27 Temmuz 2011 Çarşamba

il Postino

fragman

İl postino, Antonio Skarmeta'nın aynı isimli romanından filme uyarlanmış. Filmi fena bi yönetmen olmayan Michael Radford yönetirken başrollerde Massimo Troisi, Maria Grazia Cucinotta ve Philippe Noiret karşımıza çıkıyor. Film, İtalyan filmi olmasına rağmen, yani en azından dili İtalyanca, Best Picture gibi önemli dallarda oskara aday gösteriliyor, en iyi film müziği dalında da oskarı kazanıyor. O sene braveheart olmasa belki de en iyi film ödülünü alacaklardı. Filmde ünlü şair Pablo Neruda'nın sürgün dönemlerinde tanıştığı bir postacı, onu derinden etkilemesi ve postacının başından geçenler enfes bir dille anlatılıyor. Başrol oyuncusu Massimo Troisi ise filmin başarılarını pek göremeyip filmden hemen sonra vefat etmiştir.


Massimo Troisi'nin canlandırdığı Mario, afili olmayan evinde babasıyla yaşayan, naif, alelade hayatı olan bi kardeşimizdir. Mütevazi hayatı olduğuna bakmayın müthiş manzarası olan bi evde yaşamaktadır. Kahramanımızın babası ise yaşlı, pisboğaz ve ağzı var dili yok edasında bir adamdır. Oğlunu pek kaale almamasından kahramanımızın evlatlık ya da onun gibi bişey olma ihtimali ortaya çıkıyor.


Filme dönecek olursak bir gün İtalya'ya, sürgüne yollanan Pablo Neruda gelir. Biliyosun kendisi şili'li ünlü bir şairdir ayrıca komünist akımının da önemli imgelerinden. Neruda'nın sürgüne yollandığı kasaba ise bizim postacıya çok yakındır. Biz buna postacı diyoruz ama şair sürgüne geldiğinde bu daha işsizdir. Bi gün iş için postaneye müracat eder derken onun bu karıntokluğuna işi olan postacılığı başlar. Bi de bakar ki asıl görevi şaire mektuplarını götürmektir. Postacının şairle tanışması sanılanın aksine tesadüfendir, onunla tanışabilmek için postacı olmamıştır. Ama onunla samimi olabilmek için şansını zorlayacaktır.


Filmde güzel müzikler eşliğinde bolcana deniz, dağ ve orman manzarası görürüz. Öyle sürgün mü olur lan der gibisiniz ama düşünürlerin sürgünleri genelde böyle olmuştur. Osmanlı'da sürgüne gönderilen, çok güzel manzaralı yerlerde ömür çürüten devlet adamları olmuş ki bizim şairimiz de zaten İtalya'da çok seviliyor, niye güzel yer bahşetmesinler. Şair, çok meşhur olduğundan sadece ona günde onlarca mektup gelmektedir. Postacının patronu da komünist fikirleri benimsemiştir ve tam bir Neruda hayranıdır. Postacı için şaire gelen mektupların içeriği ve gönderenin cinsiyeti önemliyken, patronu onun nasıl bir albenisi olduğunu, politik gücünün tesirini ve insanlara nüfus edebilmesini düşünmektedir.
 

Şairimiz hem şair olması hem de güzel tabiatın tesirinden evinde güzelce dinlenmekte, arada şiirler yazmakta, mektuplarını okumakta, fırsat buldukça da yiyişmektedir. İlk başlarda şair postacıyı pek tınlamaz. Dedik ya o çok meşhur bir insandır. Postacının tek derdi ise ona kitabını imzalatmak ve mahallenin kızlarına hava atmaktır. Ona göre şair aşkın şairidir. Ama mefkuresinden taviz vermemeye özen gösteren patronu için ise şair, insanlığın şairidir. Sonunda postacı şaire kitabını imzalatır ama şair sadece sevgilerle Neruda falan yazmıştır, postacının adı sanı yazılmamıştır belki de unutmuştur. Aynısını saolsun Nihat  Genç bana yaşatmıştı. 7-8 tane kitap imzalattım. Bizimkilerde ismimi okumayı geçtim ne Nihat belli, ne sevgiler belli, ne de imzası belli, küfür eder gibi karalamış. Ama toplumun böyle insanlara ihtiyacı var, kendisinin daşşakları saolsun. 


