25 Ocak 2022 Salı

The Seventh Seal / Det Sjunde Inseglet (1957)

 



imdb

“The Seventh Seal / Det sjunde inseglet (1957) ” filmini yüce Ingmar Bergman yönetmiş. Senaryoyu Bergman, kendi yazdığı “Ahşap Üzerindeki Resim” tiyatro oyunundan uyarlar. Başrollerde ise Max von sydow, Gunnar Björnstrand ve Bibi Anderson gibi Bergman filmlerinin gediklisi çok meşhur oyuncular yer alıyor. Efsane oyuncu Max von sydow’un sesi ve karizmasına film boyunca özenmemek elde değil. Björnstrand her zamanki gibi olgun Bibi ise İsveççe öğrenmek için bir bahane.

Favori filmlerinden olan bu başyapıtta Haçlı seferlerini sorgulayarak ülkesine dönen bir Ortaçağ şövalyesinin (Antonious Block) ölümü, tanrıyı ve varoluşu sorgulamasını, şövalyenin “ölüm”le tanışmasını ve onunla satranç oynayışını, Ortaçağ Avrupa’sının cahillik ve vebayla boğuşmasını izliyoruz. Daha önceden ölümle tanışan karakterlerin olduğu filmlere değinmiştik. Bunlar "Macario" (1960) ve "DeathTakes a Holiday(1934) idi. İlk iki filmde ölüm karakterleri ilk akla gelen dürtüyle hareket ederlerken filmler bizi çok da kesif bir felsefi dünyaya sokmamıştı ama konunun cesurluğu ve o yıllar için orijinalliği bizi büyülemişti. The seventh seal’de ise yönetmenin kendi hayatında yaşadığı inanç ve bilimin çarpışması ile kendi ruhani yolculuğu şövalyemize aksetmiş gözüküyor. Şövalyenin yardımcısının müthiş olgunluğu, ölümün bile kendini sorguladığı anlar gerçekten muazzamdı.


Şövalyenin sorgulamalarına filmden örnek vermek gerekirse:

ŞÖVALYE (hayır anlamında başını sallar) : İnanç işkencedir, bunu bilir miydiniz ? Karşınızdaki karanlıkta duran, nice bağırırsanız bağırın bir türlü görünmeyen birini sevmek gibi.

ŞÖVALYE : Elimden  geldiğince   açık   konuşmak istiyorum sizinle, ama yüreğim boş.

(Ölüm karşılık   vermez.)

 ŞÖVALYE :   Yüzümden   yana   dönmüş    bir   ayna boşluk. Orda kendimi görüyorum da, korkuyla, tiksintiyle doluyor içim.

(Ölüm karşılık   vermez.)

ŞÖVALYE :   Benzerlerime,    insanlara    ilgisizliğim,  onların eşliğinden  ayırdı  beni.  Şimdi bir hayaletler dünyasında yaşıyorum. Düşlerim,  kuruntularım  içine  kapatılmışım.

ÖLÜM : Yine de ölmek istemiyorsunuz.

ŞÖVALYE : Hayır, istiyorum.

ÖLÜM :    Ne   bekliyorsunuz ?

ŞÖVALYE :    Bilgi    istiyorum.

ÖLÜM :     İnancalar (güvence)     mı     istiyorsunuz ?

ŞÖVALYE : Adına ne derseniz deyin. Tanrıyı duyularla kavramak, öyle amansızcasına anlaşılmaz bir şey mi ? Ne diye yarım söz verişler ve görünmeyen mucizeler sisinde saklar kendini ?

(Ölüm karşılık   vermez.)

ŞÖVALYE : Kendimize inancımız yokken, inananlara nasıl inan bağlayabiliriz ? İnanmak isteyip de inanamayanlarımızın başına neler gelecek ? Peki, ne inanmak isteyen,  ne  de  inanmaya  gücü   yetenler ne olacak?

(Şövalye durup karşılık bekler, ama ne konuşan olur, ne karşılık veren. Tam bir sessizlik.)

ŞÖVALYE :   Tanrıyı   neden   öldüremem   içimde ?    Ona ilenirim,   yüreğimden    söküp   fırlatmak isterim de, neden böyle ağrılar içinde, böyle aşağılanarak yaşar durur? Neden, her  şeye   karşın,   silkip   atamadığım şaşırtıcı bir gerçektir o? İşitiyor musunuz beni ?

ÖLÜM :    Evet,    işitiyorum.

ŞÖVALYE : Bilgi istiyorum, inanç değil, varsayımlar değil,   bilgi.   Tanrı,   elini   bana doğru   uzatsın, kendini açığa   vurup benimle konuşsun İstiyorum.

ÖLÜM :   Ama   sessiz    durur   o.

ŞÖVALYE: Karanlıkta ona  doğru  haykırıyorum,   ama   sanki   hiç   kimse   yok   orda.

ÖLÜM::  Hiç   kimse   yok   belki   de.

ŞÖVALYE :    Yaşamak   iğrenç   bir  yılgı   öyleyse.    Kimse   ölümün  karşısında,   her   şeyin

bir hiç olduğunu bile bile  yaşayamaz.

ÖLÜM:  İnsanların çoğu ölüm, ya da yaşamanın boşluğu üstüne kafa yormaz ki .

ŞÖVALYE : Ama  bir  gün  yaşamanın  o   son anına varıp, karanlığa doğru bakmak zorunda kalacaklar.

ÖLÜM :    O    gün    geldiğinde...

ŞÖVALYE : Korku içindeyken, bir görüntü yaratırız, sonra Tanrı deriz o görüntüye.

ÖLÜM :    Üzgünsünüz...

ŞÖVALYE : Bu sabah ölüm ziyaret etti beni. Kendisiyle satranç oynuyoruz da. Bu erteleme, çok  önemli  bir  sorun  hazırlamama fırsat veriyor.

ÖLÜM :    Neymiş   bu  sorun?

ŞÖVALYE : Yaşamam boş bir kovalayış, bir yolculuk, anlamsız bir sürü  laf  oldu  bugüne dek. Buna yandığım, kendimi kınadığım yok, çünkü   İnsanların   çoğu   böyle  yaşıyor.  Ama   bu   ertelemeyi,   anlamlı bir tek eylem uğruna kullanacağım.

ÖLÜM : Bunun için mi Ölümle satranç oynuyorsunuz ?

ŞÖVALYE :   Kendisi   kurnaz   bir   hasım,   ama tek taşımı yitirmedim şimdiye dek.

ÖLÜM : Bu  oyunda  Ölümü  nasıl  alt edeceksiniz ?

ŞÖVALYE : Onun   daha   fark etmediği   bir   düzen kurdum,   atla   fili   birlikte   oynayacağım.   İkinci   elde,   savunma   hatlarından birini darmadağın edeceğim.

ÖLÜM:   Bunu   unutmam.

(Ölüm,       günah   çıkarma    hücresinin    kafesinde bir an yüzünü gösterir, ama birden görünmez olur.)

ŞÖVALYE : Oyun  oynadınız,  aldattınız  beni ! Ama bir yolunu bulacağım, yine karşılaşacağız.

ÖLÜM   (görünmeden) :   Handa   karşılaşacağız, orda sürdüreceğiz oyunumuzu .

(Şövalye elini kaldırır, küçücük pencereden giren ışıkta seyreder.)

ŞÖVALYE : Bu benim  elim.  Onu  kımıldatabiliyor, içinde zonklayan kanı duyabiliyorum. Güneş yukarda daha, gökte ; ve ben, Antonius   Block, Ölümle satranç oynuyorum.

(Elini yumruk yapar, şakağına doğru kaldırır. Bu sırada, Jöns' le ressam  esrimiş, canlı canlı konuşmaktadırlar.)


Şövalyenin arayışı ve sorgulaması o kadar derinlemesine betimlenir ki filmde aynı Bergman’ın hayatında olduğu gibi Ölüm ile aralarında şöyle bir diyalog dahi geçer:

ÖLÜM : Soru sormayı hiç mi bırakmayacaksınız ?

ŞÖVALYE : Hayır, hiç bırakmayacağım.

Şövalyenin yardımcısının (JÖNS) gerçeği arayışı hatta şüphe dahi etmeden inancı bıraktığını tam manasıyla gördüğümüz sahne de çok vurucuydu:

JÖNS : Ne görüyor kızcağız ? Bana söyleyebilir misiniz ?

ŞÖVALYE (hayır   anlamında    başını    sallar) : Artık    acı     duymuyor     ki.

JÖNS : Soruma karşılık vermiyorsunuz. Kim gözetliyor   şu    çocuğu ?   Melekler   mi,   Tanrı mı, Şeytan mı, yoksa boşluk mu yalnız ? Boşluk, efendimiz !

ŞÖVALYE :   Olamaz.

JÖNS :   Gözlerine   bakın,    efendimiz.    Zavallı beyni daha yeni tanıyor bir şeyi. Ayın altındaki boşluğu.

ŞÖVALYE :    Hayır.

JÖNS : Güçsüz kalakaldık, kollarımız iki yana sarkmış ; onun gördüğünü görüyoruz çünkü, bizim yılgımızla onunki bir. ( taşarcasına)   Zavallı   çocuk.   Dayanamıyorum buna, dayanamıyorum...



Şövalye ciddi bir mefkure sahibi iken yaklaşık 10 yıllığına her şeyini bırakarak (sevdiği kadını bile) haçlı seferlerine katılır ve bu uzun yolculuk sonunda sorgulamaya başlar. Her haçlı seferine giden bu ruhani yolculuğa çıkmamışken şövalyemiz ile yardımcısı neden bunu yapabildi. Bence bunda ikisinin de uçlarda yaşayabilen karakterler olması ve hayatlarında bir kere bile olsun acaba diyebilmeleri etken. Jöns’ün bu haliyle diğer insanları hor görmesi ve yalnızlığı çok güzel betimlenmiş bana göre. İşin ilginç olanı ise olayların Ortaçağ Avrupa’sında geçiyor olması yani insanların içine cadı girmiş diye yakıldığı zamanlar. Böyle radikal ve sert ortamda inanç arayışı gerçekten takdire şayan. Aynı dönemlerde insanların Meryem’in nasıl olur da hiçbir erkekle beraber olmadan doğum yaptığını sorgulaması dahi (Katolik olarak yaşamaya devam etseler bile) insanların idam edilmesine sebep oluyordu.

Ölümle şövalyemizin satranç oynadığı ya da konuştuğu, final bölümündeki toplu dans gibi sahneler gerçekten film endüstrisine birer armağan. Kaç tane film ya da yönetmen bu filmden ilham aldı tam sayısını bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz ki filmi daha doğrusu Bergman kültürünü/sinemasını/dünyasını anlayabilmek için aynı Fellini ve Kubrick'de olduğu gibi yönetmenin yaşamına, röportajlarına ve düşünce evrimlerine bakmamız gerekiyor:

Yedinci Mühür, içinde Malmö tiyatro öğrencilerinin mezuniyeti için yazdığım Ahşap Üzerindeki Resim adlı tek bölümlük bir oyun barındırır. Malmö tiyatro okulunda öğretmenlik yapıyordum ve ilkbaharda öğrencilerin yıl sonu gösterisi için bir oyuna gereksinimimiz vardı. Aynı derecede önemli birkaç rolü birden içeren bir oyun bulmak güçtü, bu nedenle yalnızca egzersiz anlamında Ahşap Üzerindeki Resim'i yazdım. Oyun birkaç monoloğa bölünmüştü ve öğrenciler rol sayısı konusunda kararlarını verdiler. Ahşap Üzerindeki Resim'de benim çocukluğuma ilişkin görsel anılar vardır. Örneğin Büyülü Fener'de yazdığım gibi babam kasabalara vaaz vermeye gittiğinde kimi zaman ona eşlik ederdim.

Düzenli olarak kiliseye giden herkes gibi ben de mozaiklere, üç kanatlı resimlere, vitray pencerelere, çarmıha gerilmiş İsa tasvirlerine, İsa'yı ve soyguncuları kanlar ve işkenceler içinde gösteren duvar resimlerine daldım. Meryem, St. John'a yaslanıyordu: Kadın, bak işte senin oğlun, bak işte senin annen. Günahkâr Maria Magdalena. Acaba onu en son kim düzmüştü? Ölümle satranç oynayan Şövalye. Yaşam Ağacını kesen ölüm ve tepesinde ellerini ovuşturan korku içinde bir yaratık. Dansı karanlık ülkelere götüren ölüm, tırpanını bayrak gibi sallıyor, uzun bir sıra oluşturan cemaat hoplayıp zıplıyor ve soytarı arkadakilerin yaklaşmalarına yardımcı oluyor. Şeytanlar kazan kaynatmayı sürdürüyor. Günahkârlar boylu boyunca derinliklerin içine yuvarlanıyorlar. Adem'le Havva çıplaklıklarını keşfediyorlar. Tanrı'nın gözü yasak ağacın arkasından bakıyor. Bazı kiliseler akvaryum gibidir. Boyasız ve resimsiz bir yer göremezsiniz. Her yerde insanlar, ermişler, peygamberler, şeytanlar, iblisler; hepsi canlıdır, gelişip büyümektedir. Bu dünya ile öteki dünya, duvarların ve kemerlerin üzerinde dalgalanır. Gerçek ile düşlem birbirine karışarak erir ve sağlam bir efsane yapısı oluşturur. Günahkâr, işte yaptığın işi gör, şu köşede seni bekleyen şeyi gör, arkandaki gölgeyi gör!

Kendime kocaman bir plakçalar edinmiştim. Carl Ferenc Fricsay'ın doldurduğu -Carl Orff- Carmina Burana'yı aldım. Sabahtan başlayıp prova bitene kadar Orff'u gürletiyordum. Carmina Burana, veba ve korkunç savaş yılları boyunca yurtsuz yuvasız kalıp başıboş dolaşarak Avrupa topraklarını kat eden kadınlarla erkeklerin oluşturduğu gezginci topluluğa katılan halk ozanlarının yazdığı ortaçağ şarkılarından esinlenmiştir. Kalabalığın içinde bilginler, rahipler, papazlar ve oyuncular vardı. Kimileri yazmayı biliyordu ve kilise festivallerinde ve panayırlarda söylenen şarkılar yarattılar. Beni en çok etkileyen; uygarlık ve kültür çöküntüleri arasında gezinen insanların yeni şarkılar doğurmaları düşüncesiydi. Bir gün Carmina Burana'nın final korosunu dinlerken ansızın gelecek filmimin konusunu bulduğumu fark ettim. Sonra Alışap Üzerindeki Resim'in çıkış noktam olacağını düşündüm. Sonuçta Alışap Üzerindeki Resim pek fazla kullanılmadı. Yedinci Mühür başka bir yönde çıkış yaptı: Zaman ve mekân içinde sınırsızca salınan bir tür “yol filmi” oldu. Çok dolambaçlı yollardan geçti ve bunun tüm sorumluluğunu yüklendi.


Senaryoyu Svensk Filmindustri'ye verdiğim zaman herkes tarafından olumsuz bir tepkiyle karşılaştım. Ardından Bir Yaz Gecesi Gülümsemeleri geldi, 1955 Noel'inin ertesi günü gösterime girdi. Açık ve üstü kapalı kuşkulara karşın gerçek bir başarı kazandı. 1956 Mayıs'ında Cannes Film Festivali'nde gösterildi. Ödülü aldığı zaman doğru Malmö'ye gittim ve o zaman en varlıklımız olan Bibi Andersson'dan borç aldım. Ardından Svensk Filmindustri'nin başındaki Carl Anders Dymlingʻi görmeye gittim. Onu denetimsiz ve aşırı heyecanlı bir durumda, Cannes'da bir otel odasında oturmuş, karşısına öylesine çıkan bir at hırsızına Bir Yaz Gecesi Gülümsemeleri'ni sudan ucuz bir fiyata satarken buldum. Bu konuda hiçbir deneyimi yoktu. Saflığının derecesi neredeyse aşırıydı ve özgüvenine uygundu. Reddedilmiş -Yedinci Mühür- senaryoyu kucağına koydum ve, “Ya şimya da hiçbir zaman, Carl Anders Dymling,” dedim. “Elbette, ama önce okumam gerek," diye yanıtladı. "Reddettiğine göre okumuş olmalısın." “Doğru, ama belki yeterince dikkatli okumadım." 


Filmi yapmamı kabul etmesi için, filmi çok çabuk bitireceğime, geziler ve dış çekimler dışında otuz altı günde tamamlayacağıma söz vermek zorunda kaldım. Çok ucuz bir prodüksiyon olmalıydı. Cannes'daki sarhoşluğumuz akşamdan kalmalığa dönüşünce Yedinci Mühür'ün sivri, az kişiye seslenen ve satılmasının güç bir eser olduğu düşünüldü. Yine de anlaşma yapıldıktan iki ay sonra her nasılsa kameramız dönüyordu. Başka bir filmin yapılacağı bir stüdyoda, bize yer vermişlerdi. O zamanlar bu denli karmaşık bir çekime, bu denli sevinç ve coşkuyla başlayabilmiş olmam dikkate değer.


Hovs Hallar'daki üç sahne dışında her şey Film Kenti'nde çekildi. Bu üç sahne, prolog, son ve Jof'la Mia’nın yemek yedikleri yaban çileği tarlasının bir bölümüydü. Dış çekimler için hareket alanımız çok dardı, ne ki havadan yana şanslıydık; güneş doğumundan gece geç saate dek çekim yapabildik. Tüm öteki setler stüdyo için yapılmış bir alanda yer aldı. Gezginlerin cadıyla karşılaştıkları karanlık ormandaki dere itfaiye bölümünün yardımıyla oluşturuldu ve bazı şiddetli taşmalara neden oldu. Dikkatli bakarsanız birkaç ağacın ardından gizemli bir ışığın yansıdığını görürsünüz. Bu, yakındaki yüksek apartmanların birinin penceresidir.


Ölüm'ün gezginlerle dans ederek uzaklaştığı son sahne sözünü ettiğim Hovs Hallar'da çekildi. Fırtına yaklaşmakta olduğu için o gün eşyalarımızı toplamıştık. Ansızın gözüme garip bir bulut çarptı. Gunnar duraksayarak kamerasını yeniden yerine yerleştirdi. Birkaç oyuncu bizim durduğumuz yere geldi, asistanlardan bazıları ve birkaç turist ne olup bittiğini bilmeksizin oldukları yerde dans etmeye başladılar. Daha sonraları karanlık bulutun ardındaki Ölüm Dansı olarak ün yapan bu imge birkaç dakikada gerçekleşen bir doğaçlamaydı. Sette böyle şeyler olabilir. Filmi otuz beş günde yaptık. Yedinci Mühür, yüreğime gerçekten yakın olan birkaç filmimden biridir. Neden bilmem. Elbette kusursuzluktan uzaktır. Her tür çılgınlıkla boğuşmak zorunda kalmıştım. İnsan yer yer filmin ne denli hızlı yapıldığını anlayabilir. Ancak filmi güçlü ve enerji dolu buluyorum. Bunun da ötesinde filmin konusuna tutkuyla bağlanıp sonuna dek besledim.

O zamanlar dinsel inanç konusunda hâlâ ciddi tereddütlerim vardı. Birbirinin karşıtı iki inancı yan yana yerleştirip ikisinin de kendi tarzlarında açıklama yapmalarına izin verdim. Bu yolla çocukluğumun dindarlığı ile yeni benimsediğim katı akılcılık arasında fiili bir ateşkes oluşabildi. Böylece şövalye ile buyruğundakiler arasında da nevrotik karmaşıklıklar olmadı. Ayrıca Jof ve Mia'nın kişiliklerine benim için çok önemli olan bir şeyi aşıladım: İnsanoğlunun kutsallığı kavramını. Teolojiyi ortadan kaldırın, kutsal olan hep yerinde kalır. Aile resmine neşeli bir dostluk da kattım. Çocuk beraberinde mucizeyi getiriyor, oyuncu soluk kesici bir mikrosaniye için altı topu birden havada tutuyor.


Yedinci Mühür, hiçbir şeyi yıpratmaz. Ne var ki bugün yapmak yürekliliğini gösteremeyeceğim bir şeyi, o dönem hiç çekinmeden yapmıştım. Şövalye sabah duasını eder. Satranç takımını toplamaya hazırlanırken çevresine bakar, karşısında Ölüm durmaktadır. Şövalye sorar: “Sen kimsin?" "Ben Ölüm'üm." Bengt Ekerotla ben Ölüm'ün beyaz bir palyaçonun özelliklerini taşımasını düşündük: Bir palyaço maskesi ve bir kafatası karışımı. Bu, başarısızlığa uğrayabilecek çok hassas ve tehlikeli bir sanatsal hamleydi. Ansızın karalar giymiş, ak yüzlü bir oyuncu ortaya çıkıp Ölüm olduğunu söylüyor. Herkes onun Ölüm olduğunu -dramatik bir başarı, kabul etti. Oysa, "Haydi oradan, numara yapmayın! Bizi kandıramazsınız. Senin beyaza boyanmış, karalar giymiş yetenekli bir oyuncu olduğunu görüyoruz! Elbette sen Ölüm değilsin!” diyebilirlerdi. Ama kimse itiraz etmedi. Bu beni keyiflendirdi, kendimi başarılı hissettim.


Hâlâ çocukluğumun dindarlığının soluk kalıntılarını taşırım. O zamana dek doğaüstü kurtuluş denilebilecek tümüyle çocuksu bir düşüncem vardı. Şimdi var olan inancım kendini o zaman belli etmişti. Şuna inanıyorum: İnsan, -kadın ya da erkek- kutsallığını kendi içinde taşır ve bu kutsallık yaşadığımız dünyaya aittir ve bu dünyanın dışında başka açıklamalar yoktur. Filmde, gerçekliği katı ve akılcı algılamanın yanında çocuksu ve dürüst dindarlığım sakince yatar. Yedinci Mühür, bana babamdan geçen ve çocukluğumdan beri taşıdığım inanç kavramlarımı belirgin olarak açıkladığım son filmlerimden biridir. Yedinci Mühür'ü yaptığım zaman bir şeye ya da birisine ettiğim dualar ve dua tümceleri yaşamımda merkezi bir yere sahiptiler; bir dua sunmak tümüyle doğal bir olaydı. Aynadaki Gibi'de çocukluğumun kalıtımı dinlenmeye bırakıldı. İnsanlar tarafından yaratılan her kutsal Tanrı'nın iki yüze sahip bir canavar ya da Karin'in söylediği gibi örümcek-tanrı olması gerektiğini öne sürdüm.



Kiliseler ressamı Albertus Pictor'la keyifli bir sahnede ben kendi sanatsal inancımı hiç sıkılmadan belirtiyorum. Albertus kendisinin gösteri dünyasında olduğunu iddia ediyor. Bu meslekte varlığını sürdürebilmek için insanları çok fazla çıldırtmaktan kaçınmak önemlidir. Jof, kişiliği içinde, Fanny ve Alexander'daki sürekli hayaletlerin ve şeytanların saldırısına ve kendisini korkutmalarına karşın sonsuza dek onlarla ilişkisini sürdürmek zorunda olduğu için rahatsızlık duyan erkek çocuğun tohumunu taşır. Jof aynı zamanda yabanıl öyküler anlatmaktan da kendisini alıkoyamaz; daha önemli görünmek için hem geleceği önceden kestirebilir, hem de yüksekten atar. Jof ve Alexander sırayla çocuk Bergman'la bağlantılıdırlar. Sahiden bir ya da iki vizyon görmüştüm, çoğu kez öykülerim düş ürünüdür. Görüntülerim tükenince uydurdum. Geriye dönüp anımsayabildiğim kadarıyla ergenlik dönemimde ve erken yirmilerimde hızla büyüyüp giderek katlanılmaz bir şeye dönüşen yabanıl bir ölüm korkusuyla yaşadım.




Öleceğim gerçeği, artık var olmayacağım, karanlık bir kapıdan geçeceğim ve denetleyemeyeceğim, önceden göremeyeceğim, düzenleyemeyeceğim bir şeyin varlığı benim için sürekli bir korku kaynağı olmuştu. Tüm cesaretimi toplayarak Ölümü beyaz bir palyaço, sohbet eden, satranç oynayan, hiçbir gizi olmayan bir figür olarak resimleyip o çok büyük korkuma savaş açmak için ilk adımı attım. Yedinci Mühür'de beni büyüleyen, aynı zamanda içimi korkuyla dolduran bir sahne vardır. Bu, karanlık ormanda Raval'in öldüğü sahnedir. Raval başını yerdeki oyuğa sokup korkuyla haykırıyor. Başlangıçta bu sahneyi final olarak düşünmüştüm, ama kısa sürede bu korkunçluğun mesafe ile güçlendiğini keşfettim. Raval öldüğü zaman kamerayı bir nedenden dolayı ormandaki gizemli dere yatağının çevresinde dolaştırıyordum, ansızın soluk bir güneş ışığı oluştu. Bu bir sahne dekoru gibi göründü. Hava tüm gün bulutluydu. Tam Raval'ın öldüğü dakikada önceden düzenlenmişçesine bu ışık ortaya çıktı.

   

Ölüm korkum büyük ölçüde dinsel kavramlarımla bağlantılıydı. Sonraları önemsiz bir ameliyat geçirdim. Yanlışlıkla bana çok fazla narkoz vermişlerdi. Kendimi gerçekliğin dışına çıkıp yok olmuş hissetmiştim. Bunca saat nereye gitmişti? Bir salise içinde hepsi kül olmuştu. Ansızın, bunun nasıl olduğunu anladım. Bir insanın varlıktan yokluğa nasıl dönüştüğünü. Bunu kavramak güçtü. Ama sürekli ölüm kaygısı yaşayan biri artık özgürleşiyordu. Yine de biraz üzücüydü. Ruhunuz bedeninizden ayrılmaya alışıp biraz dinlenirken yeni deneyimlerle karşılaşmanın hoş olacağını söylüyorsunuz kendinize. Ne var ki böyle olmayacağını anlıyorsunuz. İlkin varsınız, sonra yoksunuz. Ben bunu derinlemesine doyurucu buluyorum. Eskiden benim için çok gizemli ve ürkütücü olan –bir başka deyişle, bu dünyanın ötesinde varlığını sürdüren bir başka dünya yok. Her şey bu dünyada. Her şey içimizde olup bitiyor ve birbirimizi içimize alıyor ve birbirimizin içinden taşıyoruz. Böyle olması da çok iyi.

 

                      

 

Yedinci Mühür birdenbire, o sırada Svensk Filmindustri’nin gerçekleştirdiği İsveç sineması altın yılı kutlamaları tantanasının ve pırıltısının odağı oluverdi. Böylesi etkinliklere göre yapılmayan film için bu bir yıkımdı. Gala, seyirci topluluğu, trampet sesleri, Carl Anders Dymling söylevi, ciddi bir sanat filmini öldüren bir atmosfer oluşturdu. Bir rezaletti. Bu saldırıyı durdurmak için elimden geleni yaptım. Tepeden tırnağa etkisizdim. İzleyicinin sıkıntısı ve mutsuzluğu filme amansız bir gölge düşürdü. Sonra, gösterime girince Yedinci Mühür bir orman yangını gibi dünyaya yayıldı. Film, aynı iç kuşkuları ve acıları duyumsayan kişileri de etkilemişti ve onlardan güçlü yanıtlar aldım. Ama o merasimli galayı hiçbir zaman unutamayacağım.





4 Ocak 2022 Salı

When They See Us

Evet sevgi çiçekleri çok kısa bir aradan yani 4 seneden sonra yine beraber olabildik. Bu yazımızın baş rolünde Netflix’in mini dizilerinden “When They See Us” var. Dizimizin yönetmeni Ava DuVernay. Kendisi sıkı bir Afro Amerikan hakları savunucusu ve konuyla ilgili pek çok film ve projede yer aldı, alıyor hatta kendisi bir çizgi romanı çekecek olan ilk siyahi kadın yönetmen olacak. (2022-New Gods).  Ayrıca son dönemde beğendiğim filmlerden “the White Tiger”ın da yapımcılarından. (aşağısı spoiler içeriyor***)

imdb



Dizimiz maalesef gerçek bir hikayeden uyarlanmış, keşke fiktif bir konu olsaydı ya da sıkıcı Amerikan adaleti anlatan bir yapım olsaydı ama maalesef değil. Diziyi favori dizilerime ekliyorum ve herkese de öneriyorum. Bence herkes izlemeli ve üzerine konuşmalı.

 


Hikaye aslında çok sık gördüğümüz haksız yere hapis yatanların hikayesi (detayına girmek istemiyorum izlemelisiniz) şöyle ki sadece Amerika’da tescilli “wrongly convicted” olay sayısı verilerin toplandığı 1989 yılından itibaren 2800 civarında (The National Registry of Exonerations’a göre). Bunlar tabi ki tespit edilenler 10 katı kadar da suçsuz yere yatan olduğu düşünülüyor. Bu arkadaşların çoğunluğu siyahi ve olayların merkezinde genelde tecavüz var (yine aynı araştırmaya göre siyahiler 7 kat daha fazla haksız yere suçlanıyormuş). Tecavüz ve siyahi kelimeleri o kadar çok sık beraber telaffuz ediliyor ki suçsuz bile olsa yanlış algıyı temizlemek yıllar alıyor bazen ömür alıyor bazen de temizlenemiyor kişi o iftirayla özdeşleşiyor.

 


Amerikan tarihinde yanlış yargılama üzerine verilen en büyük tazminat davalarından bazıları ise şunlar:

Henry McCollum ve üvey kardeşi Leon Brown  kişi başı 75 milyon dolar (2014 yılında basit bir film çekildi ama çok sansasyon yaratamadı film, ileride yeni bir proje gelebilir.)

Central Park Five, toplamda 41 milyon dolar.

Dixmoor Five, toplamda 40 milyon dolar. (central park five gibi 5 adet siyahi gencin suçsuz yere tecavüz ve cinayetten hapis yatması neredeyse aynı olay, “True Crime with Aphrodite Jones”a konu oldular sadece, etkileyici bir proje yapılmadı henüz.)

Sabein Burgess, 15 milyon dolar

Frank O'Connell, 15 milyon dolar vs.  liste uzayıp gidiyor.

 


Bunlar bildiklerim daha bilmediğim niceleri var. Netflix olmasa Central Park Beşlisi’ni hangimiz bilecektik adamakıllı. Ya da kaçınız Dixmoor Beşlisi’ni duydunuz neredeyse aynı olay. Netflix’in gücü adına. Birkaç tane de benzer konulu film dizi önerelim: “To kill a mockingbird” (favorilerimden, 1962), “Pardon” (yerli favorilerden, 2005), “Jai Bhim” (favorilerimden, 2021),  12 Angry Men (favorilerimden, 1957), “Jagten” (favorilerimden, 2021)  daha onlarcası var birkaç tane favorilerden yazmak istedim.

 


Diziyi yüksek puanından ötürü listeme eklemiştim. Akşam şöyle kuruldum koltuğa 23.15’teki maçı bekliyorum (premier ligten bir maçtı) bir saat felan hızlı hızlı “when they see us”ı bitirip maçı izlerim diye plan yapmıştım. Biz filmcilerin yüksek puanlı dizi ve filmleri es geçmek gibi bir lüksümüz yok ama bazen çok sıkıcı yapımlar denk gelebiliyor.



Dizimize başladık her şey güzel birazdan Amerikan adaleti yerini bulacak ve hepimiz mutlu olacağız diye sakin sakin izliyorum diziyi. Bir yandan üzülüyorum gençlere ama eminim dizinin sonunda güzel şeyler olacak, hem gençler özgürlüğüne kavuşacak hem de ben listemden bir diziyi azalttığım için mutlu olacağım felan. Neyse böyle böyle ilk 2 bölümü bitirdik maçı olmadı geri sardırır izlerim dedim. 3. bölüme başladık Kevin Richarhson annesiyle hapishanede konuşuyor ve aralarında şu konuşmalar geçiyor:

 


-Ranzamdayım ve ayak sesleri duyuyorum. Gitgide yaklaşıyor. Rüya mı görüyorum yoksa gerçek mi bilmiyorum. Her gece gitgide yaklaşıyor.

-- o ayak seslerini dinlemeye devam et, canım. O benim. Seni eve getirmeye geliyorum.

-dünyadaki herkes benden nefret ediyormuş gibi geliyor.

--öyle geldiğini biliyorum ama seni herkesi telafi edecek kadar çok seviyorum. Tüm gün tek yaptığım seni sevmek. Asla yalnız olduğunu düşünme. Bu süreci seninle birlikte yaşıyorum. Sen ağlıyorsun, ben de ağlıyorum. Sen kızıyorsun ben de kızıyorum. Sen korkuyorsun ben de korkuyorum. Sen özgürsen ben de özgürüm. Sen ve ben her daim…

 


Bir rüzgar esintisi, dışarıda bir yerde anneyi görüyoruz bir bakıyoruz Kevin Richardon büyümüş hapisten çıkıyor, anne yaşlanmış gözleri yaşlı. Kanepeden kalktım irkildim noluyor amına koyayım ya hani Amerikan adaleti izleyip diziyi bitirecektik hani bol gollü bir maça hazırdım felan. Nasıl olabilir ya bu çocuk 14 yaşında girdi yıllarca hapiste kaldı. Giden yıllara mı yanarsın milletin tecavüzcü damgasına mı yeniden sosyalleşmenin zorluğuna mı başka bir dünyada yabancılaşmaya mı? Bu çocuk suçsuzdu orospu çocukları diye haykırdım resmen.

 


Kevin’in hapis sonrası süreci anlatılırken ben hala kendimde değilim küfürler ediyorum. Amerikasına da adaletine o sarı çıyan trump’ına da(çıkıp adam gibi özür bile demedi ben zamanında sizlerin idamını istedim diye işte sen bu kadar bir amcıksın piç) hepsinin amına koyayım anlıyor musun. Sonra dank etti peki diğer çocuklar noldu, daha 2 bölüm ve 4 çocuk var hikayesi anlatılmayan. Korka korka başladım izlemeye. Sikerim dedim maçını yapacağınız işe de yani gittim bir soda aldım ve izlemeye devam.



Maalesef arkadaşlar bu gece zor geçecekmiş belli oldu. Yusuf Salaam, Anton Mccray ve Raymond’ın hikayelerini de izledim ama kaç tane soda içtim hatırlamıyorum. Yıllardır etmediğim küfürleri ettim. Sakinleşemiyorum. O çocukların hayatlarının gitmesine, hapisten çıktıktan sonraki çaresizliklerine, o amcık savcıların hala hiçbir şey olmamış gibi aramızda yaşamalarına o kadar sinirliydim ki (diziden sonra sosyal medyanın sayesinde yeteri kadar aşağılandılar ve kitapevlerinden fakültelerden felan kovuldular ama yine de yetmez). Ve bir o kadar da güçsüz hissediyorum kendimi çünkü aynısı burada başımıza gelse kime ne anlatabileceğiz, dünya koca bir vahşi yaşam alanı tesadüfen yaşıyoruz.

 


Sıra Korey Wise’ın bölümüne geldi. Wise aslında ismi listede olmayan sadece arkadaşına eşlik etmek için karakola giden ve 16 yaşında olduğu için, diğerleri 14 yaşındaydı, yetişkin hapishanesine gönderilen çocuktu. Dizinin yeni başladığını anlamış olduk resmen hemen rennie ilaçlarımı getirdim, kalbim midem her yerim sıkışmaya başladı. Sinirden ağlamaya başladım. En son bu duyguları ne zaman bir filmde ya da dizide yaşadım hatırlamıyorum uzun yıllar olmuş. Ya ben maç izleyip yatacaktım neler gördüm neler öğrendim bilemiyorum. Empati yapmaktan korktum, belki unuturum diye temennide bulundum ama hayır bunları yazarken bile aynı duyguları yaşıyorum. Bu arkadaşların başlarına gelenler iyi ki izlemişim, unutulmamalı ve adaletsizliğe tüm dünyada bir savaş başlatmalı.

 


Kötü sahneleri bitirdik diyoruz adamlar artık özgür ama yok daha kötü sahneler geliyor. Dizinin finalinde gerçek kişileri görmeye başlıyoruz ve artık bıraktım kendimi ağlamaya başladım yani başka türlü rahatlayamazdım.

 

            


Ve geliyoruz 71. Emmy törenlerine en iyi dizi oyuncusu adaylarını görüyoruz. İçerisi gerçekten şampiyonlar ligi gibi.

Jared harris, chernobyl (kusura bakma sana ödülü kaybettirecek kadar mükemmel bir şey izledik); Sam rockwell, fosse verdon; Benici del toro, escape at dannemora; Jharrel jerome, when they see us; Mahershala ali, true detective.

 


Sonra Korey Wise’ı canlandıran Jharrel Jerome ödülü alıyor herkes birbirine sarılıyor. Central park beşlisi de ödül törenine gelmişler çılgınca seviniyorlar ve ağlıyorlar. Jharrel’in benim burada ne işim var evde annemin yemeğini yemeliydim (ben daha küçüğüm minvalinde) deyip ödülü alışı ve Central Park Beşlisi'ni onure edişi... Bu haksızlıkla bu adaletsizlikle güçlünün güçsüzü ezişiyle olmayacak böyle arkadaşlar. Netflix sayesinde, ben en azından bu olay nezdinde bir şeylerin değiştiğini gördüm. Medyanın ve sosyal platformların gücüne güvenmekten başka şansımız kalmadı gibi. 

Özetle bu harika mini diziyi izleyip sinir krizlerine girmenizi tavsiye ederim. Yakında tekrar görüşmek dileğiyle...