18 Temmuz 2011 Pazartesi

2001:A Space Odyssey


fragman

Bu yeni bloğumdaki ilk filmi 2001:A Space Odyssey‘e  ayırdım. Çünkü pek çok film muhabbetinde acımasızca isminden bahsedip olup bitenden bihaber insanların varlığı ve uzaya fırlatıp uzaylılara selam çaktıkları absürd yorumları beni buna mecbur kıldı. Bir kere herkes şunu bilsin ki filmde kolayca idrak edilecek bir vurgu yok, kubrick de böyle söylüyor. (filmi anlamaya çalışmayın diye) Peki bu film nerden çıktı böyle? 1 saatten fazla klasik müzik ve şahane uzay manzarası izlettirmek için miydi her şey?


Öncelikle izlediğiniz film kitaptan esinlenilmiştir. Kitap aynı ismi taşıyıp devamında 3 kitap daha yazılmış; 2010, 2061 ve 3001 diye. Kitap İngiliz yazar ve mucit Arthur c. Clarke tarafından kaleme alınıyor. Filmin çekimi gündeme geldiğinde ise stanley kubrick ve arthur beraber saatlerce uğraşıp senaryoyu yazıyorlar. Bu arthur denilen adam kafayı sıyırtacak kadar fizikle uğraşmış, İngiliz kraliyet ailesi için çalışmalarda bulunmuş sonra da sir mör buna bayağı bi unvan vermişler. Ölüm yeri de Sri Lanka sebebi ise büyük ihtimalle bunun ibneliği (yani adam gay, bu ülkede de gaylik o zamanlar için yasalmıymış neymiş) neyse


Ne diyordu bu arthur kitabın bi yerinde; "şimdi hayatta olan her insanoğlunun ardında otuz hayalet duruyor, çünkü bu aynı zamanda yaşayanların ölenlere oranıdır. Zamanın başlangıcından günümüze kadar Dünya gezegeninde aşağı yukarı yüz milyar insan yaşamıştır. Bu sayı ilginçtir, çünkü şaşılası bir rastlantıyla bizim yerel evrenimiz Samanyolu’nda yaklaşık yüz milyar yıldız olduğu tesbit edilmiştir. Buna göre yaşayan her insan için evrende bir yıldız parlamaktadır. Buradan sonrası ise filme yön verir nitelikte; şu potansiyel cennet ve cehennemlerin şimdi kaç tanesinde yaşanıldığını ve hangi türden yaratıkların bulunduğunu tahmin edemeyiz; en yakını Mars veya Venüs’ten bir milyon kat daha uzak olan bu yerler, gelecek kuşakların da ulaşmaya çalışacakları uzak hedefler olarak kalacaktır. Fakat uzaklık engelleri parçalanıyor; bir gün bizim denklerimizle veya efendilerimizle karşılaşacağız yıldızlarda. İnsanoğlunun bu olasılıkla yüz yüze gelmesi uzun zaman almıştır; bazıları hala asla gerçek olamayabileceğini umut ediyor. Artan bir çoğunluk ise daima şunu soruyor: “neden biz uzaya gitmeye cesaret ettiğimizden beri bu tür buluşmalar gerçekleşmedi?” gerçekten de neden işte bu çok makul olası cevaplarından birisi elinizde. Fakat lütfen unutmayın bu yalnızca kurmaca bir eserdir. Gerçek her zaman olduğu gibi çok daha tuhaf olacaktır" diyor arthur c. Clarke.


İzlediğiniz bu film bilim kurgu romandan uyarlanmış ne ilk ne de son kitaptı fakat kafaları bu kadar kurcalayıp zamanın bu kadar ötesine gidebilen başka bir film olmuş mudur bilemiyorum. 2001'in önemi, yazarını uzay çağının kahinlerinden biri yapan bilimsel verilere dayalı fütürolojisinden gelmektedir. Ay’a yolculuğun henüz gerçekleşmediği bir dönemde gezegenlerin çekim kuvvetinden yararlanarak yolculuk fikrinden söz eden clarke’a, apollo 13 ay'a indiğinde nasa yetkilisi Tom Paine şöyle bir not gönderir: “her zamanki gibi senin dediğin oldu, arthur”


Ayrıca apollo 13 mürettabatının uzayda ve ayda, kökleri insanlık tarihinin ilk dönemlerine uzanan bir tektaşı aradıkları rivayet edilmektedir. Filme göre bu tektaş, evrimin katalizörlüğünü üstlenmiştir. Tektaşın varlığından gaza gelen maymun kabilesi araç gereçleri kullanmayı öğrenip diğer maymun kabilelerinin ağzını burnunu kırıyorlar derken bi bakmışsın uzay gemisinde insanlar falan filan, ha bu arada filmdeki maymunlar gerçek maymun değiller, stanley hoca bir söyleminde bazı insanların bu kadar eğitilmiş maymunları nereden buldunuz sorularından bıktığını söylemişti. Bu tek taş olayına da değinmek lazım bazı kişiler dünyada yapılan yapılmış bazı yapıların enerji depoladığını veya yaydığını, bu yapıların bazı dönemleri açmak için (örneğin uzun bir savaş sürecinin başlangıcı ya da belli trendlerin gündeme gelmesi gibi) kullanıldığını iddia ediyorlar, acaba burada kubrick'in gizliden göndermeleri mi var diye düşünenler olmuş (örneğin new world order  süreci için tasarlanmış binaların olduğu iddia ediliyor hatta 9/11 için bile tasarlanmış binalar olduğu iddia edilmişti) ama bu iddiaların hepsinin doğru olup olmadığı tartışılır belki ileride bu komplo teorilerine değiniriz.


Filmde beni en çok şaşırtan şey sonu değil, hava atmaya gerek yok sonundan net bi sonuç çıkartmak çok küstahça olacaktır. Kubrick'in evrimle olan düşünceleri ve yaşam tarzını bilmeden yorum yapmanın da doğru olacapını zannetmiyorum. Üstün insan, evrim ve uzay(sonsuz bilge ve şey olarak)'ın üçünü harmanladığımızda pek çok farklı teori ortaya çıkıyor. Stanley hoca'nın diğer filmlerinde de klasik müzikten faydalandığını biliyoruz ama bu kadar çok klasik müzik dinlediğim bi film olmamıştı. Amadeus'ta bile bu kadar dinlememiştik. İlk maymunun çıldırdığı sahneden en sona kadar klasik müzik dinliyoruz, sadece aventür filmle yetinen mallara sıkıcı gelebilir. En hoş kısmı da blue danubenin uzayın manzarası eşliğinde dinlettirilmesiydi. Ulan Allahsız o sahneleri sen nasıl çektin,  yani 1969 yılında ay'a ayak basılıyor, sen 1968 yılında film yapıp uzay aracında ve ayda mayda adam yürütüyorsun noluyor lan? Neil Armstrong da benim gibi şaşkınlığını gizleyemez ve şöyle der: "uzaya gittiğimizde her yerde filmden bi sahne görmüştük".


Bir de mesele sadece uzayın hakkındaki bilgiler değil. O tarihte böyle bir renkli film çekebilmek o mekanlar dekorlar felan kolay iş değil. (dekorlar ve mekanlar film çekiminden sonra imha ediliyor) Filme dönecek olursak; mürettebat ay'a gidiyor (orada yaşananlar muallak) başlarına burada anlatamayacağım şeyler geliyor, kısa bir paralel geçiş, akabinde de 18 ay sonrasında Jüpiter yolunda "hal" isimli bilgisayarın yönettiği bi uzay gemisinde mürettebatı görüyoruz. (hal  ismindeki harflerin bir sonrasındaki harfler bize ıbm'i veriyor bu tamamen rastlantı, arthur da zaten kabul etmiyor bunu. Ya hadi diyelim ki kasıtlı yaptı ne düşünmem lazım hal çok akıllı bir bilgisayar yapay zekanın en üst versiyonu ıbm de her evde bizi yapay zeka yönetecek bu mesaj veriliyor, çok liseli bir yorum olurdu) bu Jüpiter yolu bölümü yaklaşık bir saati alıyor, çok sıkıcı gelebilir, özellikle tavsiye üzerine bu filmi izleyenlerin ciddi sabırlı ve biraz da filmin ilgili dedikodularına meraklı olmalılar. Ama dediğim gibi görüntüler, dekorlar, uzay görüntüleri ve denenmemiş teknolojiler (adam dondurmak gibi) sizi filme bağlıyor. Filmin sonunda paralel evrenlerin iç içe girmesi, zaman ve mekanın karmaşası derken beyaz bi oda her şey bilinmeyenden  bilinene gelmiş imajı var ama hakkaten anlamak mümkün değil sırf onun için diğer kitapların eleştirilerine felan da baktım ama olmuyor, isteyen istediği anlamı çıkarabilir. Mesela "last year at marienbad"ı (dünyanın en anlaşılmaz 5-10 filminden biridir) 2-3 kere izle az çok köfteyi çakarsın ama bunun sonu çok açık. Zaten stanley kubrick bir konuşmasında anlamaya çalışmayın anlayamazsınız demişti. Bunun sebebi kendisinin ukala veya bizlerin cahil olmasından ziyade konuya derinlemesine giremeyişimizdir çünkü adam alır bu filmi sağlam film diye izler ondan sonra da sıkılır hatta çoğu insan bitiremez de, ama bu, filmin basit veya anlamsız olmasından kaynaklanmaz. Uzay, metafizik, insan doğası ve aklın sınırları gibi konular ilgi alanınız olmalıdır, Stanley Kubrick'e de hayran olmanız şart diğer türlü filmi sevemezsiniz, hele bir de kitabı okursanız sıçtınız.


Bir de aya inip inmeme meselesi var ki o da apayrı bi tartışma konusu, stanley kubrick ile apollo mürettabatı arasındaki iddia edilen ilişkiler, kubrick'in filmlerindeki bazı yerlere (occultic societies)  göndermeler  ve kubrick'in hayatı hakkındaki derin teoriler. Şimdi bunlar hakkında bizim de bazı bildiğimiz meseleler var ama yeri bu başlık değil belki daha sonra  kubrick ve onun filmleri hakkındaki komplo teorilerini tartışırız.


Filmin üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala tartışılan yerler mevcut. Bu hususlara açıklık getirmek için iki deha da zaman zaman açıklama yapma istekleri duydular. Bunlardan birinde 1989'un ağustosunda colombo, sri Lanka'da arthur c. Clarke şunları söylemişti: “64’ün ilkbaharında, aya iniş uzak bir geleceğe ait psikolojik bir hayal gibi görünüyordu hala. Kuramsal yönden bunun kaçınılmaz olduğunu biliyorduk; duygusal yönden ise buna gerçekten inanamıyorduk. İlk çift kişilik Gemini uçuşu (Grissom ve Young) başka bir yıl gerçekleşmeyecekti ve ay yüzeyinin doğası hakkındaki tartışmalar şiddetlenerek sürüyordu. NASA filmimizin bütçesini karşılıyordu (10 milyon abd dolarından biraz fazla) ancak her geçen gün uzay keşiflerinde ilerleme kaydedilemiyordu. Ancak belirtiler açıktı: "sık sık Stanley’e filmin ilk kesintisiz gösterimde olduğu sırada insanoğlunun da gerçekten ayda yürüyeceğini söylüyordum (adamın hası) o halde, en önemli meselemiz önümüzdeki birkaç yılda olacak olaylar yüzünden modası geçmeyecek, ya da kötü ve gülünç hale gelmeyecek bir hikaye yaratmaktı. Geleceği önceden tahmin etmek zorundaydık. Bunu yapabilmenin yollarından biri, içinde bulunduğum zamanın oldukça ilerisini düşünerek, olay ve olguların bizi sollayıp geçmesi tehlikesini ortadan kaldırmaktı. Diğer yandan, eğer aşırı derecede düşünecek olsaydık, bu sefer de seyircimizle iletişimimizi kaybetmek gibi korkunç bir tehlikeyle karşılaşırdık.”
 

Film hakkında inanılmaz teorilerim var, kimisi bana ait kimisi başka yazarlara ve kitaplara ama hiçbirini de rahatlıkla savunamam, derin teorileri çay sohbetlerine bırakalım. Yazımızı da arhur c. Clarke'ın senaryoyu ve kitabı yazarkenki zamanlarından günlük notlarıyla bitirelim;


28 mayıs 1964. stanley’ye “onların” organik hayatı korkunç bir hastalık olarak kabul eden makineler olabileceğini teklif ettim. Stanley bu fikrin hoş olduğunu söyledi.

2 haziran. Günde ortalama bin ya da iki bin kelime yazıyoruz. Stanley, elimizde bir best seller var diyor.

