp bir sonraki müşteriye yönelmesini garanti altına alan numaralarla dolu oyunlar oynuyormuş.


O günlerde, kubrick’in satranç oyunculuğu mesleği, şimdiki işi olan film yapımı gibiymiş. Nitekim kubrick, yirmi yedi yaşındayken, look dergisinde dört yıllık kadrolu fotoğrafçılık, hemen ardından beş yıllık yönetmenlik kariyerini arkasına almış durumdaydı; iki kısa, iki de uzun film çekmişti: "fear and desire" (1953)  ve "killer’s kiss" (1955). Bütün sosyolojik etkenler, kubrick’in sinema sektörüne asla adım atmaması gerektiğini gösteriyor. Ataları Avusturya–Macaristan’a dayanan, amerikan yahudi bir aileden geliyor. Babası ise doktor. Kubrick, Bronx’un rahat orta sınıf çevresinde büyümüş. Eğer her şey yolunda gitseydi, kubrick doktor ya da fizikçi olurdu; okulda az da olsa ilgi gösterdiği tek ders fizikmiş. Taft high school’da dört istikrarsız yılın ardından, üniversitelerin yurda dönen askerlerle dolduğu 1954 yılında düşük not ortalamasıyla mezun olmuş. Böyle bir karneyle abd’de hiçbir üniversite onun başvurusunu dikkate bile almazdı. Her şey bir yana, kubrick bir yıl ingilizce’den kalmıştı ve dersi yaz okulunda vermişti. Kubrick lisedeki İngilizce derslerini, kitabın arkasına saklanmış otururken, öğretmenin “bay Kubrick, silas marner kapıdan çıkınca ne gördü?” diye sorduğu ve ardından kubrick’in silas maner’i ya da başka herhangi bir kitabı okumamış olmasından dolayı uzun sessizliklerin geldiği dersler olarak hatırlıyor. Belki de bu günlerin intikamını almak adına ilk yönetmen olduğu andan itibaren delicesine her türden kitabı okumaya başlayacaktı. Büyük ihtimal sevdiği işi yapmanın verdiği bir azimdi bu.


Kubrick on iki yaşındayken, babası ona satranç oynamayı öğretmiş. On üç yaşındayken de kendisi fotoğraf makinelerine çok düşkün olduğundan oğluna ilk fotoğraf makinesini hediye etmiş. Kubrick, o sırada caz davulcusu olmayı hayal ediyor ve bu teknikleri ciddi şekilde çalışıyormuş, fakat kısa süre sonra fotoğrafçı olmak istediğine karar verip, ders çalışmak yerine fotoğrafçı olmak üzere kendi kendini eğitmeye başlamış. Liseden mezun olduğunda look dergisine iki fotoroman satmış durumdaydı; bunlardan birisi, ironik şekilde, taft’da İngilizce öğretmeni olan ve sınıfta oyunları canlandırarak kubrick’in şekspire ilgi duymasını sağlayan aaron traister’le ilgiliymiş. Kubrick liseyi bitirdikten sonra city college’da akşam okuluna kaydolmuş, doğrusunu isterseniz, B ortalama yapıp örgün üniversite derslerine geçiş yapmak istiyormuş, fakat henüz derslere gitmeye başlamadan yeni, ilginç fotoğraflarla look’un kapısını çalmış. Kubrick’in akademik sorunlarını duyan derginin fotoğraf editörü Helen o’brian, ona look’da stajyer fotoğrafçı olarak işe başlamasını önermiş. Derken oradan da sinemaya merak sarmış ve kendisini büyük riske atarak tüm farklı iş tekliflerini reddetmiş.


"Killer’s kiss"in eş yapımcısı, bronx’da bir eczane sahibi olan Kubrick’in akrabası, morris bousel’miş. 1955 yılında gösterime giren bu film de herhangi bir kazanç getirmemiş, beş parasız ve bousel’e borçlu olan kubrick bir çeyrek karşılığında satranç oynamak üzere Washington square’e geri dönmüş. Sonrasında o günleri hoş bir anı olarak hatırlayan kubrick filmlerinde artık hatırı sayılır paralar kazanabilmişti tabi satranç da onun hiç bırakmadığı eski bir dostu. O eski sokak satrancı oynayan arkadaşlarıyla görüşmüş mü bilmiyoruz belki bir kaçını filmlerde oynatmıştır. Yani ben olsam oynatırdım. Zaten bizim milletten biri film dizi çekmeye görsün ilkokulda dayak yediğimiz bebeyi bile bi şekilde cast'e dahil edebiliyoruz.


Peki bu çok tartışılan adamın inançları neyle alakalıydı? Bazı filmlerine özellikle son filmi olan "eyes wide shut"a pek çok komplo teorisi yazıldı. Şu da bir gerçek ki kendisini bir sınıfa soktuktan sonra filmi izleyince illaki ilişki kurulabilecek malzemeler çıkıyor, ama kendisinin evrim teorisini desteklediği ve tek tanrı inancına sahip biri olmadığını biiyoruz. "2001" filminin felsefi yönüne dair bir soruya (2001 dini bir film miydi?) şöyle cevap veriyordu: “2001’in merkezinde tanrı kavramının olduğunu söyleyebilirim; ama bu, tanrı’nın geleneksel, insan biçimindeki imgesi değil. Ben dünyadaki hiçbir tektanrılı dine inanmıyorum…” kendisiyle ilgili özellikle inanışları ve filmlerinde vermek istediği gizli mesajlarla ilgili pek çok farklı teori mevcut. Bu teorilerden bazıları gerçek de olabilir ama bana göre kendisi ateist olmasından öte başka mistik topluluklara üye veya hizmetli olduğunu düşünmediğim bir şahıs, oladabilir çok daha önemli hadise değil. Daha önce de dediğimiz gibi bizden sonrası onun ve benzerlerinin filmlerini izlemeyecek, izlese de sıkılacak.


Filmlerinin izlenmesi demişken, bazı insanların stanley'e taparcasına yaklaşmaları gerçekten güldürücü. Kendisi disiplinli ve azimli olmasının yanı sıra geniş hayal dünyası olan bir adam ayrıca filmleri bir kere izlendikten sonra bir daha izlemeyi gerektirmeyecek kadar sıkıcı olabiliyor. Ayrıca bazı insanların onun filmleri hakkında eminim ki kubrick'e sorsalar dahi höt diyeceği derecede felsefe yapmaları da hem komik hem de küçük düşürücü. Bana göre birisinin en sevdiği fimleri arasında kubrick’in filmlerinden biri varsa o arkadaş bir ihtimal yalan söylüyor olabilir. Çünkü bir kişinin yaşamını, hayat felsefesini, arkadaşlıklarını  ve hedeflerini bilmeden o kişinin yapıtlarını sevmenin bir faydası olmadığını düşünüyorum.

Stanley Kubrick'in filmlerinin afişleri(zincirleme isim tamlaması)