Şimdi patronun ve yöre halkının komünistliğine de değinmek lazım. Patron fanatikçe bu akımı savunur hatta postacıya aralarda akımın felsefesinden bahseder. Peki işyerindeki hac işareti ne ayak? Acaba gelen giden katolik müşterileri memnun etmek için olabilir mi ders gibisiniz. Ama öyle değil, postacının patronu da yöre halkı da katoliktir lakin komünizmi de savunurlar. Adam komünisttir ama gider kilisede yeri gelir pazar ayinlerine katılır, dizlerini çöker, duasını eder. Hatta komunist şair bile düğün merasiminde kiliseye gidecektir. Kimsenin kimseye dinsiz falan da dediği yoktur. Şimdilerde İtalya'ya bakıyorsun hem katolik hrıstiyanlığının hem de komunizmin Avrupa başkenti pozisyonunda.


Bir gün postacıyla şair konuşurlarken, postacının ilk defa duyduğu metafor kelimesi cümle içinde geçer ki bundan sonraki tüm olaylar bu metaforun kelime anlamı etrafında örülecektir. Şair metaforun ne olduğunu anlattığında artık bunların da arkadaşlıklarının tohumları atılmış olacaktır. Şair bilgili, aşk ve de insan şairidir, iyidir hoştur da sanki filmde biraz puşt gibi ibnem gibidir yani bakışları felan neyse yine de bizim postacıyla ilgilenecek ona dayılık yapacaktır. Postacı şiirlere çok ilgilidir, şaire sürekli onun şiirlerini ve anlamlarını sorar. Postacı, “insan olmaktan yoruldum”u çok beğenmiştir. Öyle saf bir kardeşimizdir ki şöyle der:  “Onu da sevdim. Şu yazdığınız: insan olmaktan yoruldum. Bu bana da oldu ama nasıl diyeceğimi bilemedim. Okuduğumda çok hoşuma gitti.”


Artık belli bir süreden sonra postacı deliyürek, şair de kuşçu olmuştur. Benzetmemi beğenmediysen git mutfakta kendine ufak bir sürpriz yap. Bu ikisinin samimiyetleri gün geçtikçe artar, postacı şairin mektuplarını dahi okuyabilmektedir. Postacı iyiden iyiye şaire tebelleş olmuştur. Filmin orijinal bi sahnesinde ise postacı şaire "nasıl şair oldun?" diye sorar. Şair de “sahil boyunca yavaşça yürü ve çevrene bakıver” diyecektir, bunları yapan postacı yavaştan şiir yazmaya da başlayacaktır. Ama evindeki bence üvey babası olan abullabut şahsiyet ilhamının içine etmektedir. Dayı sen ne pis boğaz bi adamsın, pislik!