11 temmuz. Olaylar dizisinin gelişimi üzerine stanley ile tartıştık ancak neredeyse tüm zamanımızı cantor’s transfinite groups hakkında tartışarak geçirdik. Onun gizli bir matematik dehası olduğuna karar verdim.

12 temmuz. Artık her şey kararlaştırıldı; olaylar dizisi hariç.

26 temmuz. Stanley’nin 36. doğum günü. Köye gittiğinde üzerinde şu notun yazılı olduğu bir kart buldu. “bütün dünya herhangi bir dakikada patlayabilecekken, nasıl mutlu bir doğum günü geçirebilirsin?”

28 eylül. Tekrar yapılan bir robot olduğumu hayal ettim. Bana güzel bir biftek pişiren stanley’ye iki bölüm daha götürmüştüm ve bana  "joe levine yazarları için bunu yapmıyor" dedi.

17 ekim. Stanley, kahramanlarımızı rahatlatmak için Victoria tarzı bir çevre yaratan cinsel robotların olabileceği yolundaki çılgınca fikrini önerdi.

28 kasım. Vejeteryanları et oburlara çevirme üzerine biyokimya hakkında tartışmak için ısaac asimov’a telefon ettim.

10 aralık. Stanley, H.G.Wells’in Things to come‘ın gösteriminden sonra beni arayıp, bir daha benim tavsiye ettiğim bir filmi asla izlemeyeceğini söyledi. (bu h.g. wells denilen ibnetor zaman makinesi ve dünyalar savaşının yazarıdır, günahı boynuna mason ayakları falan da var bunun)

24 aralık. Son sayfalar üzerinde düşünüyorum; bunu stanley’e noel armağanı olarak götürebilirim…





2001 : A Space Odyssey film eleştirisi


3 yorum:

  1. Dostum çok akıcı ve içten yazmışsın. Filmin mesajını vermeni zaten beklemiyordum. Verebilecek olanı da yoktur zaten. Ama film öncesi okumak ve düşünmek güzel oldu...

    YanıtlaSil
  2. diger bir kult filmi icin soyle bir makale var

    http://kinozade.blogspot.com/2015/03/stanley-kubrick-in-shining-filmi_50.html

    YanıtlaSil
  3. Mükemmel bir film diyemiyecegim cünki bu görsel şovu film kategorisine koymak aptallık olur ben böyle bir anlatım görmedim mükemmel aklını kullanan her insan bu filmde kendini varoluşunu derin bir şekilde sorgular bu film var olmuş bütün insanları ve var olacak bütün insanları adete milyonlarca yıl önceki serüveninden başlayarak 2001 deki jüpitere giden geminin içine koymuş adeta izleyenleride içine katarak 5. boyuta yolculuğa çıkarmış adeta ve insanlara ben sen şu bu siyah beyaz deme şansı bile bırakmadan izleyene adeta bizler insanlar detirtiyor filmin sonunu anlamayan varsa dünyamızı izleyen teknolojisi oldukça yüksek bir uygarlığın dünyadaki insanların gelişimini yakından izlediğini ve bizlerinde teknolojide çok ilerlediğimiz zaman kainatın gözümüzde tamamen farklı bir halde görüneceği evrende ki çoğu şeye ilk başta anlam veremeyeceğimizi fakat sonra herşeyi çözme gücüne ve bilgisine ulaştığımız anda insan oğlunun yeniden doğacağını anlatıyor işte filmin sonunda astronotun başına gelen bu önce yaşlı bir adam görüyor 3 boyutlu bir mekanda sorularla boğuşuyor bir yandan ölüme çare arıyor ve en sonunda boyutlar arasını keşfettiğinde yeniden doğuyor astronot aslında bütün insanlığı temsil ediyor insanlığı daha doğrusu umarım açıkmlama sizi aydınlatmıştır biraz iyi seyirler
    not:Bu filmi yeni izledim inanın daha önce neden izlemediğime pişmanım filmin 1968 yapımı olduğunu öğrendiğimde şoka girdim evet 1968 bu gün bile böyle bir film yapabilen yok gerçekten mükemmel bence bu film senaryosuyla müzikleriyle ve yönetmeniyle gelmiş geçmiş en iyi film ve başyapıttır
    SERKAN YILMAZ..

    YanıtlaSil