31 Aralık 2012 Pazartesi

Gangs of New York





“Gangs of New York” filmini Martin Scorsese yönetmiş. Senaryo ise Jay Cocks’a ait. Jay Cocks’un “the age of innocence” ve “strange days” isimli filmlerin de senaristi olduğunu hatırlatmakta fayda var çünkü bu filmlerin hepsinde başrol oyuncu favori oyuncularımdan olan Daniel Day-Lewis’tir. Daha önceki yazılarımda pek çok kere bahsetmişimdir bu favori oyuncularımdan. Lewis’in bu listede olması ve beni karakterleriyle etkilemesi kaçınılmazdı. Bunca yılın film birikimini şöyle gözümün önünden geçirdiğimde yüzlerce çok güzel karakterden en güzelini seçmemi isterseniz cevabım sanıldığının aksine klasiklerden değil bu filmimizdendir. Daniel Day-Lewis’in canlandırdığı "uncle sam"in bir yansıması olan “the butcher” karakteri şu ana kadar izlediğim en iyi karakterdir. Hatta bunu tartışmaya açık bir konu olarak görmüyorum bile. Benim en sevdiğim film "Matrix"tir, kimisine göre de “Citizen Kane” ya da “to kill a mockingbird”dir, bunları tartışabiliriz ama “the butcher”ın en iyi performans olması tartışmaya açık bir konu değil, o kadarrr.


Filmi ilk izlediğim zamanı hatırlıyorum, filmde hep bir hata hep bir aksaklık aramaya çalışmıştım özellikle de oyunculuklar konusunda (yeni filmlerde bunu hep yapıyorum) ama bana göre en ciddi mesele konu ve karakterler yapmacık mı değil midir ki aradığım cevabı fazlasıyla buldum. Olamaz dedim, böyle bir oyunculuk olamaz. Sevdiğim karakterin daha eski ya da klasik bir filmden olması gerekir diye tonla zaman düşündüm, hatta john cazale’nin bir karakteri olsa daha manidar olurdu dedim ama hayır, yiğidin hakkını vermek lazım. Ve ben şuna da inanırım, bir adamın tek bir rolü iyiyse o adam iyi oyuncu olacak diye bir şey yok, yani Lewis’in diğer eserleri sıradan ve basit olsaydı tercihimi mutlaka değiştirirdim ama geçmişine ve şimdisine baktığımızda ne kadar kaliteli bir oyuncu olduğunu görebiliyoruz. Bloğun ismi john cazale blogspot olmasaydı daniel day-lewis blogspot olabilirdi. Kendisi İngiliz olmakla beraber gençliğinden itibaren bu oyunculuk işinin içinde olmuştur ki dedesi dahil önemli figürlerdendir. Uzun bir süre basit projelerde yer aldıktan sonra resmen patlama yaşamıştır, bu uzun sürede eğitimini tamamladığı söylenebilir.


Bu uzun süreçteki popüler olmayan sıradan projelerinin olması onu sevmemdeki asıl etkendir diyebilirim çünkü gelişimini net bir şekilde görebiliyoruz, kimse kusura bakmasın ama fiziksel özellikleri nedeniyle ilk projesinde başrolü kapanlara çok gıcık oluyorum, keşke bu yazıda ve blogta bahsetmeseydik ama bu mankenlerimizin oynadığı gerçekten kalitesiz dizilerdeki başrol oyuncuları beni çok geriyor, kıskanıyor musun der gibisiniz ama benim derdim oyunculuk meselesiyle. Herkesin bildiği bir karakter olan Erdal bakkal yıllarca yurt dışında çalışmış, yanılmıyorsam londra’da tiyatro eğitimi almış ve oyunculuk da yapmış ama bakıyorsun adam ellisinden sonra parayı kırıyor ya da popüler oluyor diyelim. Öte yandan 19 yaşındaki bebelerin ki entelektüel birikimleri belli, her gün yüz sayfa kitap okusan o yaş yine kurtarmaz, bu durum beni hem üzüyor hem de geriyor. Bundan on sene sonra da o yaştakiler, oyuncu diye ekranlara çıkacaklar. Yaşarsam eğer o zamanki tepkilerim nasıl olur bilemiyorum.


Oyuncu dediğin adam rolüyle özdeşleşmeli, haftalarca ön hazırlık yapmalı ve mutlaka ilgili karakter ve dönemle ilgili kitap okumalıdır. Bunların hepsi bir araya geldiğinde emin olun başarı geliyor, öyle uç bir örnek vermeyeyim mesela natalie portman’ın “v for vendetta” için çabaları takdire şayan, günlerce aksan kursu alması, saçlarını kestirmesi felan, yine aynı karının “black swan” için ciddi balerin dersi aldığını, ki balerin geçmişi de vardır, ve psikolojik destek gördüğünü duyunca insan hem şaşırıyor hem de başarıyı kıskanıyor. Natalie portman, yahudi olduğundan ya da güzel olduğundan bu projelerde yer alıyor iddiasını da bir gün çay içersek bir 3,5-4 dakikada çürütürüm. Abuk sabuk konuşmayın. Ayrıca Lewis de yahudi değildir. Her başarılı ya da zengin, yahudi olacak diye bir olay da yok, siz de çalışın sizin de olsun.


Bu tarz fedakarlıkları matrix’te de görmüştük, detayları ilgili yazımızda tekrar okuyabilirsiniz. Aynı yoğun çalışmayı belki de fazlasını “the butcher”a hazırlanan Lewis’te görüyoruz. Bir önceki filmini tam beş yıl önce çeken Lewis, ciddi bir hazırlık ya da kafa toplama sürecine girmişti, yıllarca film çekmemesinin müthiş bir performansa gebe olduğunu otoriteler söylüyordu ama bu kadarını da doğrusu beklemiyordu hiç kimse. Film çekilmeye başladığı günden itibaren sadece new york aksanıyla konuşan bu İrlandalımsı (kendini fanatik bir İrlandalı olarak görür ve İngiliz vatandaşlığından vazgeçer) film bitene kadar tek bir İngiliz aksanını kullanmamıştır. Zaten Lewis’i diğer oyunculardan öne çıkaran detaylardan biri de aksanlarla olan ilişkileridir. Brad pitt, benim favori oyuncularımdan ya da Henry fonda diyelim, bu ikisinin tüm filmlerinde aynı ses vardır, karakterler çok değişkendir ama aksan çoğunlukla aynıdır ama Lewis farklı akranlarla karşımıza çıkabilmektedir. Adamın kendi saf sesini bildiğim için bu filmdeki konuşmaları nasıl yaptığını hala şaşkınlıkla düşlerim.


Film boyunca yaptığı en büyük fedakarlık ise leonadro di caprio ile olan dövüş sahnelerinin çekimlerinin birinde burnu kırılmıştır ve bu kırık burunla filmi bitirmiştir. Emin olun bunu bi bizim Cüneyt arkın (bir keresinde elini cama kestiren hayatında hiç figüran kullanmamış cücünün bilekten itibaren eli kesilir ve hemen hastaneye yetiştirerek dikerler, birkaç ay sonra da kaldığı yerden devam eder) bir de Lewis yapabilir. Filmdeki bir sürü kişisel ironisine rağmen role kendini kaptırması ise emin olun olağanüstüdür. Kendisi ciddi bir İrlanda hayranıdır muhtemelen ıra’ya felan da sempatisi vardır (İngiliz olmasına rağmen) ama bu filmde irlanda’ya ve özellikle de dini inanışlarına çok ağır hakaretlerde bulunur. Olay budur. Gerçi “the boxer” ve “in the name of father” filmleriyle yeterince ıra reklamı yapmıştı neyse. Demem o ki bebeğim kendisi favori oyuncularımdandır ve “the butcher” karakteri de gelmiş geçmiş en iyi oyunculuk performansının sergilendiği roldür.


Filmimizin diğer başrol oyuncuları ise cameron diaz ve Leonardo di caprio’dur. Camerion diaz’ın oyunculuğu bu filmde iyi veya kötü diye yorumlamaya gerek yok. Basit bir orospuyu canlandırmalıydı canlandırdı da. Gelelim sinirlendiğim meseleye. Herkes bu filmdeki oyunculukların abartı olduğunu ve özellikle de di caprio’nun hiç beceremediğini söylüyor. Tabii insana karizmatik geliyor bir başrol oyuncusunu beğenmeyince de, sen kimsin lan hırbo. Elalem babasının hatırına mı bu adamı oynatıyor itoğlu itler. Martin scorsese’nin ilk prensi Robert de niro ise ikinci prensi de di caprio’dur. Bu herif bilmiyor mu oyunculuğu. O yüzden mi ilk önce bu adamı alıyor castlere. Ben şu an para kazanmak için bir film çeksem oynatacağım ilk adamlardan biri di caprio’dur ve oynadığı filmler de çok iddialı, güzel yapıtlardır. Bu filmde çok ergen gibi çıkmış ve hiç oyunculuğu becerememiş diyorlar, la sen oyunculuktan ne anlarsın dallama, hayatında kaç kere film izledin piçin evladı. Adamın rolü babasının intikamını almak isteyen bir ergen karakteridir ve bu karakter olgun olmamakla beraber aceleci davranıp duygularını ön plana çıkaracaktır, şimdi bu dediğimi ben filmde çok rahat bir şekilde görebiliyorum ve başka bir adamın da bu kadar güzel oynayabileceğini düşünmüyorum. Ekşi’den duyup ezberden yorum yapıyorsunuz pislik basitler. Amcık beyinliler. Yaşınız 20-25 elin sanatçısına bok atıyorsunuz. Bazıları the butcher’ı da beğenmiyormuş da sinemadan çıkmışmış. Eğer var ya o filmde ben olsam ve filmden çıktığını görsem seni domaltır sikerdim.


Orospu çocukları sizi, anlamadığınız meselelere ne yorum yapıyorsunuz. Adamı soğuk savaş filmine götürüyorum oyunculuk görsün diye bu filmde aksiyon yok diyor siken mi öpen mi. İşte, tvlerden zeka düşürücü program ve yarışmaları (yemin ediyorum acunun sunduğu programı izleyen birisinin zekası azalır) izleye izleye bu hale gelen milyonlar ve utanmadan ona buna laf atıyorlar. Bu durumun tam tersi de geçerli, bazen de öyle bir sevip övüyorlar ki bir şey zannedersin. Yönetmenin en kötü eserimdi dediği bir filmi adamlar bir övüyor yemin ediyorum kafayı yersin, bunun tek bir açıklaması var; bizim millet hem özentidir hem de farklı olmaya çalışır, bu yüzden de sürekli saçmalıklarda bulunur. Bunların bir gün düzelmesini felan da beklemiyorum cehennem olup gidin, benim ilgi alanlarıma yorum yapmayın. Geçen de sinemada denk gelmiştim, küçücük çük kadar bir kız ile bir oğlan filmi beğenmemiş oyunculuklar sıkıcıymış, amın feryadı, senin yaşın kaç? Sen hayatında kaç kitap okudun? Siyah beyaz kaç film izledin de yorum yapıyorsun? Siyah beyaz film kültürü olmayan filmler hakkında yorum yapamaz bu kadar basit, çünkü öncül akım ve örnekleri görmeden nasıl karşılaştırma yapacaksın, kötü diyorsun ama neye göre kötü yarram. Mesela monte cristo kontu’nu beğenmeyebilirsin, 2002 versiyonu kötüydü çünkü 1934 yapımı tam bir klasikti demen lazım. Siktirip gidiniz Özcan denizin filmine de oranızı buranızı mıncıklayarak yiyişin ve yanınızdakileri tahrik edin, amcık beyinli döl israfları, götünüzün astarını sikerim sizin haa. "Fight Club" diye bir film var izlediniz mi bilmiyorum, ben açıkçası beğendim, filmin sonunda bir adet kıllı yarrak ekranda tebaruz ediyor, o yarağı sokarım size bir daha böyle abuk subuk yorumlar yaparsanız eğer.


Filmimizdeki oyuncu ve oyunculuklara düzeyli bir şekilde değindikten sonra gelelim konuya ve akışa bir de ironilere. Filmimiz 1850’li yılların amerikasını daha doğrusu new york’unu anlayıtıyor. O dönemlerde iç savaş ve deniz aşırı yerlerden göç en büyük olaylardır ve filmde de sıkça vurgulanır. İç savaş ile ilgili filmlerden “the birth of a nation”a daha önceden değinmiştik. İleride muhtemelen “the good the bad and the ugly” ve “glory” filmlerine de sırf iç savaş malzemesi var diye değinebilirim. Film, iki tarafın şiddetli ve acımasız ama onurlu savaşıyla başlar. Bir tarafta bölgenin yerlisi olduğunu iddia eden Protestanlar (şu an amerikanın yarısı protestandır) bir tarafta da irlanda’dan amerika’ya göç edip orada kendi kültürlerini yaşamaya çalışan Katolik İrlandalılar. Zencilerin ve diğer etnik kökenlilerin de irlandalılar’ı destekledikleri ise aşikar. İrlandalıların başında peder vallon yer alırken yerlilerin başında “bill the butcher” yer almaktadır. “Bill the butcher” karakteri gerçek bir karakterden esinlenilmiştir. Adamın adı da “bill poole”dur ve kendi zamanında filmdeki gibi nam saldığı ve buraların ağası da marabası da benim dediği söylenir. Bu kadar vahşi ve orijinal miydi bilemiyorum ama “Bowery Boys” isimli çetenin lideri olduğu ve ölene kadar herkese korku saldığı o zamanın gazetelerinde yazıyor (internette mevcut). Tek bir sıkıntılı nokta var o da asıl karakterin “draft riots”’tan sekiz yıl önce ölmüş olması. Yani filmimizde fazladan sekiz yıl yaşayan bir “the butcher” var.