Bi sahnede sahilde bu ikisi otururlarken şair ona galiba deniz isimli şiirinden parçalar mırıldanır. Postacı heyecanını ve şaşkınlığını gizleyemez. Bu şaşkınlığının arasında “sözcüklerin arasında savrulan bir tekne” diye bi şey söyler postacı, kendisi metafor yapmıştır ama ne yaptığının farkında da değildir. Bildiğin garibandır la bu postacı neyse bir gün postacı güzeller güzeli Beatrice Russo ile tanışır. Öyle gözlerine bakar da bi çift kelam edemez. Kız postacıyı çok etkilemiştir. Kızın meclubu, meftunu olmuştur. Derdini şaire açar ki Neruda için bu iş gayet basittir. Buradaki bi sahne de orjinaldir. Şair buna kızla ne konuştun la der, bu da kim ben mi, ben ne konuşacam karı benle konuştu demez de şöyle der: “Ona sadece 5 kelime söyleyebildim: senin adın ne?” şair de "burada üç kelime var diğer iki kelime ne?" der, postacı da "ismini tekrarladım: Beatrice Russo" der. Neyse şairle postacı bi gün kızı görmek için restorana giderler ve şair postacıya şiir yazsın diye hediye ettiği deftere hemen bi şeyler yazar derken postacı kıza açılır ona bol metaforlu şiirler okur ki artık kızımızın aklı başında değildir. Duyduğu cümleler onu derinden etkilemiştir: “gülüşün yüzümde bir kelebek gibi dolanıyor. Gülümseyişin bir gül, delip geçen bir mızrak, gülüşün gümüş bir dalga…” itoğlundaki laflara bak.


Şimdi filmdeki aşk vurgusuna da değinmek lazım. Bundan daha romantik duygusal bi film olamaz. Kahramanların şıpsevdi aşkları, sinemaya gidip boş boş konuşup vakit öldürmeleri, anlamsız aşk cümleleri, aşkın sadece yiyişmek olarak lanse edildiği kalitesiz hikayelerden ve gerçek yaşamlardan sıkıldıysanız filmin akışına kendinizi bırakmalısınız. Kızımızın bu aşık olma olayına ise acuze teyzesi ilk başlarda karşı çıkar. Teyzenin zorla aldığı aşk mektuplarını rahibe götürüp okutması ve akabindeki utangaç şaşkınlığı orijinal sahnelerdendir. Neyse bu ikisi evlenirler. Evlendikleri gün şairin ülkesine dönebileceği haberi gelir ki bu durum acı bir ayrılığın habercisidir. Şair, postacıya bir gün ziyaretine geleceğine dair söz vererek kasabayı terk eder.


Bir gün postacı ve ailesi şair hakkındaki bir röportajı okurken italya'da geçirdiği güzel günlerden bahsedilmesine rağmen kendi isimlerini duyamazlar ve bu duruma içerlenirler. Şair onları unutmamıştır ama o kadar da değil hani. Derken dönemin siyasi olaylarına göndermeler gelir; hristiyan demokratlar seçimi kazanmıştır ancak komünist olan postacı ve çevresi bu durumdan pek memnun değildir. Bir gün şairden mektup gelir, mektupta postacıdan italya'da bıraktığı eşyalarıyla ilgilenmesini ister. Postacı eşyalar arasında ses kayıt cihazını görür ve onu tamir ettirir. Deniz dalgalarının ve şairin sevdiği müziklerin arka fonunda ona bi mesaj hazırlar.


Neyse bi gün şair İtalya'ya geri döner. Onları ziyarete restorana gelir ve Pablito ile karşılaşırlar yani postacının oğluyla. Derken şair acı gerçeği de öğrenir. Postacı bi komünist gösterisinde öldürülmüştür. Bu acı haberin üzerine bir de postacının hazırladığı ses kaydını dinleyen şair çok duygulanır ve ağlamaklı olur. Bu basit biraz da cahil insanın anlamlı cümleleri ve artık yaşamıyor olması çok etkileyici sahnelerdir. Filmin sonlarına doğru çok üzülürsünüz. Filmin en güzel dram ve aşk filmlerinden olduğunu söylemiştik ama siz bu filmde tek bir sevişme sahnesi göremezsiniz. Eşlerin birbirlerini değiştirdiği ucuz holivıd romantizminden çok uzaktır bu film. Film, postacının komünist bir mitingde sahneye davet edilip Pablo Neruda'ya adadığı şiirini okumaya giderken vurularak öldürülmesi sahnesiyle son bulur. En sonunda siz de şair gibi o güzel manzaraya bakaraktan üzülürsünüz.



Il Postino film eleştirisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder