31 Temmuz 2011 Pazar

Darwin's Nightmare


fragman

Bu müthiş belgesel, izleyeceğiniz en acıklı en gerçekçi hikayelerden birini anlatıyor olabilir. Amatör görüntülerin birleşiminden oluşan bu belgeselde hiç kimse rol kesmiyor, herkes gündelik hayatını yaşıyor ve biz de acı gerçekleri öğreniyoruz. Belgeseli 2004 yılında Hubert Sauper çekmiş. Belgeselimiz en iyi belgesel dalında da oskara aday olabilmiş.


Belgesel Ruslara ait bir kargo uçağının inmesiyle başlıyor, sinir bozucu rus müziğinin yanında ölmek bilmeyen arı ile onu öldürmeye çalışan yamyam da cabası. Belgesel Tanzanya isimli ülkenin bir bölgesinde çekilmiş. Bildiğiniz üzere Tanzanya fakir fukara bir memlekettir. Hint okyanusunu gören bu ülkede yer altı kaynağı da çokça olmasına rağmen insanlar yararlanamıyor. Sömürgeden kurtulalı yıllar olmuş ama beyaz adamlar onları rahat bırakmıyorlar. Bir de Tanzanya halkının büyük kısmı İngilizce konuşabilmektedir. Bölge halkının derme çatma evlerini gördüğümüzde gözümüze ilk olarak “life taste good coca cola” reklamı çarpar, her yerde bu coca cola'yı görürüz. Yani bakıyosun adamlar acından ölüyor, doğru düzgün üst başları yok fakat coca cola reklamının olduğu bakkallar  mevcut , derken yöre halkının en önemli geçim kaynağı olan balıkçılığı ve balıkları görürüz, balık dediğimiz de adamlardan büyük.


Bu garibanlar topladıkları balıkları Ruslara satmaktadırlar daha doğrusu bedavaya vermektedirler. Bu ilk başta gördüğümüz kargo uçağı gibi onlarcası bölgeye gelmekte ve ülkenin tüm balığını alıp götürmektedir. Peki bu Ruslar ve diğer beyaz adamlar gelirken uçakla ne getiriyor? Sağlık, kozmetik, gıda ve teknolojik ekipman mı? Hayır, hiçbir şey getirmiyorlar. Bomboş gelip balıkları alıp gidiyorlar. Bu kargo uçağının pilotunu içkili şarkılı bir mekanda eğlenirken görürüz. Balıklar yüklenirken o da yorgunluğunu atmaktadır. Adamların belgeselin çekimine rağmen takındıkları ukala tavırları ise çok sinir bozucu detaylar. Belgeselde göreceğimiz tüm beyazlar, doğallıkları ile yani şerefsizlikleri ile karşımızda olacaklar.


Mahalle gençlerinden çalışabilenlerin (nüfusun çok azı) yarısı balık toplarken diğer yarısı da fabrikada balıkları işlemekte. Neyse bu Ruslar balıkları beklerken bol bol dinlenirler bir ara kendi kameralarından çektikleri görüntüleri gösterirler. Fransız uçaklarının da Kamerun'a gittiğini öğreniriz. En ilginci de adam kızının resmini arkadaşlarına gösteriyor, arkadaşları da kız fena değilmiş diyor sonra bişey olmadan hep beraber gülüşüyorlar. Bu karaktersiz adam camiyi de görüntüye almıştır ve dalga geçerekten bu müezzin şarkı söylüyor bak diye belgeseli çeken adama cami görüntülerini gösterir.


Bir diğer sahnede genç bi kızımıza konuk oluruz. Kızımızın adı Eliza'dır ve geceleri pilotlara ve iş adamlarına çalışmaktadır. Geceliği 10 dolardır. Kızımızın annesi yaşamazken babası da hastadır. Bir başka sahnede hafif yaşlıca bir adamla tanışırız. Bu kardeşimizin adı Raphael'dir. Kendisi gecede 1 (bir) dolara ulusal balık enstitüsünü korumaktadır. Adamın gözleri kıpkırmızı sesi soluğu da zor çıkmaktadır. Hem Eliza hem de Raphael keşke okuyabilseydik derler yani insanın cahil olduğunu bilmesi ve bunu utanmadan söyleyebilmesi bence olgunluk meselesi. Raphael'den önceki bekçinin iş sırasında öldürüldüğünü öğreniriz. Bekçimizin zehirli okları ve yayı vardır, bunlarla korur binayı. Hırsız içeri girene kadar beklediğini girince de hiç beklemeden vurup öldürdüğünü anlatır tabi bunların hepsi işini kaybetmemek ve gecede 1 dolarını alabilmek için.

 

Balıkçılara, avlanırlarken tekrar döndüğümüzde kargo uçağının iniş yaptığını görürüz. Balıkçıların öyle balık yakalama teknikleri vardır ki para verseler yapmazsın. İhtiyar bir balıkçının söyledikleri daha vahimdir: “dalgıçlık yaparak balık avladığımız yerde timsahlar var.” Bir başka sahnede ise bu balık kasabasının evsiz çocuklarını görürüz. Kimisinin bacağı yok kimisinin kolu yok kimisinin ana babası yok, bunlar evsizdir ama evi olanlar da villalarda oturmazlar. Bizim tepelere inşa edilmiş gecekonduların oluşturduğu varoş mahallelere Tanzanya'nın her yerinde rastlanır ki evler gecekondu bile değil barakadır.
 

Sonraki sahnede belgeselin dediğine göre bölgenin tek ressamı olan çocukla yani Jonathan ile tanışırız. Tüm bu yoksulluğuna rağmen çok güzel resimler yapmış. Resimlerinin ana teması ise sokakta gördükleri; fakirlik, evsizlik, para için dilenen bedenini satan kızlar, acı ve yavaş ölümler. Sokakta yatan çocukların ne elbiseleri var ne de ayakkabıları. Ne yeyip içiyorlar bilmiyoruz. Küçücük çocuklar sigara içiyorlar bunu da kendilerini korumak için yaptıklarını söylüyorlar, kimden ne diye nasıl korunuyorlar bilmiyoruz. Çocuklar babalarından ziyade annelerini kaybetmek ister gibiler. Çünkü dul veya kimsesiz kadınlar genelde fuhuşa sürükleniyormış. Biraz kendi insanının pisliği biraz avrupalının pisliği derken bu zavallı kızlarımız taşıdıkları tüm bu mikropları bir hastalığa, aids'e çeviriyor ve şehre bedavadan yayıyor. Ondan sonra beyaz  adamlar neden bölgede aids var diye saatlerce konferanslar veriyorlar. Güzel mankenlerin, sanatçıların eşliğinde bölgeye yardımlar gidiyor, aids olan insanlara nestle marka çikolota yediriyorlar, yıllardır hep aynı olay neyse.
 

Peki madem bu kadar fakirler neden çocuk yapılıyor der gibisiniz ama çoğu çocuk, babasının kim olduğunu bile bilmiyor herkes herkese tecavüz ediyor. Analar belli babalar muallak. Birkaç aile çekirdek yapısını koruyabilmiş onlar da çocukları sokaklara git kendi başının çaresine bak diye salıvermiş tabi bunlar en fukara mahallelerde yaşanan olaylar. Memlekette de zaten ekmek, un, şeker yok kondomu kim bulsun. Bir başka sahnede cenaze merasimini görürüz. Aidsten ölenleri ormana gömüyorlar. Evet haklısın orman var, göl var, balık var, et var ama insanlar acından ölüyor. Söylenen ağıtları anlamıyoruz ama çok acıklı oldukları belli. Cenaze merasimini ise peder Kaijage yönetiyor. Peder bize kendi yorumlarıyla fakirliği ve hastalıkları anlatıyor. Peder dediğimiz de bildiğin katolik hıristiyanlığının memuru. Papanın bunlardan haberi falan yoktur ayrıca bu papa denilen adam(lar) ne afrikaya gider ne de asyaya ama bu sübyancılar Türkiye'ye üç kere mi ne gelmişler, neyse pederin dediğine göre şehrin zorla hayat kadını yaptığı kadınlar taşıdıkları aidsi bedavadan tüm mahalleliye veriyor, geri kalan insanların hastalığı kapması için illa cinsel ilişkiye girmeleri gerekmiyor bi şekilde hastalık tüm bölgeye tüm afrika'ya yayılıyor. Siz hiç aids olmuş bi kadını konuşmaya çalışırken izlediniz mi? Bence oraları hızlıca geçin.
 

Peder bize yöre halkına nasihatlar verdiğini, fahişeliği ve zinayı bırakmaları gerektiğini  anlattığını söyler. Ama onlara ne kondomdan bahseder ne de ben ne bok yemeye peder oldum lan der, ama ona da kızamazsın o da garibandır. Tekrar balık işçilerine döndüğümüzde ilginç bi sahneyle karşılaşırız. Fabrikadaki bi çalışan takvim yaprağını yenilemektedir. Yeni ay'ın olduğu sayfada zenciler çalışmaktadır ve resmin de üzerinde “büyük sistemin bir parçasısınız” yazar. Sadece yöre halkı günde en az 500 ton balık işlemekte, her yer de su göl deniz, toprağı işleyebilseler belki neler çıkacak, yer altında bissürü kıymetli maden ama gel gör ki hepsi fakirliğin ve aidsin pençesinde. Belgeselden öğrendiğimize göre bunların bi günde işledikleri balığı 2 milyon beyaz insan bi günde tüketiyomuş.


Balık almaya gelen uçakların boş gelmesinin defaatle vurgulanması ve Jonathan'ın tüm imkansızlıklarına rağmen yaptığı balık taşıyan uçak resimleri insanı bi acayip yapıyor. Sol yanınız acır, acımalı. Tekrar içkili mekana dönüyoruz. Hayat kadınlarını dinliyoruz. Bir tanesi rus pilotların onlara nasıl kaba ve sert davrandıklarını sinirinden gülerek anlatıyor bir diğeri ise “o kadar çok pilot gördüm ki” der cümlesini bitiremez, alır içkisini eline gözleri yaşarır, yemin ediyorum ağlarsın erkekliğinden utanırsın bu sahnede.
 

Rus uçağının içini gördüğümüz bi sahnede radyoda şunları duyarız: “Tabora bölgesinde çok sayıda ölü. Önemli bir kıtlık ülkeyi vurdu. Birleşmiş milletlerin beslenme programı, Tanzanya'nın orta bölgesinde milyonlarca insanı beslemek için 17 milyon dolara ihtiyaç olduğunu söyledi” bu sadece Tanzanya'ya ait bi mesele değil, komşusu Ruanda ile Uganda onlardan beter ama birleşmiş milletler onlara sadece yardım yapılması gerektiğinden bahsediyor yardımlar da reklam kokan ufak girişimler. Onların tarım, sağlık ve teknolojide ilerlemelerini ellerinden geldiğince engelliyorlar, ulan hadi sinemayı eğitimi geçtim karınlarını doyurtturmuyorlar. Bi de bakıyosun amerikalıların obezite ile savaşmak için harcadığı para yılda 50 milyar dolardan fazla (50 milyar dolar = 2940 tane 17 milyon dolar). Bu rus uçakları boş geliyor dedik ama hep de boş gelmezler bazen de kutular dolusu kaleşnikof getiriyorlar ki savaş olan bölgelerde katliamlar rahatça yapılabilsin.
 

Katliam demişken, kalaşnikof yine iyidir adam bi kaç saniyede ölebilir acı çekmeme şansı var. Bazıları hangi silahı getirip kullandırtıyor biliyor musun? Döner bıçaklarını, evet doğru duydun bu hayvan kadar olan bıçakları alıp doğruca mülteci kamplarına, evsizlerin mahallelerine gidiyorlar özellikle de çocuklara ve kadınlara saldırıyorlar ama öldürmüyorlar sadece kollarını veya bacaklarını kesiyorlar bunu yapanlar da yine aynı bölgenin insanı. Tabi bunlar bu belgeselde söylenmiyor ama hepsi de acı gerçekler neyse.


Bir diğer ilginç sahnede, beyaz adamların hazırladığı bi sunumu izleriz. Bu sunum Kenya'da yapılan bir konferansta gösteriliyor. Göya levrek balıkları bölgedeki (Tanzanya'da bizim balıkçıların avlandığı göl için söyleniyor) diğer tüm balıları yiyomuş, arada bunlar evriliyo mevriliyo sonra balıklar azalınca oksijen seviyesi düşüyomuş göl kirleniyormiş falan filan. Tüm bu dert tasa ne diye? Bu balık ticaretinin azalacak olması. Ulan amın oğlu, orada insanlar acından ölüyor sen balıklar evrim geçiriyor yok oluyor diye sunum yapıp adamlarla dalga geçercesine gururlarıyla oynuyorsun. Sunumu yönetenlerden biri de çakma gümüş haçıyla pederimsi bi adam. Şimdi sen bu kadar mı sevdin lan bu hıristiyanlığı şerefsiz. Elalemin dininden sanane der gibisiniz ama bu adamların ülkesinde sadece aids, fakirlik, coca cola bir de haç takmış pederler varsa ben bu inanışı sorgularım.
 

Fakirlik açlık dedik ama günde 500 ton balık çıkıyor ki 2 milyon kişiye rahat yetiyomuş, peki bu insanlar topladıkları balıkları yiyebiliyor mu? Hayır, çünkü onlar için balık çok pahalı bi yiyecek. Belgeselin dediğine göre milyonlarca Afrikalı uçakların bozuk diye almadıkları sağlıksız balıkları yiyormuş. Bir başka belgeselde de başka bir ülkenin halkı şeker kamışından şeker üretiyordu. Beyaz insan şekerini alıp giderken bunlar da kamışın kökünü mü yaprağını mı ne haşlayıp bazen de çiğ çiğ yiyorlardı. Tüm bu olumsuzluğun içinde hayatım iyi, işim var diyen bir kadınla tanışırız ki (korkmayın kendisi merkez sağcı değildir) kadının işi bu bozuk balıkların biriktirildiği çöplükte biraz sağlamca olan balıkları seçmek. Kadın bunu yaparken yanında yalın ayak çocuklar, beslenmeye çalışan kuşlar ve köpekler de var. Sinekler, solucanlar ve bizim duymadığımız pis kokular da cabası. Kadın sonra şöyle diyor: “konuşmayı kesmek zorundayım. Bana susmam söylendi.”
 

Derken yaklaşık 10 tane beyaz adamın katıldığı bir toplantıyı görürüz. Bu toplantı bizim balıkçıların olduğu kasabada gerçekleşmektedir. Beyaz adamlar balıkçılık üzerine bişeyler saçmalarlar ki küfür etmek istemiyorum artık adamın biri şöyle diyor: “dikkatimizi balıkçılığa verdik” bir diğeri ise “Mwanza insanı girişimci ruhu ile geri kalanı yapacaktır.” Adamlar bunu söylerken aşağıda tek bacaklı bi çocuk sokakta gezmektedir. Belgeselde gördüğümüz televizyondan duyduğumuza göre, bölge halkı günde 1 (bir) dolardan az parayla yaşıyor. Birleşmiş milletler bölgeye acil yardım yapılmasını istiyor ama bakıyosun yetkili sıfatıyla bölgeye gelen beyaz adamlar bizim garibanlara daha çok balık üretebilirsin diye gaz veriyorlar ve bilimselmiş ayağına yalan yanlış bilgileri sunumlarla onlara empoze etmeye çalışıyorlar.


Bu belgeselin başında konuk olduğumuz bi kızımız vardı adı Eliza, onun öldürüldüğünü öğreniyoruz. İş üstündeyken Avustralyalı bi müşterisi tarafından bıçak darbeleri sonucunda öldürülmüş. Bu acı haberi aldığımızda da Eliza'nın belgeselin başında çekilmiş, şarkı söylerkenki görüntüleri ekrana geliyor, Eliza'nın iş arkadaşı diğer kızlarımız ise hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar, elden bişey gelmiyor ne yaparsın. Belgeselin sonlarına doğru küçük iki çocuğun bali koklayıp ellerinde sigaralarla sokağın ortasında uyuya kaldıklarını görüyoruz. Belgesel genç belki de aidsli bi kızımızın giden rus uçağına çaresiz bakışları arasında bitiyor.
 

Şimdi tam burada uzun cümleli kombo küfürlerimi sıralayacaktım ama sonra vazgeçtim. Türk fırıncılar federasyonun verilerine göre 2011 yılı için Türkiye'de günde 5 milyon ekmek çöpe gidiyormuş…





Darwin's Nightmare belgesel eleştirisi

2 yorum:

  1. Küfürler ve dualar arasında gidip gidip geliyorum, 2 gündür hangi taraf aklıma gelirse onu söylüyorum. Belgesel mi? Müthiş...

    YanıtlaSil
  2. http://www.hurriyet.com.tr/planet/18696546.asp

    YanıtlaSil