Bu adam da iki kuşak önce ingiltere’den amerika’ya göç eden kasap işiyle uğraşan bir ailenin üyesi. Niye oranın yerlisi oluyor derseniz ayrı bir tartışma konusu. “draft riots” dediğimiz filmin sonundaki büyük isyan Amerikan tarihinin en önemli isyanlarından biriymiş, fazla bilgim yok, filmde anlatılanlar iyi özetliyor gibi. Bu sahnelerde aslında yerli ol olma büyük devlet planında herkes öldürülür imajını bariz bir şekilde alabiliyoruz. Butcher’ın yerli olmasına rağmen lincoln’ü sevmemesi ise muhteşemce yorumlanmış. O zamanın resmedilen siyasetçileri de yine muhteşem yansıtmalardı. Hepsinden öte the butcher’ın özlemini duyduğu amerika’ya alsa kavuşamaması ise sinir bozucuydu, tüm ihtişamıyla yalnız bir insandı. Bu yüzden de en saygı duyduğu adam öldürdüğü peder vallon idi. Çünkü mefkuresi için çabalayan ve ölümü göze alan herkes the butcher’ın gözünde onurluydu tabii mertçe savaşmak koşuluyla. İlk çete savaşının bitiminde peder’e davranışlarını gördüğümde hem duygulanmıştım hem de evet birinci karakterim bu olabilir demiştim. Lewis’in bu filmde Lincoln posterine bıçak atmasına rağmen (köleliğin kaldırılmasını istemiyordu) son filminde lincoln’ü canlandırması ise hep sevdiğim ironilerden olmuştur. Şipilberg 2010 yılında bu filmi çekmek ister ve Lewis'e teklif götürür ancak Lewis, şipilberg'ten tam bir yıl istemiştir. Bu bir yıllık süre içerisinde filme hazırlık yapmış ve 100'den fazla lincoln ve dönemiyle ilgili kitap okumuştur. Yine bu süreçte makyaj ekibinin de yardımıyla lincoln ile fiziksel benzerlik yakalanmaya çalışılmıştır. Fragmanı lincoln kendisi görse hıçkırarak ağlardı. Muhtemelen bu film ile oskarı alacaktır. Oskar demişken “gangs of new york” filmi tam 10 dalda oskara aday olmuş ama bir tanesini bile alamamış. Al pacino’nun bir tane oskar aldığı dünyada çok fazla şaşırmıyorum aslında, neyse.


“The butcher” karakteri onurlu bir adamdır ve kesinlikle kalleş değildir. Acımasızdır ama hain veya kalleş değildir. Filmin bir sahnesinde insanları korkuttuğu için bunca yıldır yaşayabildiğini söylemişti. Bir gözünü neden bıçakla çıkarıp pedere gönderdiğini anlattığında ne kadar orijinal bir adam olduğunu anlıyoruz. Bazı adamlar vardır hayatları kesin kurallar çerçevesinde geçer ve asla taviz vermezler ya işte “the butcher” onlardan biridir. “The butcher” rakibini yok ettiğinde her şey bitecek zannetmişti ama kendi tarafının tavizleri onu delirtiyordu. O ilk savaştan sonra geçen 16 yılda tamamen otoriter birisi olup çıkmıştı artık düşünceleri tartışmaya açık değildi gel gör ki siyasetten de anlamıyor ve haz etmiyordu. Tüm çeteleri ya yok etmiş ya da emrine sokmuştu. Adamlarından bazıları ise İrlandalıydı ve gün içinde onlarla dalga geçerek kendine eğlence buluyordu, bu adamların bazıları ise peder vallon’un eski adamları idi. İşte bu karaktersizliği ancak bir İrlandalı yapabilir diyen “the butcher” onların yüzüne hainliklerini vurgulamak için yanında taşıyordu. Sadece tek bir çetenin isminden bahsedilmiyordu o da peder valley’in yönettiği “death rabbit” çetesiydi. Bunun anlamı ise ölü tavşan demek değildir, her ne kadar sembolleri ölü bir tavşan olsa da anlamı korkusuz/korkulası İrlandalılar demekmiş. Bu bilgiyi de şu yazıdan öğrenmiştim: “The name "Dead Rabbits" has a second meaning rooted in the Irish American vernacular of 1857. The word "Rabbit" is a phonetic corruption of the Irish word ráibéad, meaning "man to be feared". "Dead" is a slang intensifier meaning "very." "Dead Ráibéad" thus means a man to be greatly feared.”


