8 Ekim 2015 Perşembe

Bir Müptezel'in Hayat Hikayesi-3

Alper tuvalet sırasını yaklaşık beş dakikadır bekliyordu. Eliyle kıyafetini düzeltip karşısındaki aynaya baktı, gömleği biraz ütüsüz gibi gözüküyordu. Gömleğin yakalarından biri uçmağa varır gibi yukarı yöne doğru bükülmüştü yine. Yıllardır uğraşıyor bu problemi çözmek için ama beceremiyordu. Diğer yaka ise yerinden kımıldamıyordu. Ceketinin cebindeki hışırtı birden dikkatini dağıttı Alper’in. Yıpranmış bir kağıt parçasını eline alınca ne olduğu ortaya çıktı. Aaa geçen günkü maçların olduğu kupondu bu. Dalgınlıktan maçları kontrol edememişti. Türkiye liglerinde bayram tatili vardı, bundesliga ve seri-a’nın kalleşliği Alper’i Arjantin ligine yöneltmişti. Aradaki saat farkından maçların oynandığını unutmuştu Alper. Oynadığı maçları şöyle bir gözden geçirdi tekrar. Tutarsa 256,00 tl, garantiye yakın bi kupon yapmış niyeyse. “Estudiantes – İndependiente” maçına maç sonucu 1 vermiş Alper. Kaç kaç bitti acaba maç diye düşünürken bıyıkları sigaradan dolayı sararmış Hüseyin amca tuvaletten çıktı. Tuvaletin girişinde göz göze gelmişlerdi. Hüseyin amca eski bir yelek giymişti üstüne ve içindeki gömleğin cebinde kırtasiye açacak kadar malzeme vardı. Cüzdan taşımaya karşıydı Hüseyin amca. Arka cebinin yakınlarında uzunca bir zincir ve bu zincirin tuttuğu ev ve kömürlüğün anahtarları. Yine cebinde koyu kahverengi bir tarak ile beraber iddia kuponu. Hüseyin amca kanlanmış gözlerini kısıp Alper’e “estudiantes – independiente” maçının sonucunu sordu. Alper ise "büyük bir sürpriz olmadıysa maçı Estudiante almış olabilir" dedi. Estudiante’ye fazla güvenilmeyeceğini çok iyi bilen Hüseyin amca sert bir iç geçirdi. Hüseyin amca bayram günü akrabalarından çok Juan Sebastian Veron’u düşünüyordu. 

Alper daha fazla tutamadı kendini ve "amca müsaadenle" deyip tuvalete girdi. Tuvalete ilk girdiğinde burnuna kötü bir koku gelmesini bekleyen tüm siz okuyucuları yanıltan o sıradışı durumla karşılaştı. İçerde kötü bir koku yoktu. İçerdeki şey duvarları sarartan bir organizmaydı. Burnunuz ağrırdı o kokudan. Ama asla kötü bir koku değildi. Bambaşka bir sıfat bulunmalıydı, kötüye haksızlık olmaması için. Burnunuzun direğini sızlatırdı. Pisuvarların üzerine metalimsi bir şey koymuşlardı yıllardır da oradaydı. Metalin üzerindeki yaklaşık 50 tane delik işlendiği güne isyan ediyordu. Alper alışamamıştı bu kokuya. Pisuvarın başına geldi nihayet sıkışmıştı üzerinize afiyet baya. Mustafa ise üst komşularındaydı. Mustafa’nın sınıf arkadaşı Gökhan, üst komşularının en küçük oğluydu, beraber takılıyorlardı bilgisayarda. Alper burnunu sızlatan kokuyla başa çıkabilmek için çok sevdiği ormanı düşünmeye başladı. Alabildiğine uzanan kestane ağaçları, üstte uçuşan kuşlar, hızlı hızlı hareket eden sincap ve tavşanlar. Hayır dayanamadı koku ağır basıyordu. Sabah traş olduktan sonra çok keskin bir losyon kullanmıştı. Şimdi o koku hiç gelmiyordu burnuna. Traş seremonisini hatırlamaya çalıştı. Latin playboys’dan “Manifel de amour”u dinlerdi hep. Mevzu bahis oldu galiba, “Desperado” Alper’in favori filmlerindendi. 

Tuvaletten çıktığında üç sinirli göz Alper’a bakıyordu. Alper biraz gecikmişti okey masasına. Hemen karşısında Muhammed abi oturuyordu. Sağında Bora solunda da Şevket abi vardı. Bu dört farklı yaş ve karakter grubundan insanı bir araya getiren kaybedenler kulübünün herhangi bir masasıydı. Aslında “cafer’in yeri” isimli bir kıraathaneydi ama ben oraya “kaybedenler kulübü” adını vermiştim. Bayram’ın üçüncü günü hiçbirinin konuşacak bayramlaşacak dertleşecek bir tanıdığı ailesi yokmuş gibi, belki de yoktu, hınca hınç doldurmuşlardı bu kaybedenler kulübünü. Dışarıdaki insanlar görmesin diye de rengi solmuş branda, güneşlik, naylon ne bulurlarsa örtmüşlerdi. Caddede diyanet işleri başkanının dediği o "bayramın neşesiyle coşan Müslümanlar" varken içeride okey taşı sesleri, sigara dumanından oluşturulmuş yapay atmosfer, asık suratlar ve içeridekilerle beraber benim de anlamadığım o iğrenç çay. Sürekli çay demleniyor zira bayat olamamalı ama içerken insan, insan olduğuna pişman oluyor. 

Kaybedenler kulübünde laubaliliğe asla yer yoktu. Burası toplumun istenmeyenlerinin yeriydi. Kıraathaneye göre ise dışarıdakilerin içeriye girmesi yasaktı. İmamların bahsettiği bayram huşusu, kardeşlik, dayanışma, sevgi pınarları ve pek çok metaforlu cümleler neredeydi. Neden bu kıraathane bu temiz duyguları hissedemiyordu. Okey masasında inanın kimin kazanıyor olduğu zerre umurlarında değildi. Alper yıllar önce “half-life” oynamaya giderdi internet cafelere sonra “counter” gelince veda etti hiç ısınamadı o oyuna. Bora’ya göre “counter”, Yahudilerin oyunuydu, büyük Siyonizm hareketinin bir parçasıydı. Hayır Bora asıl sen Siyonizm’in en büyük silahısın ve bunun farkında bile değilsin. Alper tuvaletten gelince hemen başladılar oyuna. 

Alper kıraathanenin kapısına doğru baktığında saçlarını arkasında toplamış 1,85’lik bir adam deri paltosuyla kapıda tebarüz etti. Elinde eski bir gitar çantası vardı. Aman tanrım, “desperado”dan “el mariachi” kıraathaneye gelmişti. “Yarağı yedik” dedi içinden Alper, “el mariachi” kahvedekilere baktıktan sonra çaycıya “hiçbirinizle bir problemim yok sadece Bucho'yu arıyorum” dedi. Cafer abi parmağında tuğralı yüzük olan bu Meksikalı'ya biraz baktı ve “Bucho hacca gitti” dedi. “Kurbanı da orada kesecekmiş”. Mithat bu lafa çok bozulmuş olmalı ki ağlayarak dışarı çıktı. El mariachi ağlıyordu. Dışarıda bekleyen muhtar Ekrem bir yönetmen gibi kıraathaneyi izliyordu. Ona doğru ağlayarak gelen Mithat’ı teselli etmeye başladı. “Hayatımda gördüğüm en iyi performanslardan biriydi Mithat” dedi. “Silah sahnelerine çalışmamız lazım” diyerek Mithat’ı evine gönderdi. Muhtar Ekrem kıraathaneye geldiğinde herkes tedirgin olmuştu. Hep bir ağızdan “muhtar bari bayramda rahat bırak bizi” dediler, “artık film setinde olmak istemiyoruz”. Daha geçen haftaki İngmar Bergman’ın “persona” denemesinin psikolojik bunalımlarını mahalleli henüz atlatamamıştı. “Olum tüm fakirler burada, başka film çekebileceğim adam da yok dışarıda” dedi ve Erol Taş gibi gülmeye başladı. Hayır pardon Ajan Smith gibi gülmeye başladı. Hayır pardon Muhammed abinin ilk ve son aşkı Meryem’in babası gibi gülmeye başladı.

Muhammed abi sanayi sitesinde çalışıyor ve üstelik sigortası yatmıyor, kaçak çalıştırılıyor. İster çalışır ister çalışmaz nasılsa dışarıda binlerce tüketim toplumuna yenilmiş köle vardı. Muhammed abi 40’lı yaşlarda olsa gerek. İnanılmaz bir olgunluğu var ve bu tavrı bazen insanı kıskandırabiliyor. Emekliliğine çok az kaldığını söylüyor, kendisi yatırıyor primlerini. Emekli olduktan sonra baba yadigarı evine gideceğini söylüyor. Evleri Kars'taymış. Ankara’da ise ablasında kalıyor. Enişte uyumlu bir adam Allah’tan da o evde kalması bir problem yaratmıyor. Aldığı az buz paraya da tatlı mı tatlı ufak yeğeni Nilüfer’e kitap veya oyuncak alıyor. Bir an önce emekliliğini bekliyor ki Kars’a Meryem’in oralara gidebilsin. Yıllar önce Meryem’i çok sevmiş aşık olmuşlar birbirlerine ama Meryen Kürt kızıdır ve ailesi karşı çıkmış bu evliliğe. Sonra bu acıya dayanamamış ve büyük şehre gelmiş. Herkes evlenir yuva kurar diye düşünürken Muhammed abi kimseyi istememiş. Belki aşklarını olduramamışlardı ama yüreğinde yanan koru söndürmeye de hiç niyeti yoktu. Kars’a gidecekti belki belki de Meryem’le bi konuşabilse ahh, ona “seni unutmadım hiç” diyecekti. Meryem evlenip boşanmış diye duymuştu. Olsun Muhammed abi için problem değildi. Onun için mutluluğun tanımı çok basitti. Meryem’in nefesi Muhammed abinin bıyıklarına değerek uyusalar bi kere olmaz mı. Olmaz mı lan dedi bağırdı birden, “noluyo Muhammed abi, ne olmaz mı” diye uyardı Alperler ama dalmıştı Muhammed abi “yok bir şey” dedi. Mutluluk çok basitti. Beraber bir şeylere gülseler, şakalaşırlarken Meryem hafiften Muhammed’in kafasına vursa ve gülmekten konuşamasalar. Muhammed abi çok yakışıklı değil, muhtemelen Meryem de çok güzel değil ama olsun mutluluk çok basitti. “One of these mornings” dinleyip beraber yolculuk yapmaktı Meryemle, mutluluk. Bu kadar basitti işte. 

O sırada Adem, Alanya’ya otele gitmişti eşiyle beraber. Kıt beyinli memur karısı iş yerindeki herkesin gittiğini söyleyip ısrar edince 5,750 tl harcayıp  tatile gitmişlerdi. O paraya Norveç’e bile gidebilirlerdi halbuki. Mutluluk çok basitti. Vittoria de sica’nın “bisiklet hırsızları”nı izleyeceklerdi her ayın son cumartesi akşamları, Muhammet abinin favori filmiydi, elbet Meryem de severdi ellaaam. Otelde öğlen çıkan etler biraz bayat gibiydi ve yan masalarındaki aile çok gürültü yapıyordu, lanet olsun hava da kapalıydı. Adem’in eşinin canını sıkacak 78 unsurdan üçü bunlardı. Adem’in ve eşinin tatili zehir zıkkım olmuştu. Mutluluk çok zordu gerçekten 78 unsurun bir araya gelebilmesi kolay olmasa gerek. Otelin yatağı da sanki ne bileyim böyle şey gibi, can sıkıcı konu başlıklarını 79’a çıkartabilir miyiz, teşekkürler.

Muhammed abi kendi düşünde sörf yaparken Bora kaybolan yıllara üzülüyordu. Bora’nın lise çağlarında çok yakışıklı olmak gibi bir derdi vardı. Havalı havalı giyinir, lisede mutlaka lisenin en güzelleriyle takılırdı. Saçını öyle bir jölelerdi ki mahallenin ufaklıkları Bora’nın yaptıklarını yaparlardı. Moda ikonuydu adeta. Bu orijinal tavırları, bakışları, konuşması felan çocuk manken olmalıydı. Mahallenin ileri gelenleri bu işe el atıverdiler. Çeşitli ajanslarla konuşuldu ama bir türlü çocuğun yıldızı parlamıyordu. Saçma sapan bi tekstil firması cüzi bir miktara anlaştı Bora’yla. Bu işin devamı da gelmedi. Manken veya oyuncu olamayacağını acı da olsa kabullenen Bora, Ankara’nın kara delikleri, ruh yutucu o büyük yapıtlara avm’lere kaptırdı kendini. Ayakkabı, kozmetik, saat, erkek giyim bir sürü firmayı dolaştı. Şu sıralar bilmem ne turun avm içi bayisinde orta sınıfa süper lüks koltuklu yolculuklar pazarlıyor. Sabahın köründe onu otobüs beklerken buluyoruz. Ünlü olmak, pahalı arabalara binmek işin bir başka boyutuydu ve Bora bunları gerçekten istemiyordu. Sadece şunu anlamaya çalışıyordu. Birden bu hale nasıl gelebildi? Neden bu saçma hülyalara kapılmıştı. Mutluluk çok basitti aslında Bora için, çok saf bir çocuktur kendisi, kandırılmamak. Çalışmak gücüne gitmiyordu ama biraz yükseklerde uçmuştu zamanında. Avm’de çalıştığına bakmayın insanlardan nefret ediyor. Boş zamanlarında kaybedenler kulübünde buluyordu kendini. Burada herkesin bir yarası vardı mutlaka. Yaranın azı çoğu yok. İnsanlar yalnız veya yitik, zavallı veya müptezel. Rahatça ilk ajansa gittiği akşamı düşünebiliyordu bu mekanda; artık büyük bir yolculuğun ilk adımı atılmıştı ajanslardan telefonlar gelecekti sürekli, olmadı, gelmedi sağlık olsun. Saçları dökülmeye başlamıştı Bora'nın. Hepimiz üzülüyorduk Bora'ya sonra biz de o da alıştı bu duruma. Alışmak, insanın kendisine yapabileceği belki de en büyük ihanettir. İlk kıraathaneye geldiği vakitler “Bora diye isim mi olur” lan sorularına acı tebessümlerle karşılık vermişti. Şimdi o olmayınca kulübün tadı olmuyor.

Şevket abi Yozgatlı'ydı. Küçükken ailesiyle beraber güz vakti üzüm bağlarına giderdi. Önce karnı ağrıyana, üstü batana kadar kocaman sarı üzümlerden yerlerdi kardeşleri ve kuzenleriyle beraber. Traktörü dedesi kullanırdı çoğunlukla. Garibanlık o zaman daha kaliteliymiş diye düşünürdü hep Şevket abi. En azından kimseler görmüyor, şehirde gariban olmak zor. “Bir sürü şeyler yapmışlar koymuşlar dükkanlara, mağazalara; çoluğa çocuğa alamayınca insanın gücüne gidiyor” diyordu. Dün akşamki yemeğin yanında üzüm de vardı. Yediği üzümlerden hiç tat alamıyordu Şevket abi. Biz “hormonlu” deyip beğenmiyoruz. Şevket abi “ruhsuz üzümler” diye beğenmiyordu. Üzüm yemenin heyecanını duyamıyordu artık. O çocukluğuna dönmek istiyordu Şevket abi. Halası, annesi, babası, kardeşleri, babannesi hep beraber üzüm yiyebilseler keşke. Askerden gelince “iş bulur, yaşarız” diye Yozgat’tan Ankara’ya geldi. Yan sanayi firmasının tekinde 30 sene çalışıp emekli oldu. Bu 30 seneyi bir yana koyuyor, o üzüme giderken traktörün üstünde sağa sola savrula savrula gitmesini, rüzgarın içine içine işlemesini bir kenara koyuyordu. Mutluluk neydi? O ufak köy bağına tekrar dönüp, herkese lütfen beni buralardan göndermeyin demek istiyordu. Mutluluk, bir salkım üzüm için heyecanlanabilmekti. Mutluluk eşitlikti. Herkes aynı üzümü yiyebilmeliydi. Her gördüğü meyveyi eve alamıyordu Şevket abi, işçi emeklisi Şevket abi. Bu esnada radyodan kaybedenler kulübünün onursal başkanı yıllar utansın diyordu;

“Bizim gönlümüze hasret düşüren, şu geçit vermeyen dağlar utansın. Bizi bizden alıp yabancı eden şu uzayıp giden yollar utansın. Düşüren kim bu aşkı dillerden dile? İsyan eder oldum şansa kadere, aynalar yaşlanmış gösterse bile yaşanmadan geçen yıllar utansın. Yar yanımda yoksa en çılgın hasret, sevdasız geçecek ömüre hayret. Gönülde açmazsa solacak elbet, çiçeklerle dolu dallar utansın.”

Mahallemizde kaliteli meyve sebze satan bir yer vardı. Bu mahallenin standartlarını zorlayan bir yerdi. Sürekli gidemesem de arada bi meyve almaya giderdim. Nedendir bilinmez bayramda canım katedral üzümü (o isimle satılıyordu) çekti. Benim arkadaşlar gelirdi beni görmeye bayramda hep, belki onlarla yerim diye mi alasım geldi bilemiyorum. Katedral üzümlerini ilk defa orada gördüğümde eşek gözü gibi kocaman olan bu meyveye bakamadan edememiştim. Arada alır yerim, biraz pahalı ama. Manav reyonundaki eleman üzümleri hazırlarken ismini kaybedenler kulübü koyduğum yeri gördüm, hemen bitişiğindeydi. Brezilya’da çok sık görülür en zenginlerle en fakirlerin dip dibe oturmaları. Aynı durum olduğum caddede de vardı sanki. İçerisi gözükmesin diye baya bi çaba sarfetmişler ama tek tük seçilebiliyordu simalar. Yıllar önce buraya bir arkadaşımla gelmiştim. Hemen önünde ufak bir trafik kazası mı oldu araba mı çalışmadı biz çekiciyi beklerken ayakta dikilmeyelim diye “cafer’in yeri”ne nam-ı diğer “kaybedenler kulübü”ne geçip iki çay söylemiştik. Pardon ya, üç kişiydik  üç çay söyledik. İçerideki insanları biraz garip bulmuştum o gün açıkçası. Biraz sonra gelen çay galiba içtiğim en kötü çaydı, düzeltiyorum en kötü içecekti. Çay bardağının üzerindeki köpükte “burada umudu olanlara yer yok, bir daha buralara gelme güzel insan” yazıyordu. Bir daha da gitmedim oraya ama hep dikkatimi çeken bir yerdi bu kaybedenler kulübü. Bayramlarda bile tıklım tıklım doluysa buranın ismi neden kaybedenler kulübü olmasındı. Üzümü aldım eve doğru geçiyorken içeride Alper’i gördüm. 

Alper’in ne işi vardı burada, en son olması gereken yer burasıydı. Eğer kaybedenler kulübündeyse son umutlarını acı çayın içinde ölüme terk etmiş olmalıydı. Allah kahretsin onunla konuşmalıyım. Acı zulüm içeri girdim. Oyuna ara vermişlerdi galiba boş boş oturuyordu. Elime geçen ilk sandalyeyi kaptığım gibi Alper’in yanına gittim. Alper beni görünce şaşırdı biraz. Sandalyeyi ters çevirip bacaklarımı sandalyenin yanlarına doğru uzatıp oturdum. “Tüm bu olup biteni bana anlatmak ister misin?” dedim ona. Alper “As I walk through the valley of the shadow of death …” deyince birden köylü Ekrem Allah’ım Allah’ım durun, bu ne, bu nasıl bir sahne dedi ve her şeyi herkesi durdurdu. Evet, evet bunu görmek istiyorum tekrar dedi ve cafer’den “gangsta’s paradise”ı açmasını istedi. “Dangerous mind” filmini çekmeye hiç niyetim yoktu, canım çok sıkkındı Alper’i orada gördüğüm için. Hemen onu aldım ve dışarı o muhteşem kalabalığa doğru yönelttim. Biz çıkarken muhtar Ekrem gördüğü en iyi performanstan ötürü ağlıyordu. Doğaçlama yapmıştım aslında, gururum da okşanmadı değil hani neyse.

“Alper” dedim “aklımda çok güzel bir iş var, beraber yapabiliriz, parayı dert etme sen, biraz birikmişim var” deyince Alper, “saol güzel insan ama biz gidiyoruz, arabayı ilana koydum, satılsın gidicez” dedi. “İlana koyalı bi hafta felan oldu ama amına koduğumun hükümeti mi ne kurulsun diye millet bekliyormuş, faizler de yükselmiş baya derken satamadım yani” dedi. “Artık son çare ucuza vericem “bahtiyar”ı. Sonra Mustafa'yla gidicem buralardan” diye devam etti. Ama Alper yardım edebilirim demeye kalmadan gözlerim dolmaya başladı. “Şimdi benden sert, küfürlü cümleler bekleme, abartılacak bir şey yok kimseye kızgın veya kırgın değilim. Sadece beceremedim ve yenilgiyi kabulleniyorum, artık bu şehirde bana yer yok galiba” dedi ve yavaşça gitti. Hava kapalıydı sabahtan beri ve şu anda gök gürüldüyordu. Bizi izleyen muhtarın aklına hangi film geldi bilemiyorum “the doors”dan “rider’s on the storm”u açtırdı. Müzik o kadar güzel gidiyordu ki bir an sessiz kalmak mecburiyetinde hissettim kendimi. Alper gidiyormuş deyince muhtar Ekrem, Muhammed abi, Şevket abi ve Bora bana dik dik baktılar. Muhtar Ekrem ve Bora nasıl olur diye üzüldüler. Muhammed abi Meryem’i; Şevket abi de üzümleri düşledi yeniden ve bu şehirden git artık çocuk deyip içeri geçtiler. Alper gidiyordu, ne yapacaktı, bu radikalliğe nasıl ulaşabilmişti, gidince ne yapacaktı hakikaten bilmiyordum ve çok huzursuz olmuştum. Kaybedenler kulübünde ise Şevket abi’nin şiiri herkesi, her şeyi susturmuştu. Muhtar Ekrem bile şiire bıraktı kendini herhangi bir filme trans yapmadan;

“Beni bu şehirden al götür anne. Martılar, can çekişen denizler istemem. Ben suları içilen billur ırmakların çocuğuyum. Sabahları çiçek kokusu ve kuş sesleriyle uyanmak istiyorum. Beni bu şehirden al götür anne. Badem ağaçlarını resimlerde görmek yetmez bana. Ben mehtaplı akşamların samanyolu çocuğuyum. Yüreğim sığmaz bu sefertası apartmanlara. Gökyüzünü görmeden yaşayamam. Beni bu şehirden al götür anne...”





28 Ağustos 2015 Cuma

Bir Müptezel'in Hayat Hikayesi-2

İsolde’nin sihirli iksiri içmesinin üzerinden günler geçmişti ve artık Tristan ile İsolde efsanelere konu olmayı hak eden bir aşkın başrol oyuncuları olmuşlardı. Kral Marke ise İsolde ile evlenmeliydi ama duyduğu dedikodular onu çıldırtıyordu. Kral bir keresinde bu iki aşığı sınamış ve İsolde’nin durumu fark etmesiyle çiftimiz ucuz yırtmıştı ama ulu orta olmasa da ormanın gizemli yerlerinde buluşan çiftimiz tekrar dedikodulara konu olunca kral artık dayanamaz ve bu ikisini sürgüne yollar. Çiftimiz ise bir daha buluşamaz ve aşklarını olduramazlar. Kral üzgün, Tristan üzgün, İsolde ağlıyordu ama yapacak bir şey yok olan olmuş bu acıklı hikaye, efsaneleşebilmek için bu şekilde bitecekti. Alper’in hikayesi acaba nasıl bitecekti. Okurken rahatlayacak mıydık yoksa mutsuzluğun habercileri görünecek miydi? Peki iyi son neydi? Acı son nasıl bir şeydi? Tamamen göreceli olan durumlar için başkaları adına üzülmek çok saçma değil mi? Zavallı Tristan mı İsolde mi Kral Karke mi, hangisine üzüleceğini bilemeyen Alper, Wagner’in o Rönesans dönemi Da Vinci eserlerine kafa tutan eseri Tristan ve İsolde’yi dinlerken bu üçü arasında gidip geliyordu.

Alper ne zaman sinirlense kendine hakim olabilmek, düşüncelerini sakinleştirebilmek için bu 4 saatlik başyapıtı dinlerdi. Giriş bölümünde kalbi hızlı hızlı çarpardı Alper’in. Godfather’ın don’ların toplantısı sonunda “Hain Barzini” deyip arabada sinir krizine girmesi gibi Alper de bazı isimleri sayıklıyor adeta sinir krizlerine giriyordu. Çok yalnızdı Alper, muhtemelen yanındaki sözde arkadaşlar kendi yollarına gidivermişlerdi. Alper kendinden geçiyor müzikle beraber coşuyordu. Kendi acınası durumunu bazen unutur ama bu sefer de kendine yapılanları unutamayıp krizlere girerdi. Bazen sinirden ağladığı bile oluyordu. Alper ya sinirliydi ya da üzgün. Ama basit bir insan değildi. Herkesin onu yalnız bırakmasına, maalesef karısının bile, aldırmayıp mücadelesine devam edecekti. Bu mücadele belki geçim olacaktı, belki sinir krizlerinden bir gün kurtulup o zavallı isimleri sayıklamamak olacaktı, belki de yalnızlığın verdiği saf düşünce ortamında hayallerine tek başına ulaşabilecekti. İyi ki varsın Wagner diyordu Alper. 4 saatin ardından hayalinde pek çok kavga, dövüş belki söyleyemediği küfürleri savurmuştu zamanında yanında olanlara, belki biraz kendine kızmıştı, biraz Mustafa’yı düşünmüştü, biraz eski işi olan turşuları. İlk hangi namussuz turşu yapmıştı, evet kafası bulanmaya başladı Alper’in ve Wagner’e veda etti.

Alper ekmek almaya sokağa çıktı. En son dinlediği rap parçası aklındaydı, bu hızlı yürümesini sağlıyordu, vakit nakittir. Ama ortada bir nakit yok bolca da vakit var. Keşke elimizdeki fazla vakitleri verip para alabilseydik, belki canımız sıkılmaz zaman geçsin diye boş boş yatmazdık hiç. Herkesin ama herkesin canı sıkılıyor ama hiçbirimiz ölmek istemiyoruz. Alper’in yine kafası bulanıklaştı. İlerde Muhtar Ekrem’i gördü. Aa Ekrem hocam nasılsınız demeye kalmadan Muhtar Ekrem uzun pardösüsü ve güneş gözlükleriyle Alper’e doğru dönüverdi. İkisi kırmızı ışıklardaydılar. Muhtar Ekrem ellerini sırtında birleştirmiş hiç konuşmadan yolun karşısına bakıyordu. Alper’in zaten canı sıkkındı. Ne yapıyorsun amına koduğumun adamı diyecekti ki yeşil ışık yandı ve yayalar yürümeye başladılar. Hem niye yeşil ışığın yanmasını beklemişlerdi sanki çok gerekli bir kuraldı Alper’in mahallesinde. Muhtar bir adım öne geçti ve başladı anlatmaya. Bu sırada yolun karşısından gelenler hızlı ve sert bir şekilde Alper’e çarpıyorlardı, muhtar bu duruma hiç aldırış etmeden anlatmaya devam etti; Tüketim toplumu bizim inşa ettiğimiz bir sistem, Alper. Bu sistem bizim düşmanımız. Bu sistemin içine girdiğinde ne görüyorsun? İş adamları, öğretmenler, avukatlar, bakkallar ve memurlar. Bu insanlar bizim kurtarmak zorunda olduğumuz kişiler, biz onları kurtarana kadar onlar düşmanlarımız. Anlamalısın Alper, bazıları gerçeği bilecek kadar hazır değiller. Paralel sokakta ise bir araba bu ikisine eşlik ediyordu. Arka fonda çalan müzik bu arabadan geliyordu. Muhtarın özel isteği idi bu. Arka fon olmadan felsefe yapılamayacağına kanaat getirmişti. Arabanın içinde 93/4 Cemalettin vardı. Muhtarın isteği üzerine “clubbed to death“ çalıyordu. Alper öğretileri şakır şakır kapıyordu. Muhtar ise hiç istifini bozmuyordu. Yoldan gelip geçenler neden sadece Alper’e çarpıyorlardı. Hay aksi. Muhtar devam etti; memur Adem’e bak mesela Alper. Uzun bir süre atanamayınca morali bozuk bir şekilde nice bayramlar ve tatiller atlattı. Psikolojisi bozulacaktı az daha, kimseyle konuşmuyor ülkenin nasıl da yozlaştığını her mecliste anlatıyordu.

Sonra bir gün bir ışık belirdi ve atandı. Artık sabit ve düzenli bir maaşı vardı. Yavaş yavaş rahata ermeye başladı. Maaşı aldıktan sonraki ilk bayramda tüm rehbere bayramı kutlayan mesajlar yağdırdı. Öyle içten ve yoğun bir bayram kutladı ki az daha tüm İslam alemi rahata erip dünya denilen rüya sona erecekti. Ülkenin derdi de artık başkalarını gerecekti. Galiba Adem'in karısı da memur gibi birşeydi neyse hem bu hikayede hem de başka bir hikayede Adem'in karısının hiç bir önemi yok, kredilerin bir miktarını ödüyor sadece. Adem önce araba aldı sonra biriktirdi biriktirdi ve ev için kredi çekti. Evini aldığı günün gecesinde mutfaktan bir ses duydu. Memur olduğu gün gördüğü ışığın bir benzeri mutfaktan yansıyordu. Sanki Sirius-A yeni evinin tepesinde parıldıyordu. Korkarak mutfağa girdi Adem, can havli de olsa memur kafasıdır eliyle damacananın ucunu kontrol etti. Plastik kapak kapalıydı. Pezevenk’in derdi büyük. Mutfağın penceresinden balkona girdiğinde bir uzay aracının hemen karşısında olduğunu gördü. Gelen araç Gregor gezegeninden komutan Mulbar’ın gemisiydi. Mulbar seçilmiş bu zat’a bir mesaj getirmişti. Cümleleri tam anlayamayan adem Mulbar’ın konuştuğu dilin Klingon diline yakın olabileceğini düşündü. Hiç korkmuyordu Adem çünkü dünyaya gelme amacını bulmuş ve gerçeğe ulaşmıştı. Evini almıştı. Uzay aracı yavaşça ortadan kayboldu. Adem arabasını da görüyordu bu sırada. İşe girmiş, önündeki 38 yıl ne yapacağını belli etmiş ve evini almıştı. Kainatın sırrı buydu ve ödülünü almıştı. Bol teşekkürlü cümleler duyduğuna emindi. Bu dünya ne kadar kolay bir yermiş böyle diyordu Adem. Sherman’ın gezegenine gidebilse keşke, bu dünyadaki sınavı bitmişti galiba. Adem gitti, tekrar yattı yatağına, sabah 7:45’te servise binmeliydi zira.

Muhtar, Adem’in hikayesini anlattığında gerçekten de bazı kişilerin kurtarılamayacak olduğuna inanmıştı Alper. Acaba uzaylılar ne demişti Adem’e diye merak etti içinden. Karşıdan bu sefer kırmızılı çok seksi bir bayan geçti, ister istemez Alper’in gözleri kırmızılı kadına gitti. Muhtar karıya mı bakıyon lan dedi Alper’e. Alper tövbe ağam gözüm kaymış dedi. Muhtar bi daha bak bakıyım karıya dedi. Alper sağına döndü ve aman tanrım memur Adem pijamasıyla karşımızda, elinde tuttuğu iğrençlik silahını Alper’e tutmuştu. Silaha ateşlerse Alper de zavallı olacak ve garanti bir yaşamın peşinden koşup amaçsız yaşayan zombilere katılacaktı. Nassı da korktu Alper. İstop ulan istop diye bir ses geldi muhtardan ve tüm her şey birden durdu. Aman tanrım bir simulasyonun içinde miydi acaba Alper. Alper, Adem’e baktı o da put gibi donmuştu. Ama hafiften sırıtıyordu. Muhtar’a bu niye sırıtıyor deyince muhtar sinirlendi Adem’e ve “yavşak iki dakika dayanamadın de mi” dedi. Artık simülasyon bitmişti, tüm sokak birden dağıldı Alper de markete yol aldı. Baya bir yürümüşlerdi. Ekmek bitmemiştir inşallah.

Alper’in turşu işi bir faciayla sonuçlanmıştı biliyorsunuz ve ufak çaplı bir bunalımdaydı. Elindeki paracıklar galiba yakında bitecekti. Keşke Mustafa olmasaydı o zaman belki daha rahat davranabilirdi. Muhtar’ın dedikleri aklını meşgul ediyordu. Gerçeğe ulaşmak için ne yapmalıydı acaba. Muhtar puştu matrix’ten sahneler araklamıştı ve filmi Alper’in izlememiş olabileceğini nasıl düşünebilirdi. Alper biraz bozulmuştu bu duruma açıkçası. Ama detaylara dikkat eden muhtara takdirlerini gönderdi içinden. Alper artık parayla beraber gerçekleri de aramaya başladı. Eğer para bulmak ya da kazandıklarını bir cisme, şeye dönüştürmek, bunun uğrunda yaşamak kötü veya gereksizse ne yapmalıydı? Başladı söylemeye Alper: “İlham perilerim, yorgun ellerim ve miskin armağan düşüncemin yanında bir emanetim bu bedene. Zor, yıllarım bir yetki verdi; etki tepki oldu. Kendimin hudutlarında bir çiçektim, mordum. Onca tarla doldum. Bir şafaktım, askerin duvarda yırttığı bir takvim yaprağında. Geri kalan umutlar oldum. İstediğim yerdeyim. 1-2 dakika verin bu adama konuşamaz. Dilim tutuldu. Aman tanrım rap’in sırası mı şimdi Alper. Allah rap’in cezasını verdi. İsyankarlık kolaya kaçmaktı Alper, önce işin felsefesini halletmelisin.

Bir sürü iş planları geliyordu aklına ama tam da emin olamıyordu. Acaba eski arkadaşları neler yapıyorlardı şimdi. Arayıp sormuşlar mıydı hiç Alper’i. Alper ağlıyordu. Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra. Arkadan gömleğini, kefenini soydular. Aman kalkar deyip üstüne taşlar koydular. Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra. Yiğidim hele anlatıver olup biteni. Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım. Ağlayıp da sinelerimizi dağlayalım. Yiğidim hele anlatıver olup biteni. Maklube yediği günler geldi Alper’in aklına. Her tarafta harap eller, baykuşlara bayram. Köprüler bir bir yıkılmış ve yollar yolcusuz. Gelip uğrayanı kalmamış, çeşmeler susuz. Her tarafta harap eller, baykuşlara bayram. Maklubeyi yeyip vınn diye kaçıp gittiği günler geldi Alper’imin aklına. 

Turşu standının önünden çok gidip geldim. Standın olduğu yerde hüzün hakimdi. Oradan geçtiğimde ağlamaklı olurdum hep. Gözlerim Alper’i arıyordu. Onu görmeli ve uzun uzadıya konuşmalıydım. Ne bileyim belki onunla en yakın arkadaş gibi bir şey olmak istiyordum. Alper’i düşünürken ileride muhtar Ekrem’i gördüm. Uzunca pardösüsü ile beraber simsiyah güneş gözlüğü yine dikkat çekiciydi. Yanına gittim, ikimiz de ışıklarda bekliyorduk. Arkadan “clubbed to death” çalıyordu. Muhtar bana dönüp bir şeyler anlatmaya başladı. Hayır, muhtar yine mi. Çok seviyorsun matrix’i biliyorum ama daha önce de yapmıştık muhtar emmi. Yavşak Adem felan vardı deyince muhtar bi kendine geldi ve siktir git deyip simülasyondakileri alıp ortadan kayboldu. Adem kusura bakma kardeş sana da yavşak dedik ama. Adem: “önemli değil abi muhtar doğruları söylüyor”.

Napolyon Bonapart, büyüyüp Fransa İmparatoru olmuş fakir bir İtalyan çocuğu. Neredeyse tüm dünyanın imparatoru olacaktı. Belki "büyümek" yanlış bir ifade olabilir, boyu 1,60'tı sonuçta ama büyük bir fark yaratmak için büyük bir adam olmaya gerek yok. Napolyon güzel ve uzun boylu kadınları severdi. Bir seferinde demiş ki, "Savaşta da, aşkta olduğu gibi işlerin olabilmesi için taraflar birbirlerine yaklaşmalıdırlar." ama Oz'da yakın alan yoktur bebeğim. Napolyon sürgünde öldüğü zaman doktorlar sikini kestiler. Sikini süslü bir kutuya koyup rahibine verdiler. Nedenini sormayın. Yıllar boyunca Napolyon'un siki en fazla parayı verene sürekli satıldı. Bugün, en az üç kişi Napolyon'un sikinin kendisinde olduğunu söylüyor. Ama gerçek sikin kimde olduğu mühim değil. Asıl soru şu ki: Diğer iki sik kimlere ait? Alper favori dizilerinden Oz’u tekrar izlemeye başlamıştı can sıkıntısından. 3. sezon 2. bölümde Augustus Hill’in söylediklerine yine gözlerini fal taşı gibi yaparak karşılık vermişti. Bu ne biçim diziydi böyle lan dedi tekrardan. Keşke “rakipler” tatile girmeseydi. Alper’i ilk gördüğümde bu rakipler midir ne boktur onu izlemeyi bırakmasını rica edeceğim. Bunu yaparken muhtar Ekrem’e ve simülasyonuna ihtiyacım olabilir. Alper, Oz’u izlerken insan insana bunları yapar mı lo dedi ve uykuya daldı.

Alper rüyasında Gregor gezegeninden gelen komutan Mulbar’ı gördü. Ey yüce Mulbar dedi Alper, memur Adem’e neler söyledin dünyaya indiğinde diye devam etti. Mulbar konuşuyordu ve rüyadan mıdır bilinmez Alper her söyleneni anlıyordu. Mulbar, galaksinin yol yapım işlerinden sorumlu baş mühendisiydi ve yapılacak yeni yolun dünyanın üzerinden geçeceğini ve dünyanın iki hafta içinde yok edileceğini söyledi. Ah ulan muhtar Ekrem iyi ki okumuştu “bir otostopçunun galaksi rehberi”ni. Şerro muhtar seni. Acaba gerizekalı Adem dünyanın iki hafta sonra yok edileceğini bilseydi ne yapardı? Vern Schilinger ile Simon Adebisi, Alper’e kim sahip olacak diye başladılar kavgaya. Ulaaan ecdadınızı sikerim diye bağırdı Alper ve rüyadan ne rüyası kabustan uyandı. Sikerler öyle rüyayı tövbe yarabbim. Hemen mutfağa gitti su içmeye. Bardağı damacananın altına yerleştirdi. Bastı pompaya ama su gelmiyordu. Doğru ya plastik kapağı açmayı unutmuştu. Evin en önemli şeyi damacananın ucundaki plastik kapaktı amınım. Alper damacanaya tekme attı ve yatmaya gitti. Yatarken de Oz’a tekrar düşmemek için birkaç dua okudu hızlı hızlı…





13 Ağustos 2015 Perşembe

Bir Müptezel'in Hayat Hikayesi


Saat 7:45, Alper yoğun küfürler eşliğinde halk otobüsüne binmişti. Önünde arkasında sağında solunda insanlar vardı. Ebelemecilik oyunu oynasaydı şanslı olabilirdi. Hiç de seksi olmayan yolculara şöyle bir baktığında yıllar önce izlediği axe reklamı aklına gelmişti. Axe sıktığı için bir ya da birkaç kadın adama halleniyor, tatlı tatlı sevişiyorlardı. Alper bu fanteziyle biraz neşelenir gibi olduysa da otobüsün hafif duraksamasıyla gerçeğe döndü. Birden fazla uzuv Alper’in poposuna değiyordu sürekli. Keşke oturabilseydi. Her duraksamada poposuna gelen darbelerde yeniden küfürler ediyordu Alper çünkü üniversitenin servisini kaçırmıştı. 15 dakikalık güzelim yolculuğu piç edivermişti Alper ve bu yüzden kendisine çok kızgındı. Yarın mutlaka 15 dakika önce kalkacaktı, kararlıydı artık.


Mustafa’nın okuldaki 158. günü idi. İlk günkü heyecanı kalmamıştı artık Mustafa’nın ve ufak çaplı bir bunalımdaydı. Beslenmesinde muz olmadığı gibi okul aidatlarını da en geç o ödeyebilmişti. Okumayı da hiç sökeceğe benzemiyordu. Mustafa’nın güzel gözlerine baktığınızda ilime dair hiçbir şey göremezdiniz. Sözlülerde hemen ağlardı sık sık da burnuyla oynar sümüklü sümüklü dolaşırdı. Küçüklüğünün verdiği saflıkla paranın değerini ve içinde bulunduğu kast sistemini bilemiyordu ama o akşam babasına baba biz niye fakiriz dediğinde Alper televizyonu şöyle bir durdurdu önce.  Alper en sevdiği programı izliyordu. Her Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe ve Cumartesi günü zorlu yarışmaların olduğu “rakipler” adlı oyunu izliyordu. Rakiplerde birbirlerine rakip olan çirkef dedikoducu şerrolar birinci olmak adına çeşitli yarışların içine giriyorlardı. Haftanın stresini atabiliyordu Alper oysaki yıllar öncesinde televizyon izleyenlere salak diyordu. Asıl salak kendisiymiş halbuki rakiplerin olmadığı o iki aylık tatil döneminde Alper çok huzursuz oluyordu. Rakiplerdeki mikail için her şeyini verirdi. Günde ona 35 sms atıp destekliyordu. Oğlum biz fakir değiliz sadece planların biraz gerisinde kaldık hadi sen git arabanla felan oyna diyordu. Mustafa o kadar sevimsiz idi ki alper’in hayatında her şey bombok olduğu gibi oğlunda da şöyle bakınca rahatlanacak bir sıfat yoktu. Oğlu ağlamaklı diğer odaya geçince Alper şöyle bir geçmişe daldı;


Amfide profesör, frederic mishkin’in para politikası üzerine olan tezlerini yarı Türkçe yarı İngilizce ve ukalaca anlatırken Alper de birkaç sıra öndeki ceylan’ı düşünüyordu. Ceylan böyle acayip güzel bir kız olmasının yanı sıra etrafındakileri umursamaz tavırları hemen göze batıyordu. Alper üniversiteyi bitirince kendisine vaat edilen güzel bir işe girecek, ekonomik politikaları o belirleyecekti. Para politikası nedir ki, para nedir ki amınım alper’in gözünde. Yeter ki Alper sinirlenmesin. Sonra Ceylan ile evlenecekti, mortal kombat excellent scorpion subzero sonya fight, çocukları özel okullarda okuyacaktı. Beyaz türk olmanın tüm avantajlarını yaşayacaklardı. Bayramda bol muhafazakar evine eşini götürdüğünde belki annesiyle Ceylan hafif hafif atışacaklardı. Aman tanrım, excellent fight lui kang keyno raydin joni keyc, o kadar mutluydu ki Alper. Arkadan enflasyon hedeflemesi, base drift, sabit kur felan cacık cacık konular Alper’in midesini bulandırıyordu. Ah o Ceylan’ın saçları yok mu.



Alper birden kendini arkadaş sohbetinde buluverdi, kampüste çay içip entelektüel sohbet yapıyorlardı. Bir insanın iftira yüzünden başına gelebilecekler tartışma konusuydu adam ya suçsuz ise adam ya suçlu ise. Asıl doğruyu kim bilebilecekti. Millet laf kalabalığı yaparken Alper masaya "rashomon"u izleyeniniz var mı dedi. Masadan ses çıkmayınca amısınızı diyerek masadan kalktı ve hafif rüzgarda yürümeye başladı. Yürürken paltosu da ahengli ahengli sallanıyordu. Ah o Ceylan'ın Erol Taş’ı andıran kahkaları. Keşke Ceylan evlerindeki havuz partisine Alper’i de çağırsaydı. Halk otobüsünden inen Alper malikaneye yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra kapıdaki lüks arabaları fark etti. Alper paranın huzur getirmediğine kendini inandırmaya yeni yeni başlıyordu. Sanki istediği kadar okusun çalışsın o arabalar o kahkahalar ne bilem lo olmayacak gibiydi sanki Alper için. Alper’in aklını "treasure of the Sierra madre" filmindeki insan psikolojisi meşgul ediyordu. Akşam eve nasıl gideceğini düşünmüyordu pezevenk.


Kapıdaki korumalara selamun aleyküm içerde parti var davetliyim deyince koruma Selim duygulandı. Uzun zamandır kendi kast sınıfından yeni birilerini göremiyordu. Selim dimdik dururken bebeye acıdı da limonataların yerini tarif etti. Ücretsizdi. Alper içeri girdiğinde havuz etrafında mayolu bikinili gençler raks ediyorlardı. Keşke "akira kurosawa"yı hiç bilmeseydi de böyle sabahtan akşama havuza dalıp dalıp çıksaydı. Ulan Alper bu ne hal dedirtecek bir elbise seçmişti. Belki de düşünmüştü ki Ceylanla dürümcüye felan. Alper senin saçındaki rejoice kokusunu sikeyim. Ceylan, Alper’i görünce hemen bir titreme geldi, tüyleri diken diken olmuştu. Alper’i hemen içerideki odaya aldı. Birden öpüşmeye başladılar. Alper ilk defa bir kızı öpüyordu. Ceylan az daha nefes alamıyordu hemen geliyorum sen keyfine bak dedi Alper’e. Alper daha evinde öyle uzanmamıştı ve pis pis sırıtıyordu. Sonra tüm kalabalık cam kenarına geldiler ve Alper’e gülmeye başladılar. Ceylan Alper’i küçümseyici ifadeler kuruyordu. Daha arabası bile yok utanmadan malikanemize geliyor, ne de çabuk kandın bana diyordu. Alper aman tanrım çok fena olmuştu. Şakk diye bi tane patlattı Ceylana ve biz onurumuzla yaşarız kancık dedi. O nasıl bir küfür Alper. "Mavi mavi"yi izlemiş miydiniz. Yoksa amısınızı bak küfür geliyor. Onca hayal arasından Alper’in zihnine neden "mavi mavi"deki sahneler gelmişti. Alper kendine gel lütfen.


Alper kendine geldiğinde üniversite biteli üç sene olmuştu ve Alper hiçbir kuruma girememişti. Daha doğrusu girmek istemiyordu özgürlük daha önemli diyordu. Saygı duyuyoruz. Ceylan ise düğün hazırlıklarına son hızla devam ediyordu. Nişandan önce son bir Avrupa turu Ceylan’a iyi gelecekti. Norveç, Danimarka, kuzey Avrupa iç açıcıydı. Ceylan’ın boyfriendi kabbız yoğurtlarının genel müdürü Ercan kabbızdı. Anlayacağınız bok gibi parası vardı ercan’ın. Temiz elbiseler, pahalı aksesuarlar, milyonluk arabalar, su gibi akıtılan bahşişler ne kadar güzel bir adamdı bu Ercan öyle. İyi kalpli, cömert, kastın en tepesinde, hayatında bu menü kaç para diye bir kere sormuşluğu yok. Alper ise kıymalı pideden başka bir şey yiyemiyor. Korkuyor yavşak hesaptan hala.



Alper uzun bir süre iş bulamayınca hayallerine ve ihtişamlı üniversite günlerine o "gangs of wasseypur"daki Faizal khan’ı andıran efsanevi yürüyüşlerine elveda demişti, bu ayrılığın kısa süreceğine inanıyordu inanıyorduk. Aile baskısı hat safhada idi. Ekonominin tüm ilkelerini bilen birisiydi sonuçta kendi çapında da entelektüeldi. Sokayım entelektüel olmaya bir Almancı dayının havası yoktu Alper’de. Hala düğünlere çeyrek altın götürüyor ve bunu yaparken de zorlanıyordu. Bir çeyrek altın 1,75 gram. Alper rothschild ailesinin binlerce ton altınını bir malikanesinde sakladığından felan bahsediyordu sürekli. Götünü sikeyim bu rothschild midir nedir o kadar altın olabilir miydi hakkaten. Keşke Alper o aileye iç güvey gidebilseydi. Canım babacım diyecek ellerinden öpecekti en büyük kimse. Su faturalarını gidip yatıracak sabahları eve ekmeği alıp menemen yiyeceklerdi. Hayalini ızdırabını sikeyim Alper ne su faturasından bahsediyorsun sen. Nasıl bir fakirsin olum sen. Alper evlenen arkadaşlarını hiç sevmiyordu. Hem niye zırt bırt çağırıyorlardı onu. Çeyrek altın çok pahalanmış yine gitti paralar. Bu böyle olmayacaktı Alper hiçbir şeyden tat alamıyordu. Acaba kuyumcu kaç sayfa kitap okuyordu günde?


Alper bir süre kitaplardaki dünyaya küstü film izlemeyi bıraktı kimselerle konuşmaz oldu aklı fikri para olmuştu. Lanet olsun kötülediği adamlar gibi mi olacaktı Alper. Memur olmamıştı şimdi pişman mıydı acaba. Hayır, memurluk kötü, yola devam, o düşüncenin kendisini esir almasına asla izin vermiyordu, vermemeliydi. En fazla kaybedenler kulübünün birinde acı çay içip okey oynardı. Ne kadar zorsun hayat bir bilsen. Alper kendine gelebilmek için sık sık hint filmleri izlemeye başladı oradaki yoksul yaşam bir nebze rahatlatıyordu onu. Düşünüyordu ayda 1200 tl kazansa dünyadaki insanların %70’inden daha zengindi. Pencere açıktı kendisi gibi fakir sinekler belki kurumuş ekmek var diye içeri girerlerken dışarıdan arabasını bağırttıran zalımlar Alper’i+ sinirlerlendiriyorlardı. %70’e küfürler edip %30’a selam yolluyordu adeta. Piç kasalar, baslar, dat dat kornalar, çeyrek altının önlenemez yükselişi. Olmuyor bir iş bulmalıydı Alper.


Alper düşündü taşındı tüm ekonomik bilgi birikimini ve zekasını kullanarak sokakta turşu satmaya karar verdi. Üstelik bu Ankara’da yaygın değildi. Neden olmasındı. Önce bursa’dan istanbul’dan firmalarla görüştü. Günlük ya da haftalık turşu alıp sokakta çoğunlukla bardak içinde bu turşuları satacaktı. Alper’in beyni motor gibi çalışıyordu. Bir bardak karışık turşuyu 2,5 tl’ye bir bardak turşu suyunu ise 1,5 tl’ye satmaya karar kıldı Alper. Çok yüksek getirisi olan bir işti bu kağıt üstünde. Belediyeye kira ek giderler derken sattığı her bardağın %70’i Alper’e kalıyordu. %70’den vurup fakirlikten ve fakirlerden kurtulacaktı Alper. Turşular da Ankara çubuktan gelecekti Bursa'ya göre daha yakındı zira. Şöyle işlek bir yerde günde 1000 bardak satsa yakın zamanda paranın ebesiyle ya da babannesiyle sevişecekti Alper.


1 sene sonra yat birden durdu. Rita foster elindeki cd’yi Alper’e uzattı. Güneş hafiften Alper’e temas ediyordu. Çok esaslı bir rüzgar vardı dışarıda. Rita çok seksi bir kıyafet giymişti. Alper ise eline aldığı cd’nin aslında önemsiz olduğunu rita’ya anlattıktan sonra cd’yi kırıp denize fırlatıyordu. Tüm istihbarat birimlerinin peşinden koştuğu hacker Alper’in kimliği, bilgileri her şeyi o cd’deydi ve artık gitmişti denize. Asıl oyunu Rita’ya anlattığında ise her şeyin bir kurmaca olduğunu anlamıştı Rita ve Alper’e bir kez daha hayran olmuştu. İkisi yan yana geldiler ve öpüşmeye başladılar. Alper öpüşmeyi hala öğrenememişti. Rita boğulacak gibi olmuştu. Alper "cypher" filmine dalmışken bir amca bu turşular nereden geliyor dedi Alper’e. Alper tüm detayları anlattı zira gelen giden yoktu pek canı sıkılmıştı. Kendi memleketinde bu turşuların kilosu 6 tl iken bu bardak nasıl böyle oluyordu diye düşündü şerro amca. Koyu bir tartışmaya başlamışlardı. Galiba yaşlı pezevenk turşu felan almayacaktı. Peki ama derdi neydi bu adamın. Bari turşu suyu içseydi. Siktirip gider misin dayı dükkanın önünü kapatıyorsun demek istiyordu Alper. Ben de Alper’i sık sık ziyarete gider o kötü turşulardan her gün bir bardak alırdım. 


Her turşu alışımda kolay gelsin iyi günler dilerdim. Alper de aynı efendilikte karşılık verirdi bana. Alper’in tezgahı bombok bir yerdeydi. İlk hafta kuyruklar oluşunca hepimiz Alper zengin olacak zannetmiştik. Sonra nedense kalabalıklar azaldı, o günün turşusunu Alper başka başka zamanlarda da satıyordu çaresizce. Turşular barlanıyordu. Acaba kirasını ödeyebiliyor muydu Alper. Bazen Alper’in küçük ama sevimsiz oğlu Mustafa da gelirdi tezgaha. Bedavadan turşu sularını içip şımarırdı geldiği zamanlar. Büyüse de bir işe girseydi hırtoğlu. Belki de okuyup doktor mu olurdu. Ulan Alper okudu da ne oldu. Eğer illegal işler yapmazsa bırak Alper’i, Alper’in yedi kuşak torunu bu alt sınıftan çıkamayacaktı. Okumak sadece durumun vahametini kavramasına yardımcı oluyordu. Ayten teyze geçiyor tezgahın önünden. Amına koduğumun karısı bir kere mi canın çekmedi bu turşuları. 365 bin tl'lik evde oturuyorsun. Ne anlamı vardı ki bu turşuları yiyemedikten sonra. Ayten hala şaşırıyordu bu tezgahın batmamasına. Ayten bundan 40 sene önce evden kaçıp evlenmişti. Hayır Ayten’in hayat hikayesini anlatmayacağım. Çünkü ondan nefret ediyorum.


Alper büyük ümitlerle girdiği bu turşu işini bırakmak zorunda kaldı. Kazandığı para anca masraflarına yetiyordu. En ufak bir sosyal hayatı kalmamış çaresizce insanların turşulara bakışını izliyordu. Nerede hata yapmıştı. Bu işin ilmini de biliyordu halbuki. Bir sene öncesine dönse acaba hangi hataları yapmazdı belki de işe girmezdi. İşe girmeseydi de ne yapsaydı. Acaba şalgam suyu mu satsaydı. Günde 200 bardak şalgam suyu satarsa… bu kafamın içindeki kimse götünü sikeyim diyordu Alper. Ne 200 bardağı lan. Bir senedir senin aklına uydu zaten. Hiç de 1000 bardak turşu felan satılmadı. İnsanın iç sesi bu kadar hesap kitaptan uzak olur muydu ya. Alper’in şansı işte. 

Alper bu bir yılda iyice yaşlanmıştı. Rakipler isimli yarışma programının müptelası olmuş geçen ay da boşanmıştı. Galiba para ciddi problemler yaratmıştı evliliğinde. Belki de çok sevememişti Alper. Aklı ceylandaydı belli ki. Ceylan yaz tatilinin ardından tatilin yorgunluğunu atmak için madrid’e gidecekti. Acaba Real Madrid maçına gider miydi. Maçta belki Alper'e selam gönderirdi. Alper kendine gel. Alper bodrum kattaki çok kötü evinde Mustafayla beraber kalıyordu. Mustafa'nın bu yaşlarda bir anneye ihtiyacı vardı. Annesi ise bırakıp gitmişti bu aileyi.


Alper televizyon izlemekten sıkıldığı bir anda iyice darlanınca, para kazandırmayan işini de bırakmıştı artık, Mustafa’yı kucağına alıp kanepeye oturdu. Mustafa  hemen uyuyuverdi. Alper belki ilk defa yapamayacağını anlayıp ağlamıştı. Çoğu arkadaşı kurumlara girmişti. Şu an muhtemelen evde sikiliyorlardır özür diliyorum sıkılıyorlardır. Ama Alper çok huzursuzdu. Gözyaşlarına hakim olamayıp çılgınca ağlamaya başladı Alper. Alper her şeyden öte iyi bir insandı ve çok yalnızdı. Aklına "pursuit of happyness"i getirdi hemen ama mutlu sona aldanmak istemedi yine.



Devamı gelebilir…


28 Ocak 2015 Çarşamba

Black Mirror



Black Mirror dizisinin yaratıcısı Charlie Brooker ve dizi 2011 yılından beri devam ediyor. Devam ediyor ama bizim yerli diziler gibi yılda 30-40 bölüm çekmemişler. Sezon başı üç bölümle devam eden dizimizi inanılmaz derecede yaratıcı ve başarılı buldum. Artık ne dizilerden ne de filmlerden keyif alabildiğim bir dönemde iyi ki varmış diyebileceğim türden bir dizi, ya da dizi-film gibi bir şey işte.


Dizimizin her bölümü birbirinden bağımsız olarak işleniyor ve dizimiz teknolojinin yakın gelecekte bir yerde belki de azzıcuk ilerde sosyal yaşamı ve insanları nasıl etkileyebileceğini, değiştirebileceğini keskin ve acımasız bir şekilde anlatıyor. İzlerken sinirden gerilebiliyorsunuz. Bunu sağlayan kesinlikle sahnelerdeki uç anlatımlar değil. Bu tamamen dizinin realistik ve “evet olabilir, olursa da çok çirkin olur” dediğimiz konulardan/hikayelerden kaynaklanıyor.


Dizinin ismi de tahmin edeceğiniz üzere hayatlarımızı esir almış tv, bilgisayar ve akıllı telefon-aletlerin çalışmadıkları zaman siyah bir aynayı andırmasından geliyor. Sizler benden daha iyi bilirsiniz ve daha iyi fark etmişsinizdir; akıllı telefon bağımlılığı artık hat safhaya ulaşmış durumda. Belki arkadaşlarınızla oturduğunuz sohbet etmeyi istediğiniz bir ortamda herkesin ekranlara gömüldüğünü gördüğünüzde hem üzülmüş hem de sinirlenmiş olabilirsiniz. Sinema salonlarındaki aralardan tutun da sigara aralarına kadar en gereksiz yerlerde bile o siyah ekranları canlılaştırma isteği doğuyor bizde. Sanki oksijenimiz hayat kaynağımızmışçasına.


İşte dizimiz bu çıkmazı daha farklı ve daha zeki örneklerle bence çok güzel bir şekilde anlatmaya çalışmış. Bilim-kurgu diye de sınıflandıramıyoruz bu eseri. Çünkü hiç de olmayacak, olamayacak sahneler, teknolojik gelişmeler görmüyoruz ve bu beni gerçekten geriyor. Lanet olsun böyle hayat kolaylığına da böyle teknolojiye de dedim kaç defa. Distopik bir ortamdan da söz edemeyiz aynı şekilde. Çünkü bu ne ütopyadır ne de distopya. Maalesef birkaç zaman sonraki saçmalıklardır. Çok yakın gelecekteki insanoğlunun kendini cezalandırması olarak nitelendirebiliriz belki de.


Dizimiz ilk sezon ilk bölümüyle çok iddialı bir giriş yapıyor. Kraliçenin kızı kaçırılıyor ve İngiltere başbakanının prensesi kurtarması için canlı yayında domuzla seks yapması isteniyor. Yok lan olmaz öyle şey diyoruz başbakan gibi, dizideki diğer tüm karakterler hatta vatandaşlar da dahil olmak üzere. İşte dizinin en can alıcı noktası buradan sonra başlıyor. Gerçek isimleri kullanılarak, youtube, facebook ve twitter’ın konuyu ne hale getirebileceğini görmüş oluyoruz. Hızlı istatistikler, trendler ve “özel hayat”ın artık ortadan kalkması. Aksiyon, oyunculuk vb. sinema kriterleri açısından çok başarılı diyemeyeceğimiz bu ilk bölüm herkesin bildiği sosyal platformların nasıl bir canavara dönüşebileceğini bizlere gösteriyor. Sokak ortasında komiklik olsun diye kocasına ayı, öküz diyen teyzenin kocası tarafından terk edilmesi gibi hiç ihtimal vermediğimiz olaylar teknolojinin bizleri değiştirmesi sayesinde kolaya indirgeniyor. O adam, o teyzeyi boşayamazdı belki, hiç aklına bile gelmemiştir. Ama bir yarım dakikalık video, teyzenin o ilk popüler olma zevkiyle beraber aileyi dağıtıyor. Suç kimde, teyzede mi? Hayır. Kısır günlerinde zaten onların jenerasyon kocalarına hep hayvan isimleriyle hitap ediyor ama dört duvarın dışına çıkmıyordu bu olay. Teyze kamerayı görünce ekranın cazibesine dayanamıyor ve röportajı yapanları biraz daha etkilemek için biraz daha abartıyor.


Farkında olmadan ciddi bir hayran kitlesine ulaşıyor internette, bu sefer bizler de facebook gibi yerlerde bu videoyu paylaşıyoruz. Ama adamın öküz olduğunu da hepimiz karısı tarafından duyup gülüyoruz. Bu kesinlikle kabul edilemez bir davranıştı ve adam gidiyor. Bir başbakan ya da bir adam domuzla canlı yayında seks yapar mı? O ne lan tabii ki hayır deriz. Ama bizim bunu yaymamız ve yaşatmamız, evet olabilir hatta mecbursun bu iğrençliği yapmaya’ya getiriyor durumu. Sonra biz yeni iğrençlikler, komiklikler, salaklıklar ararken internette geride yarım kalmış hayaller, yıkılmış aile ve onurlar bırakıyoruz. Sevgilisiyle özel anlarını paylaştığı için kız arkadaşını intihara sürükleyen orospu çocukları gibi. Ne kadar iğrenç şeyler bunlar lo. İşin belki de en acayip yanı ise buna bir çözüm olmaması. Gittikçe artacak bunlar. Teknolojinin belki de halka açık ilk mahvettiği aileyi de hatırlamakta fayda var;


Amerikan televizyonu günlük yaşam ideolojisiyle gerçekliğe ait sıradanlık ve özgünlüğü hala bir referans olarak almaktadır. Örneğin 1971 yılındaki Loud ailesi deneyinde olduğu gibi. Yedi ay aralıksız bir şekilde sürdürülen çekim sonucunda 300 saatlik bir film elde edilmiş. Üstelik bu filmin ne senaryosu ne de scripti vardı. Bir ailenin yaşadığı dramlar, keyifli anlar hiçbir atlama ve sıçrama olmadan, kesintisiz bir şekilde el değmemiş bir hikaye gibi sunulmuştu. Kısaca bu ham, işlenmemiş bir tarihi belgedir. Televizyonun, insanoğlunun aya ayak basmasını göstermesi kadar önemli bir belge, üstelik günlük yaşantımızla ilgili bir belge. Olayın kötü olan yanı, bu filmin çekimi bitirildikten sonra ailenin darmadağın olmasıdır. Evden çıkan kameralar, izleniyor olma hissi gidince aile bocalamıştı. Aynı Pier Paoli Pasoli’nin Teorama’sındaki gizemli “the visitor”un evden ayrıldıktan sonra ailenin dağılması gibi. Loud ailesi dağılmıştı. Bu parçalanmanın nedeni televizyon mudur? Peki tv olmasaydı, bu aile yaşantısını sürdürebilecek miydi?


Loud ailesini sanki tv kamerası evin içinde değilmiş gibi çektik yaklaşımıysa daha da tuhaftır. Yönetmen: “aile sanki biz orada değilmişiz gibi davrandı ve yaşadı” diyerek kendi kendine böbürlenmektedir. Bu saçma ve paradoksal bir formüldür çünkü ne doğru ne de yanlıştır. Sadece ütopik bir formüldür. “Sanki biz orada değilmişiz gibi” sözüyle “sanki siz oradaymışsınız gibi” sözü aynı anlama gelmektedir. Zaten yirmi milyon seyirciyi baştan çıkartan şey de işte bu paradoks, bu ütopyadır. Bu programı izleyen seyircilerse, gerçekte “röntgencilik” yaparak alacakları zevkten fazlasını almışlardır.” Loud ailesinin acı tecrübeleri daha sonrasında “bbg” kültürünü doğuracaktı.


Birinci sezon ikinci bölüm çok etkilendiklerimden; belki konu çok özgün değil, yine ingilizvari sıkıcılık baş gösterse de konuyu ve anlatımı alkışlamamak mümkün değil. Bölümdeki tv patronları hepimizde benzer isimleri çağrıştırdı ve hiçbirimiz de bu olamaz, böyle bir realite yaşanamaz diyemeyiz. Bence maalesef çok yakın. Monoton hayatın bilimkurgu havasında bu kadar güzel yorumlanması hepinize 1984 eserini hatırlattı muhtemelen. Bu bölümdeki en vurucu yerlerden birisi muhakkak elde ettiğimiz pedal çevirme puanlarının hiçbir sike yaramaması. Yaptığımız alışverişi sanal karakterlerimiz giyiyor ve biz sadece pedal çeviriyoruz, sorgusuzca. Ne kadar da benzer değil mi şimdiki hayatlarımızla. Matrix’i hepimiz izledik ve hepimiz irkildik, ya rüyadaysak dedik belki de. Rüyamda kız kurtaramadıktan, devrim yapmadıktan, oraları buraları patlatmadıktan tüm gözler bende olmadıktan sonra sikerim öyle rüyayı. Düşünsenize rüyamızda her gün aynı saatte aynı yerdeki işe gidip aynı şekilde aynı yere dönüyoruz. Amacımız da hiçbir değeri olamayan kağıt parçalarını biriktirip bir şeyler alabilmek. Sonra rüyadan uyanıyoruz kahvaltıya gidiyoruz. Bu bölümdeki başrol oyuncumuzun ikilemleri ve yapmak zorunda olduğu zor seçim yine üzerinde çok konuşulması gereken konulardan. Dizi basit bir gelecek hikayesiyle aslında hepimizin, her ülkenin belki de, bildiği acı gerçekleri düşünmemizi istiyor. Çözüm var mı peki? Hayır. Muhtemelen en iyisi pedal çevirmektense portakal suyu içmek. Öyle yani yapacak bir şey yok. Ben çevirmem pedal felan.


Bu bölümde simülasyon programı hissi doğdu bizde. Ve en gerçekçi simülasyon dünya üzerinde belki de Disneyland’a ait. Disneyland’ın her köşesinde nesnel bir Amerika modeliyle karşılaşabilmek mümkündür. Bu görüntü kalabalık ve bireylerin morfolojik yapısına kadar giden bir benzerlik göstermektedir. Burada Amerika’nın sahip olduğu tüm değerler minyatürleştirilmekte ve çizgi filmler aracılığıyla çoğaltılarak, kendilerinden geçmektedir. Tıpkı içi doldurularak süs eşyasına dönüştürülen ölü vahşi hayvanlar gibi. Bu ideolojik tezgah üçüncü basamak bir simülasyon olayının gizlenmesini sağlamaktadır. Disneyland gerçek ülkenin, gerçek Amerika’nın bir disneyland’a benzediğini gizlemeye yaramaktadır. Bu durum sıradan gündelik yaşantısının bir hapishaneyi andırmadığını gizlemeye çalışan toplumsal bir hayatın hapishaneler inşa etmesine benzemektedir. Çok zeki bir cümleydi, hatırlatın da bir ara bunu konuşalım sizlerle. Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika, gerçeğe değil hipergerçeğe ve simülasyona aittir. Burada sorun yanıltıcı bir yeniden canlandırılmış gerçeklikten çok, gerçeğin gerçeğe benzemediğini gizleyebilmek ve gerçeklik ilkesinin devamını sağlayabilmektedir. Köle olmadığını ispatlamak için özgürce alışveriş yapan sistem köleleri gibi. Disneyland bir çocuksuluğun gerçek anlamda her yere hakim olduğunu gizleyebilmek için, yetişkinlerin de buraya gelerek çocuklaşmalarına olanak tanımak ve gerçekte çocuk olmadıklarına inandırmak amacıyla kurulmuş bir evrendir.


Birinci sezon üçüncü bölüm de yine tüyleri diken diken eden bir teknolojik gelişimle karşımıza çıkıyor. Tüm insanlar google glas tarzı bir aletle gün içinde gördükleri her şeyi kaydedip daha sonra tekrar izleyebiliyorlar. Bu durumun ilişkileri çıkmaza sokacağını söylemeye bile gerek yok. Whatsup’taki last seen’in ne kadar zalım olduğunu hepimiz biliyoruz. O saçma sapan son görülme bilgisi bile kafadaki tilkileri koşturduysa bizim toplumda her akşam çiftlerin hafızalarını izleyeceklerini tahmin edebiliyorum. Niye oraya baktın, niye oraya gittin. Biraz gizem olmalı mı, biraz herkes kendi hayatını yaşamalı mı, kesinlikle evet. Teknolojinin en can alıcı zararı belki de ilişkileri çok sıradanlaştırması, bu bölümde bunun güzel bir versiyonunu izliyoruz.


Gelelim ikinci sezona, ikinci sezonu daha etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. İlk bölümde çok zekice bir işleyiş gördük bence. Öldükten sonra ölen kişiden mesaj alabilir miyiz? Bir bilgisayar programı, yapay zeka sayesinde aynı profile sahip bir sanal varlıkla temas mümkün mü? Çok uzak gelebilir bu size ama LivesOn diye bir site var orayı inceleyin derim. Peki ya klonlama mümkün olabilir mi? Olsa bile klonumuz bizim gibi düşünüp bizim gibi davranabilir mi? Gözlerimin içindeki ateşe senin gibi bakabilir mi? Durun yoksa şiir yazacağım. Bu bölümde klonlamaya değinildiğinden bence sözü Jean Baudrillard’a bırakmalıyız;


“Klonlar ve klonlama. Sonsuza dek sürüp gidebilecek bir klonlama yöntemiyle bireyselleştirilmiş bir organizmanın her hücresi bu varlığın tıpatıp aynısının dünyaya getirilmesini sağlayabilecek bir ana kalıp şeklinde tasavvur edilebilir. Birkaç ay önce (1970-80’ler olması lazım) ABD’de bir çocuğun bir sardunya çiçeği gibi yetiştirilerek dünyaya getirildiği söyleniyordu. Bu klonlaştırma yoluyla dünyaya getirilen ilk klon çocuktur. (yani ilk kez bitkisel bir çoğalma yöntemine başvurularak dünyaya bir insan getirilmiştir) Bu babasının verdiği tek bir tohumla bütünüyle babasının aynısı, kusursuz bir ikizi, yeniden doğmuş birebir benzeri olan ilk çocuktur.


Tarihsel açıdan klonlaştırma, vücudun bir modele dönüştürülmesinin, soyut ve genetik bir formüle indirgenen bireyin seri halinde çoğalmaya mahkum edilişinin son aşamasıdır. Burada Walter Benjamin’in teknik yeniden çoğaltılabilirlik döneminde sanat yapıtı konusunda söylemiş olduklarını yinelemek gerekecektir. Seri halinde üretilen yapıtın yitirdiği şey, sahip olduğu aura, yani şu anda burada olma gibi tuhaf nitelikte, sahip olduğu estetik biçimdir ve Benjamin’e göre bu kendinden kaçılması olanaksız yeniden üretilmeye mahkumiyet, onu politik bir biçime dönüştürecektir. Orijinal yitirilmiştir. “Asıl” yalnızca nostaljik ve retrospektif bir tarih tarafından yeniden oluşturulabilir.”


İkinci sezon ilk bölümdeki en can alıcı yerlerden birisi bence sanal eşle telefonda saatlerce sohbet edilme kısımlarıydı. Gerçek koca sürekli telefona gömülmüşken sanal olan, başka şansı da olmadığından telefonda saatlerce konuşabiliyordu. Çık bir tepeye aç telefonu konuş sabaha kadar. Kızımızın en keyif aldığı yerler bence buralardı. Etrafımda çoğu insana diyorum sürekli, la bi kaldır kafanı yukarı bak bulutlara, bir güvercin izle yaz gelince gidecekler buradan diye. Koca koca adamlar kadınlar, ya oyun oynuyorlar ya profillerindeki sahte hayatları besliyorlar amına koyacam en sonunda olmayacak ya. Bu ne zaman son bulacak bilmiyorum. Anne, baba ve çocuk aynı salonda otuyor ve hepsi de akıllı telefonlara gömülmüşler, önce tvlere gömüldük şimdi akıllı telefonlarda sıra. Biz artık biz değiliz, dayanılacak gibi değil. Belki çok klişe ama muhabbet etmeyi deneyin ve o sırada yanınızda teknolojiden bir alet-edevat olmasın. Birbirinizi dinlemeye çalışın, bir hayvan sevin mesela. Çocuklarla top oynayın felan. Çocukların da amına koyuyum onlar daha beter batmışlar bu çukura. Böyle olacak gibi değil. En iyisi mi bir klon yapıp onunla takılayım. Bu bölümü sevdiyseniz güzeller güzeli Eva Green’in Womb'unu da izleyin derim. Çok daha güzeli, canımın içi Scarlett Johansson’un her'ünü de unutmayın. Ayrıca bizden aynısını bir şekilde ürettirmeyi geçtim, bizim bile başka tercihler yapmış olan bir versiyonumuz bizimle anlaşamaz ki. Örneğin bundan beş sene önce yaptığım farklı bir tercih, seçim beni bambaşka bir ben yapabilirdi. Mesela memur olan ben, şu anki ben’in yanında takılamazdı. Yani anlaşamazlardı bebeğim. Klonu sikeyim o hiç beceremez lo neyse.


İkinci sezon ikinci bölümü çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Teknoloji, toplumsal cezaları ne kadar acımasız yapabiliri hep beraber görüyoruz bu bölümde. Kadın her ne kadar küçük bir kızın yakılmasını hiçbir şey yapmadan izliyorsa da o kadının alabileceği cezanın bir sınırı var mı? Diyelim ki kadını öldürdük, astık felan. Tamam, bu suçu işlemeyi caydıracak bir ceza olarak nitelendirilebilir. Ama bir simülasyon oyununda kadını zorla simülakra çevirmek neyin nesidir. Ne kadar zeki bir bölüm olduğunu anlatamam, özgün olmasa bile alkışlamakta fayda var. Yüzyıllardır toplumbilimciler ideal toplumu tartışıyorlar. Bunun içinde ceza sistemi önemli bir rol oynuyor tabii ki de. Hemen aklımıza Kubrick’in a clockwork orange’ındaki cezalandırma sistemi ve Kubrick’in mükemmel eleştirisi geliyor;


“Alex’in maceraları bir çeşit psikolojik efsane. Bilinçaltımız alex karakterinde su yüzüne çıkıyor; tıpkı rüya gördüğümüzde olduğu gibi. Bilinçaltımız alex’in otorite tarafından boğulmasına, baskı altında tutulmasına kızıyor, oysa bilincimiz bütün bu yapılanların gerekli olduğunun farkında. Hikayenin yapısı tıpkı bir peri masalınınki gibi; çekiciliğini ve güçlü etkilerini tesadüflerden alıyor, ayrıca konunun simetrisi de tıpkı peri masallarında olduğu gibi; alex’in bütün kurbanları final sahnesinde alexe yaptıklarının karşılığını vermek üzere yeniden ortaya çıkıyorlar. Elbette, hikayenin bir başka boyutu daha var; davranış psikolojisinin ve psikolojik şartlanmanın totaliter hükümetler açısından vatandaşları üzerinde sonsuz kontrol sahibi olmak ve onları bir robottan farksız kılmak için kullanabileceği yeni ve tehlikeli bir silah olup olmayacağını irdeleyen sosyal bir yergi.


Eğer alex daha az kötü bir karakter olsaydı filmin anlatmak istediği şeyin etkisi azalacaktı. Tıpkı masum insanların da linç edilebileceğine dikkat çekerek lince karşı bir film yapmanın hedeflendiği western'lere benzeyecekti. Filmin anlatmak istediği şu: "insanları linç etmemelisiniz, sadece masum insanları linç edemezsiniz değil, kimseyi linç etmemelisiniz". Şu açık ki eğer alex daha az kötü bir karakter olsaydı, ona uygulanan tedaviyi reddetmek çok kolay olurdu. Ama alex kadar kötü bir karaktere bile böyle tedavi uygulanmasına karşı çıktığınızda vurgulanmak istenen ahlaki nokta daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor.


Alex’in zorbalığına gerekli ağırlığı vermek çok önemliydi, yoksa hükümetin ona yaptıkları karşısında ahlaki bir karmaşa yaşanabilirdi. Alex daha az kötü bir karakter olsaydı, izleyenler ona bu psikolojik ıslah uygulanmamalıydı; bu korkunç bir şey, hem zaten alex o kadar da kötü değildi diyebilirlerdi. Öte yandan, onu bu kadar zalim şeyler yaparken gösterdiğiniz halde, hükümetin alex’i iyi biri yapmak için onu insanlıktan uzaklaştırmasının büyük bir kötülük olduğunu fark ediyorsunuz; işte ben ancak o zaman kitabın anlatmak istediğini net bir şekilde verebildiğimi düşünüyorum. En önemli şey, insanların iyi ya da kötü olmayı seçme şanslarının olması. Kişiyi bu seçim hakkından yoksun bırakmak, onu insanlıktan çıkartıp otomatik bir portakala dönüştürmektir.”


Çok derin konular cimcimeler, detayları çay sohbetlerine saklayalım. Eğer bu bölüm yeterince ilginizi çektiyse “the running man”, ve yerli kısa filmlerden murat menteş imzalı “tek ölüm yetmez”i tavsiye ederim. Bu arada prometheus’un da hikayesine bir bakın derim. Her şey bir yana bölümdeki kadın daha ne kadar bu cezayı çekecek ve aslında cehennem değil midir bu yer bir nevi? Çek etkileyici bir ceza. İstemediğimiz bir rüyayı sonsuza kadar görmek ne demektir, nasıl bir şeydir? Evlerden ırak lo.


İkinci sezon üçüncü bölümü biraz cılız buldum, belki siz seversiniz neyse. Üçüncü sezon ilk bölüm geçenlerde çıktı ve diğer bölümlere oranla biraz daha kaliteli buldum. Bunda ister istemez Jon Hamm’ın da rolü var. Konuyu yorumlamayayım, çay sohbetlerine saklayalım. Konu içinde konu var ve hangisi daha ön planda kişiden kişiye göre değişir. Dizinin tüm bölümleri için söylenebilecek bir şey varsa o da şudur bence; teknoloji böyle olacaksa hiç olmasın. Varsın hayatlarımız kolaylaşmasın, varsın bilgiye ve insanlara bu kadar rahat ulaşamayalım. İnsan olduğumuzu hatırlayalım istiyorum sadece. Teknolojiye bu kadar bağlanmayın, akıllı olun. Bu arada bloğumuzun facebook sayfası açıldı. Bu sayfayı beğenip, beğendirin, öptüm çok…




Black Mirror dizi eleştirisi...