28 Ağustos 2015 Cuma

Bir Müptezel'in Hayat Hikayesi-2

İsolde’nin sihirli iksiri içmesinin üzerinden günler geçmişti ve artık Tristan ile İsolde efsanelere konu olmayı hak eden bir aşkın başrol oyuncuları olmuşlardı. Kral Marke ise İsolde ile evlenmeliydi ama duyduğu dedikodular onu çıldırtıyordu. Kral bir keresinde bu iki aşığı sınamış ve İsolde’nin durumu fark etmesiyle çiftimiz ucuz yırtmıştı ama ulu orta olmasa da ormanın gizemli yerlerinde buluşan çiftimiz tekrar dedikodulara konu olunca kral artık dayanamaz ve bu ikisini sürgüne yollar. Çiftimiz ise bir daha buluşamaz ve aşklarını olduramazlar. Kral üzgün, Tristan üzgün, İsolde ağlıyordu ama yapacak bir şey yok olan olmuş bu acıklı hikaye, efsaneleşebilmek için bu şekilde bitecekti. Alper’in hikayesi acaba nasıl bitecekti. Okurken rahatlayacak mıydık yoksa mutsuzluğun habercileri görünecek miydi? Peki iyi son neydi? Acı son nasıl bir şeydi? Tamamen göreceli olan durumlar için başkaları adına üzülmek çok saçma değil mi? Zavallı Tristan mı İsolde mi Kral Karke mi, hangisine üzüleceğini bilemeyen Alper, Wagner’in o Rönesans dönemi Da Vinci eserlerine kafa tutan eseri Tristan ve İsolde’yi dinlerken bu üçü arasında gidip geliyordu.

Alper ne zaman sinirlense kendine hakim olabilmek, düşüncelerini sakinleştirebilmek için bu 4 saatlik başyapıtı dinlerdi. Giriş bölümünde kalbi hızlı hızlı çarpardı Alper’in. Godfather’ın don’ların toplantısı sonunda “Hain Barzini” deyip arabada sinir krizine girmesi gibi Alper de bazı isimleri sayıklıyor adeta sinir krizlerine giriyordu. Çok yalnızdı Alper, muhtemelen yanındaki sözde arkadaşlar kendi yollarına gidivermişlerdi. Alper kendinden geçiyor müzikle beraber coşuyordu. Kendi acınası durumunu bazen unutur ama bu sefer de kendine yapılanları unutamayıp krizlere girerdi. Bazen sinirden ağladığı bile oluyordu. Alper ya sinirliydi ya da üzgün. Ama basit bir insan değildi. Herkesin onu yalnız bırakmasına, maalesef karısının bile, aldırmayıp mücadelesine devam edecekti. Bu mücadele belki geçim olacaktı, belki sinir krizlerinden bir gün kurtulup o zavallı isimleri sayıklamamak olacaktı, belki de yalnızlığın verdiği saf düşünce ortamında hayallerine tek başına ulaşabilecekti. İyi ki varsın Wagner diyordu Alper. 4 saatin ardından hayalinde pek çok kavga, dövüş belki söyleyemediği küfürleri savurmuştu zamanında yanında olanlara, belki biraz kendine kızmıştı, biraz Mustafa’yı düşünmüştü, biraz eski işi olan turşuları. İlk hangi namussuz turşu yapmıştı, evet kafası bulanmaya başladı Alper’in ve Wagner’e veda etti.

Alper ekmek almaya sokağa çıktı. En son dinlediği rap parçası aklındaydı, bu hızlı yürümesini sağlıyordu, vakit nakittir. Ama ortada bir nakit yok bolca da vakit var. Keşke elimizdeki fazla vakitleri verip para alabilseydik, belki canımız sıkılmaz zaman geçsin diye boş boş yatmazdık hiç. Herkesin ama herkesin canı sıkılıyor ama hiçbirimiz ölmek istemiyoruz. Alper’in yine kafası bulanıklaştı. İlerde Muhtar Ekrem’i gördü. Aa Ekrem hocam nasılsınız demeye kalmadan Muhtar Ekrem uzun pardösüsü ve güneş gözlükleriyle Alper’e doğru dönüverdi. İkisi kırmızı ışıklardaydılar. Muhtar Ekrem ellerini sırtında birleştirmiş hiç konuşmadan yolun karşısına bakıyordu. Alper’in zaten canı sıkkındı. Ne yapıyorsun amına koduğumun adamı diyecekti ki yeşil ışık yandı ve yayalar yürümeye başladılar. Hem niye yeşil ışığın yanmasını beklemişlerdi sanki çok gerekli bir kuraldı Alper’in mahallesinde. Muhtar bir adım öne geçti ve başladı anlatmaya. Bu sırada yolun karşısından gelenler hızlı ve sert bir şekilde Alper’e çarpıyorlardı, muhtar bu duruma hiç aldırış etmeden anlatmaya devam etti; Tüketim toplumu bizim inşa ettiğimiz bir sistem, Alper. Bu sistem bizim düşmanımız. Bu sistemin içine girdiğinde ne görüyorsun? İş adamları, öğretmenler, avukatlar, bakkallar ve memurlar. Bu insanlar bizim kurtarmak zorunda olduğumuz kişiler, biz onları kurtarana kadar onlar düşmanlarımız. Anlamalısın Alper, bazıları gerçeği bilecek kadar hazır değiller. Paralel sokakta ise bir araba bu ikisine eşlik ediyordu. Arka fonda çalan müzik bu arabadan geliyordu. Muhtarın özel isteği idi bu. Arka fon olmadan felsefe yapılamayacağına kanaat getirmişti. Arabanın içinde 93/4 Cemalettin vardı. Muhtarın isteği üzerine “clubbed to death“ çalıyordu. Alper öğretileri şakır şakır kapıyordu. Muhtar ise hiç istifini bozmuyordu. Yoldan gelip geçenler neden sadece Alper’e çarpıyorlardı. Hay aksi. Muhtar devam etti; memur Adem’e bak mesela Alper. Uzun bir süre atanamayınca morali bozuk bir şekilde nice bayramlar ve tatiller atlattı. Psikolojisi bozulacaktı az daha, kimseyle konuşmuyor ülkenin nasıl da yozlaştığını her mecliste anlatıyordu.

Sonra bir gün bir ışık belirdi ve atandı. Artık sabit ve düzenli bir maaşı vardı. Yavaş yavaş rahata ermeye başladı. Maaşı aldıktan sonraki ilk bayramda tüm rehbere bayramı kutlayan mesajlar yağdırdı. Öyle içten ve yoğun bir bayram kutladı ki az daha tüm İslam alemi rahata erip dünya denilen rüya sona erecekti. Ülkenin derdi de artık başkalarını gerecekti. Galiba Adem'in karısı da memur gibi birşeydi neyse hem bu hikayede hem de başka bir hikayede Adem'in karısının hiç bir önemi yok, kredilerin bir miktarını ödüyor sadece. Adem önce araba aldı sonra biriktirdi biriktirdi ve ev için kredi çekti. Evini aldığı günün gecesinde mutfaktan bir ses duydu. Memur olduğu gün gördüğü ışığın bir benzeri mutfaktan yansıyordu. Sanki Sirius-A yeni evinin tepesinde parıldıyordu. Korkarak mutfağa girdi Adem, can havli de olsa memur kafasıdır eliyle damacananın ucunu kontrol etti. Plastik kapak kapalıydı. Pezevenk’in derdi büyük. Mutfağın penceresinden balkona girdiğinde bir uzay aracının hemen karşısında olduğunu gördü. Gelen araç Gregor gezegeninden komutan Mulbar’ın gemisiydi. Mulbar seçilmiş bu zat’a bir mesaj getirmişti. Cümleleri tam anlayamayan adem Mulbar’ın konuştuğu dilin Klingon diline yakın olabileceğini düşündü. Hiç korkmuyordu Adem çünkü dünyaya gelme amacını bulmuş ve gerçeğe ulaşmıştı. Evini almıştı. Uzay aracı yavaşça ortadan kayboldu. Adem arabasını da görüyordu bu sırada. İşe girmiş, önündeki 38 yıl ne yapacağını belli etmiş ve evini almıştı. Kainatın sırrı buydu ve ödülünü almıştı. Bol teşekkürlü cümleler duyduğuna emindi. Bu dünya ne kadar kolay bir yermiş böyle diyordu Adem. Sherman’ın gezegenine gidebilse keşke, bu dünyadaki sınavı bitmişti galiba. Adem gitti, tekrar yattı yatağına, sabah 7:45’te servise binmeliydi zira.

Muhtar, Adem’in hikayesini anlattığında gerçekten de bazı kişilerin kurtarılamayacak olduğuna inanmıştı Alper. Acaba uzaylılar ne demişti Adem’e diye merak etti içinden. Karşıdan bu sefer kırmızılı çok seksi bir bayan geçti, ister istemez Alper’in gözleri kırmızılı kadına gitti. Muhtar karıya mı bakıyon lan dedi Alper’e. Alper tövbe ağam gözüm kaymış dedi. Muhtar bi daha bak bakıyım karıya dedi. Alper sağına döndü ve aman tanrım memur Adem pijamasıyla karşımızda, elinde tuttuğu iğrençlik silahını Alper’e tutmuştu. Silaha ateşlerse Alper de zavallı olacak ve garanti bir yaşamın peşinden koşup amaçsız yaşayan zombilere katılacaktı. Nassı da korktu Alper. İstop ulan istop diye bir ses geldi muhtardan ve tüm her şey birden durdu. Aman tanrım bir simulasyonun içinde miydi acaba Alper. Alper, Adem’e baktı o da put gibi donmuştu. Ama hafiften sırıtıyordu. Muhtar’a bu niye sırıtıyor deyince muhtar sinirlendi Adem’e ve “yavşak iki dakika dayanamadın de mi” dedi. Artık simülasyon bitmişti, tüm sokak birden dağıldı Alper de markete yol aldı. Baya bir yürümüşlerdi. Ekmek bitmemiştir inşallah.

Alper’in turşu işi bir faciayla sonuçlanmıştı biliyorsunuz ve ufak çaplı bir bunalımdaydı. Elindeki paracıklar galiba yakında bitecekti. Keşke Mustafa olmasaydı o zaman belki daha rahat davranabilirdi. Muhtar’ın dedikleri aklını meşgul ediyordu. Gerçeğe ulaşmak için ne yapmalıydı acaba. Muhtar puştu matrix’ten sahneler araklamıştı ve filmi Alper’in izlememiş olabileceğini nasıl düşünebilirdi. Alper biraz bozulmuştu bu duruma açıkçası. Ama detaylara dikkat eden muhtara takdirlerini gönderdi içinden. Alper artık parayla beraber gerçekleri de aramaya başladı. Eğer para bulmak ya da kazandıklarını bir cisme, şeye dönüştürmek, bunun uğrunda yaşamak kötü veya gereksizse ne yapmalıydı? Başladı söylemeye Alper: “İlham perilerim, yorgun ellerim ve miskin armağan düşüncemin yanında bir emanetim bu bedene. Zor, yıllarım bir yetki verdi; etki tepki oldu. Kendimin hudutlarında bir çiçektim, mordum. Onca tarla doldum. Bir şafaktım, askerin duvarda yırttığı bir takvim yaprağında. Geri kalan umutlar oldum. İstediğim yerdeyim. 1-2 dakika verin bu adama konuşamaz. Dilim tutuldu. Aman tanrım rap’in sırası mı şimdi Alper. Allah rap’in cezasını verdi. İsyankarlık kolaya kaçmaktı Alper, önce işin felsefesini halletmelisin.

Bir sürü iş planları geliyordu aklına ama tam da emin olamıyordu. Acaba eski arkadaşları neler yapıyorlardı şimdi. Arayıp sormuşlar mıydı hiç Alper’i. Alper ağlıyordu. Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra. Arkadan gömleğini, kefenini soydular. Aman kalkar deyip üstüne taşlar koydular. Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra. Yiğidim hele anlatıver olup biteni. Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım. Ağlayıp da sinelerimizi dağlayalım. Yiğidim hele anlatıver olup biteni. Maklube yediği günler geldi Alper’in aklına. Her tarafta harap eller, baykuşlara bayram. Köprüler bir bir yıkılmış ve yollar yolcusuz. Gelip uğrayanı kalmamış, çeşmeler susuz. Her tarafta harap eller, baykuşlara bayram. Maklubeyi yeyip vınn diye kaçıp gittiği günler geldi Alper’imin aklına. 

Turşu standının önünden çok gidip geldim. Standın olduğu yerde hüzün hakimdi. Oradan geçtiğimde ağlamaklı olurdum hep. Gözlerim Alper’i arıyordu. Onu görmeli ve uzun uzadıya konuşmalıydım. Ne bileyim belki onunla en yakın arkadaş gibi bir şey olmak istiyordum. Alper’i düşünürken ileride muhtar Ekrem’i gördüm. Uzunca pardösüsü ile beraber simsiyah güneş gözlüğü yine dikkat çekiciydi. Yanına gittim, ikimiz de ışıklarda bekliyorduk. Arkadan “clubbed to death” çalıyordu. Muhtar bana dönüp bir şeyler anlatmaya başladı. Hayır, muhtar yine mi. Çok seviyorsun matrix’i biliyorum ama daha önce de yapmıştık muhtar emmi. Yavşak Adem felan vardı deyince muhtar bi kendine geldi ve siktir git deyip simülasyondakileri alıp ortadan kayboldu. Adem kusura bakma kardeş sana da yavşak dedik ama. Adem: “önemli değil abi muhtar doğruları söylüyor”.

Napolyon Bonapart, büyüyüp Fransa İmparatoru olmuş fakir bir İtalyan çocuğu. Neredeyse tüm dünyanın imparatoru olacaktı. Belki "büyümek" yanlış bir ifade olabilir, boyu 1,60'tı sonuçta ama büyük bir fark yaratmak için büyük bir adam olmaya gerek yok. Napolyon güzel ve uzun boylu kadınları severdi. Bir seferinde demiş ki, "Savaşta da, aşkta olduğu gibi işlerin olabilmesi için taraflar birbirlerine yaklaşmalıdırlar." ama Oz'da yakın alan yoktur bebeğim. Napolyon sürgünde öldüğü zaman doktorlar sikini kestiler. Sikini süslü bir kutuya koyup rahibine verdiler. Nedenini sormayın. Yıllar boyunca Napolyon'un siki en fazla parayı verene sürekli satıldı. Bugün, en az üç kişi Napolyon'un sikinin kendisinde olduğunu söylüyor. Ama gerçek sikin kimde olduğu mühim değil. Asıl soru şu ki: Diğer iki sik kimlere ait? Alper favori dizilerinden Oz’u tekrar izlemeye başlamıştı can sıkıntısından. 3. sezon 2. bölümde Augustus Hill’in söylediklerine yine gözlerini fal taşı gibi yaparak karşılık vermişti. Bu ne biçim diziydi böyle lan dedi tekrardan. Keşke “rakipler” tatile girmeseydi. Alper’i ilk gördüğümde bu rakipler midir ne boktur onu izlemeyi bırakmasını rica edeceğim. Bunu yaparken muhtar Ekrem’e ve simülasyonuna ihtiyacım olabilir. Alper, Oz’u izlerken insan insana bunları yapar mı lo dedi ve uykuya daldı.

Alper rüyasında Gregor gezegeninden gelen komutan Mulbar’ı gördü. Ey yüce Mulbar dedi Alper, memur Adem’e neler söyledin dünyaya indiğinde diye devam etti. Mulbar konuşuyordu ve rüyadan mıdır bilinmez Alper her söyleneni anlıyordu. Mulbar, galaksinin yol yapım işlerinden sorumlu baş mühendisiydi ve yapılacak yeni yolun dünyanın üzerinden geçeceğini ve dünyanın iki hafta içinde yok edileceğini söyledi. Ah ulan muhtar Ekrem iyi ki okumuştu “bir otostopçunun galaksi rehberi”ni. Şerro muhtar seni. Acaba gerizekalı Adem dünyanın iki hafta sonra yok edileceğini bilseydi ne yapardı? Vern Schilinger ile Simon Adebisi, Alper’e kim sahip olacak diye başladılar kavgaya. Ulaaan ecdadınızı sikerim diye bağırdı Alper ve rüyadan ne rüyası kabustan uyandı. Sikerler öyle rüyayı tövbe yarabbim. Hemen mutfağa gitti su içmeye. Bardağı damacananın altına yerleştirdi. Bastı pompaya ama su gelmiyordu. Doğru ya plastik kapağı açmayı unutmuştu. Evin en önemli şeyi damacananın ucundaki plastik kapaktı amınım. Alper damacanaya tekme attı ve yatmaya gitti. Yatarken de Oz’a tekrar düşmemek için birkaç dua okudu hızlı hızlı…





5 yorum:

  1. Wittgenstein: "Çoğu zaman, bir tümce ancak doğru tempoyla okununca anlaşılabilir. Benim tümcelerim hep yavaş okumak içindir."

    Çok iyi olmuş yazı, merakla bekliyoruz.

    YanıtlaSil
  2. Yorum yapacaktım da seviye çok yükselmiş başkan, eline sağlık yazıyı bir an yaşadım film gibi.

    YanıtlaSil
  3. "siddhartha ormanda yürüyordu, hayli uzaklaşmıştı kentten, bildiği tek şey varsa o da artık geri dönemeyeceğiydi, pek çok yıldan beri sürdüğü yaşam geçmişte kalmış, tiksinti verecek kadar tadı çıkarılıp sömürülmüştü. düşünde gördüğü şakıyan kuş ölmüştü artık. gönlündeki kuş ölmüştü. sansara'nın iyice gömülmüştü içine, tiksinti ve ölümü dört bir yandan soğurup içine almıştı, bir süngerin suyu, sonuna kadar içine çekmesi gibi tıpkı. bıkkınlıkla, perişanlıkla ve ölümle dolup taşıyordu, onu cezbedecek, onu sevindirip avutacak hiçbir şey dünyada yoktu artık."

    Asker'den selam.. Merakla takipteyiz

    YanıtlaSil
  4. Adem'in damacananın kapağına verdiği kıymeti Alper'in vermesi enteresan olmuş, sonuçta memur kafası yok hani Alper'de. Yoksa aynı kişiler mi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. aynı kişi değiller koçero sadece basitlikte buluşma anı yaşadılar damacana hususunda...

      Sil