Film, pederin oğlunun “the butcher”ı yok etme planlarıyla süsleniyor, ama sonlara doğru filmin çok hızlı akıp bittiği de bir gerçek. Sebebi ise filmden tam bir saatin kesilip atılması. Filmde çok orijinal sahne ve diyaloglar var demiştik. Bunlardan bir tanesinde the butcher, pederin oğluna adın ne diye soruyor. Amsterdam cevabını alan the butcher çocuğa benim de adım new york diyor. Buradaki gönderme new york şehrinin eski adının new Amsterdam olmasınadır. İngilizler şehri ele geçirince ismini de değiştirmişler. Bu isim şakasında ben yerliyim sen İrlandalı göçmen yani sonradan gelensin ama senin adının da benimkinden öncül olduğu bir gerçek mesajı vardır. Ne kadar seksi bir şaka. Bunlardan başka the butcher’ın domuz etiyle olan mücadelesi beni benden almıştı. İdama gidem masum gençlerle olan muhabbetine de bayılmamak elde değil. Tiyatrodaki, çocuk gibi heyecanı ve kalabalığı ateşlemesi de muhteşem oyunculuklardandır ama birkaç sahne daha olmalıydı en iyi karakter ödülü için.


The butcher’ın amsterdam’ı dövdüğü sahne en iyi dayak sahneleriyle yarışır. O nasıl bir kafa atmaktır hala kafamı meşgul ediyor, izleyelim. The butcher, Amsterdam’ın yüzüne iz bırakır ve yaşamasına müsaade eder. Zamanla Amsterdam iyileşir ve ölü tavşanı eski yerine tekrar asarak çeteyi hortlatır. Polis şefiyle bu olayı konuştukları sahnede the butcher şunları söyler: “Mesele şu. Ahlaki muammanı hiç takmam seni koca kafalı rezil. Olay aşağı yukarı böyle. Oraya gitmeni istiyorum. Sadece sen başkası değil. Emrindekilerden biri değil. Senin oraya gitmeni ve bu zavallı küçük tavşanın ölümünden kim sorumlu ise (bunları söylerken ağlamaya başlıyor) onu cezalandırmanı istiyorum (burada birden güler) Anlaşıldı mı?” işte bu sahneden sonra artık kesinlikle en iyi performans ödülüm the butcher’a gitmişti, izleyelim. Ya yemin ediyorum hem oyuncu olasım geldi hem de ben böyle yapamayacaktım ve hiç başlamamak daha iyiydi. Bu konuşmanın benzerini bana yapsaydı ve tehditlerde bulunsaydı, evdeki en gizli yerlerde saklanmış bayramlık çikolataların bile yerini söyleyebilirdim. Ondan sonraki bir sahnede de İrlandalıların seçmenini öldürür ki bu sahneyle beraber artık onunla kimse yarışamaz. Bu sahne tam bir kült sahnedir, izleyelim. Fight club’ta ele yara izi yapmak ne kadar kült ise bu öldürme sahnesi de o kadar kült ve taklit edilemezdir. Bir tane daha muhteşem sahne var; Amsterdam, the butcher’a meydan okuyunca kabul ediyorum demesi yok mu o tavırlara ve soğukkanlılığa, titrememeye yürek dayanır mı? Hiç şöyle karizmatik olamadım ya ona yanarım. “Le samourai” yazımızda bu ezikliğime değinmiştim.


Filmimiz, isyanın bastırılmasında yerliler ile İrlandalıların savaşamadan rekabeti bitirmeleriyle son bulur. The butcher ölürken “I die a true american” demiş ve hepimizi duygulandırmıştır. Filmdeki, Amerikan olmasak da, en çok duygulandığımız yer ise “William cutting” yani the butcher ile peder vallon’un mezarlarının yan yana bulunması ve gelişen new york teması ile beraber mezarların da yıpranması idi. O esnada çalan müzik de duygulanmamızı oldukça kolaylaştırıyor. Son temada ikiz kulelerin yer alması yıkılmadık ayaktayık mesajını vermektedir. Film gösterime girdiğinde hatta çekilirken de kuleler yoktu. Favori oyuncularımdan Lewis’in canlandırdığı “the butcher” karakterini sırf benim hatırıma bir kere daha izlemenizi tavsiye ederim, şu mukayeseye de bayılmamak elde değil, izleyelim. Bir sonraki filmimiz de kendini belli etti gibi.






Gangs of New York film eleştirisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder