5 Mayıs 2013 Pazar

Margin Call





"Margin Call" filmini basit yönetmenlerden J.C. Chandor yazıp yönetmiş. Başrollerde ise Kevin Spacey, Stanley Tucci, Paul Bettany, Zachary Quinto, Demi Moore, Simon Baker ve Jeremy Irons gibi önemli oyuncular var. Filmimiz en iyi özgün senaryo dalında oskara aday olabilmiş ama kazanamamış. Filmimiz 2008 yılında patlak veren ekonomik krizden çok az öncesinde, bir gün sonra neler olabileceğini anlayan bir yatırım bankasının aldığı radikal kararları ve şirket içi insan ilişkilerini konu ediniyor.


"Margin call" deyimi wall street kökenli bir deyimdir ve finans aleminde özellikle iflas öncelerinde çokça gündeme gelir. Yaptığınız işlemin veya yatırımlarınızın belli bir oranın altına düştüğünü yani zararda olduğunuzu düşünelim (bu oran yapacağınız işlemin risk katsayısına ve aracı kuruluşun politikasına göre değişir, örneğin forexte otomatik margin call talimatı vardır ve hesabınız durdurulduğunda zaten olan olmuştur, kaldıraç sisteminin aşırı riskli olmasından dolayı) aracı kurum sizden işlemlerinize devam edebilmeniz için teminat göstermenizi yani biraz daha sermaye yatırmanızı ister, eğer talebi karşılayamazsanız işleminiz sonlandırılır ve zararlarınızı toparlayabilme fırsatı olmadan gümlersiniz, neyse. 2008 kriziyle ilgili en güzel eserlerden biri hiç kuşkusuz inside job’dır ve daha önceden eleştirmiştik. Bu filmi konusundan ötürü izleyecekseniz mutlaka o belgeseli de izleyin derim ama burada da biraz tekrar etmemiz gerekebilir. 2008 krizine o senenin eylül ayında ayyuka çıkan Abd’deki taşınmaz mal piyasasının ve destek aldığı modelin yani mortgage sistemin çökmesi ana etken olarak gösterilmişti. Milenyumdan sonra emtia fiyatları tüm dünya genelinde hızlıca artmış özellikle Çin ve Hindistan’ın zenginleşen nüfusu bu durumu tetiklemişti. Doların da bu süre zarfında özellikle euro karşısında değer kaybetmesi güvenilirliğini azaltıyordu. 2000 yılının ikinci çeyreğinde dolar, euro karşısında tarihinin en yüksek oranına sahipken (1 euro=0,8300 dolar) 2008 yılının ikinci çeyreğinde bu oran tarihinin en düşük oranına dönüşüyordu. (1 euro=1,6000 dolar)


Amerikan rüyasının en güzel hali herkesin müstakil evinin ve arabasının olduğu en az üç çocuklu bol yemeli içmeli ve tüketim dolu bir hayattır. Mortgage denilen sistemle herkesin ev sahibi olması için tüm ülke çapında aileler ve kredi kuruluşları beraberce hareket ediyorlardı. Ev satışlarının sürekli artması da bazı kötüye giden sinyalleri adeta yok sayıyordu ve çoğu kişi ülkenin refah seviyesini ev fiyatlarıyla ve satışlarıyla orantılıyordu. Her şey güzel giderken 2008’de birden evlerin fiyatları yükselmeye başladı. Fiyatlar yükselince de üzerine kurulan sistem birden sektelemeye başladı ve "subprime mortgage" denilen özellikle gariban tayfanın nemalandığı yüksek risk ve faizli kredili sistem çöktü.


İşin asıl yıkım boyutu ailelerin evsiz kalmasından ziyade bu kredilerin karşılıklarının durumu idi. Dünyanın belki de en patlamaya hazır balonunu oluşturan wall street, fakir ailelerin bu ödeyebileceklerini düşündükleri kredi akitlerini tahvil haline getirip çok riskli gelirler elde ediyorlardı ancak aileler borçlarını ödeyemeyince ve acı tablo gün yüzüne çıkınca tüm ilintili kurumlar; bankalar, kredi kuruluşları, inşaat piyasası piç gibi kalmıştı. Elinde çok miktarda mortgage kredisi bulunduran bankalar alacaklılara borçlarını ödeyemeyince daha doğrusu teminat gösteremeyince batmaya başladılar. İlk iflas bear stearns’dan geldi ve bu banka hükümet tarafından bir başka banka olan jp morgan’a satıldı.


Bu iflası diğer bir yatırım bankası olan Lehman Brothers (abd’nin en büyük iflası olmuştur, bankanın tam 600 milyar borçla battığı söyleniyor), Merrill Lynch, Washington Mutual ve Wachovia izledi. Ardından kriz dalgası meşhur sigorta firması American International Group’u (yıllık gelirleri 68 milyar dolar civarında) tehdit etmeye başladı ve hükümet bir kurtarma paketi hazırlamaya karar verdi. Çünkü abd’de sigorta şirketleri devasa öneme ve fonksiyona sahiptiler. Az kalsın ülkede uçak dahi kaldıramayacaklardı. Sıradaki tehdidin General Electrics ve Motor (yaklaşık 300 milyar dolarlık yıllık gelir), Us Steel (yıllık 18 milyar dolar) ile başkanın koltuğu olmasından korkuluyordu ve tam 700 milyar dolarlık bir paket hazırlandı. Başı kurtarmak için kolları ve bacakları kestiler. Bu arada dünyanın tüm bölgelerinden abd askerlerinin son 5 yılda çekilmesinin sebebi barış felan değil askeri birliklerin inanılmaz masraflarıdır.


Peki bu kriz bize neler anlatıyordu? 1929 yılında kapitalizm en büyük savaşını vermiş, tarihin gördüğü en büyük krizlerden birini yaşamıştı. Adam smith’in “bırakınız yapsınlar” mottosu "büyük buhran"da büyük bir yenilgi almıştı. Tarihin en büyük iktisatçılarından olan Keynes, 1929 yılındaki krizde yepyeni bir modeli öne sürmüştü. Keynes’e göre piyasa tamamen özgür bırakılmamalı ve devlet yeri geldiğinde müdahale edebilmeliydi. Marx’ın arz fazlalığı diye yorumladığı olayı Keynes talep eksikliği olarak yorumlamıştı ve devletin bu durumu düzeltebilecek merci olduğunu savunmuştu. Dediği gibi de oldu ve devlet getirdiği politikalar sayesinde bir şekilde krizden kurtuldu. Bu politika çoğu kez hala uygulanmaktadır. Bunun en güzel yollarından biri de bence sinemadır. Türkiye’de hadi alışverişe çıkın, yastık altı altın ve paralarınızı piyasaya sürün diye pek çok siyasi yalvarmalar duymuşsunuzdur. Aynı mantığın ürünüdür. Yani tam manasıyla tüketim toplumu keynes’in ana hedefidir. Herkes çoğunlukla kredi kartları yüzünden bir ay arkadan gelmeli ama sürekli alışveriş yapmalıdır. Bir de hizmet sektörü var ki oraya harcanan paranın haddi hesabı yok.


Sinemanın en büyük kurtarıcılardan biri olduğunu ve bir şekilde amerikayı ayakta tuttuğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Son yıllarda hiç olmadığı kadar marvel ve dc comics karakterlerini görmeye başladık. Bunlar iron man, spider man, superman, batman, thor vb. fiktif karakterler. Ve bu filmlerin hepsinin de gişelerde milyar dolara yakın hasılat elde ettiğini hatırlatalım. Marvel'ın walt disney company'e, dc comics'in de warner bros'a ait olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Bu kadar ilgili filmin sıkça ve cılız senaryolarla sinemalara gelmesine başka bir teoriyi ilişkilendiremiyorum. Şöyle de bir veri vereyim; Amerika'nın en büyük dört bankası ve yıllık gelirleri şu şekilde: JP Morgan (97 milyar dolar), Bank Of America (83 milyar dolar), Citigroup (70 milyar dolar), Wells Fargo ( 86 milyar dolar). Uluslararası çapta büyüklüğe sahip titan firmalara da bakalım mı; PepsiCo (66 milyar dolar), CocaCola Camp. (47 milyar dolar), McDonald's (28 milyar dolar), WallMart (470 milyar dolar), Apple (156 milyar dolar). Bir de sinema devlerine bakalım; Walt Disney Company (38 milyar dolar), Warner Bros (12 milyar dolar)
 

1929 krizinden bir şekilde çıkılmıştı ancak devlet, keynes’in dediği gibi sadece piyasalara müdahale etmekle kalmadı, finans ve borsa dünyasını da getirdiği kurallarla kontrol altına aldı yani modeli güya kendi lehine güncelledi. Ancak 1970 yılında stagflasyon olunca ki keynes’e göre hem işsizlik hem de enflasyon aynı yönde hareket edemezdi, keynes’in ve koca ekonomik yapının güvenilirliği sarsıldı. Bu modelin de güncellenmesi gerekiyordu ve artık dünya iyiden iyiye globalleşmeye başlıyordu.


Ardından friedman isimli bir diğer önemli ekonomistin savunduğu model kısmen uygulanmaya ve benimsenmeye başladı. Bu model devletin temel kamu hizmetleri dışında piyasaya müdahale etmemesi gerektiğini savunuyordu. Ve çoğu kişiye göre ekonomik model en iyi halini almıştı. Diğer modellerin doğruluğu tartışılır ancak aralarından tek bir hatalı seçmemiz istenirse bu bence smith olacaktır çünkü devlet hiç müdahale etmeseydi ihaleler ve tröstleşme şu an ne durumda olurdu bilinmezdi neyse.


Hep yeni modeller aranıyordu ama 10-20 yılda bir görülen krizler ve krizcikler var olan sistemi sorgulatıyordu. Acaba karl max’ın dediği gibi kapitalizm eninde sonunda kendini öldürecek miydi? Yoksa krizler kendiliğinden olan orman yangınları gibi belli periyotlarda olması normal olan şeyler miydi? Self-temizlik mi yapılıyordu yani lo? Derken dünyada hızlı bir neoliberal yapı hakim olmaya başladı (Türkiye’de de özal ile aynı sistem benimsendi) ve internet ile haberleşmeyle de beraber inanılmaz büyük bir global ağ ortaya çıktı.


Bundan sonra olacak bir kriz ister istemez tüm ülkeleri etkileyecekti. Neyse dünya bir şekilde etrafında dönerken abd’de finans piyasaları artık abuk sabuk şeyleri bile satıp almaya başlamışlardı. Bunlar arasında en acayip ve sonu öngürülemez olanı mortgage sistemindeki krediler ile bunların alacakları ve verecekleriydi. Ev alan adamın borcunu bir şekilde wall street sanki çok ender bir emtiaymış gibi tüm dünyaya sundu ve bu şekilde yüksek risklerle ilk etapta baya da bir para kazandılar. Çoğu banka ve yatırım kuruluşunun geliştirdiği modeller vardı. Ve modelin hatasız olduğu tezi hakimdi. Ya da risk yönetimleri sayesinde büyük tehditlerden kurtulabileceklerdi. Finansal piyasalara sürülen bu türev kağıtlar öyle bir hal almıştı ki ünlü yatırımcı Warren Buffet: “Bunların neleri kapsamakta olduğunu normal insanların, hatta delilerin hayal gücü kavrayamaz” diyordu. Yine Warren Buffet’ın verdiği bir diğer örnek de durumun boyutlarını gözler önüne seriyordu: “Nebraska’da bu yıl kaç ikiz doğacak?” diye bir iddia kağıdını menkul bir kağıda dönüştürmek için hiçbir engel yoktu.


Ancak tarih hataların tekrarından ibarettir ki 1998 yılındaki büyük kriz çıkageldi. 1998 yılında önce uzak doğu krizinin tetiklediği rusya’nın tahvillerini ödeyememesi felan akabinde abd’ye sıçrayan durum o zaman için dünyanın en büyük hedge fonu olan long term capital management’ın hata yapması imkansız modelini batırmıştı. Bünyesinde iki adet Nobel ekonomi ödüllü ve her katında okullarında derece yapan ekonomistler olan kravatlılar kulesi batmıştı. Kimse ne olduğunu anlayamadı ve bu şirket bir haftada modellerinin akıbeti anlaşılınca 2-3 milyar dolar para kaybetti. O sene modeli batan bir tek onlar değildi. Borsacıların kralı olan George soros’un quantum fonu 2 milyar dolar kaybetti. Bir diğer ağa babası Julian Robertson’un tiger fonu ise 3.3 milyar doları kısa bir sürede batırdı.


Wall street’te meşhur bir laf vardır: “iki tür insan para kaybeder, her şeyi bilenler ile hiçbir şey bilmeyenler” İşte bu krizlerde maalesef her şeyi bilenler iflas etmişlerdi. İflas etmelerini sağlayan ise yüzlerce süper zeki çalışanlarının sürekli kontrol ettiği modelleriydi. İşte 2008 krizinde özellikle mortgage sistemi tüm büyüklerin modellerini patlatmıştı. Ve şimdilerde herkes yine aynı düzen devam ediyor. Tarihin en büyük ikinci krizi diye adlandırılan 2008 durumu unutuldu gitti. Üzerinden 5 yıl geçmiş, şimdilerde hep beraber yeni krizler ve modeller bekliyoruz.


Peki filmimiz neyi anlatıyor. İşte bu 2008 yılında devasa yatırım firmalarından birinde toplu işten çıkarmalar yaşanmaktadır, daha büyük kriz başlamamıştır. İşten çıkartılan risk masası şeflerinden biri önemli bir tehditten bahseder ama yine de bunu kovarlar. Derken çalışmalarını, yanında çalışan teknik analistlerden birine verir ki benim de profesyonel işim teknik analistliktir. İlgili arkadaşımız firmanın modelinin tabiri caizse sıçtığını görür ve bu yakın zamanda firmanın güvenini yıkabilecek boyuttadır. Önemli olan ilk etapta batmak değildir. Firmanın aleyhindeki tek bir haber zaten zamanla o işi yapacaktır. Bu durum ilgili tüm çalışanlara duyurulur ki herkesin bir patronu vardır ve herkes de kötü kalplidir, işte sana wall street.


Büyük patronların işin özünden anlamayıp sürekli bize İngilizce konuş bebeğim teknik konuşma demeleri çokça vurgulanmış ve doğru da bir mesajdır. Soros da dahil tepedekiler teknik bilgiden yoksundurlar. Kimisinin derdi köpeği kimisininki ise lüks arabadan olma korkusudur. Gördükleri katastrofik krizden ise tüm dünya etkilenecektir ama adamların tabi umurlarında değil. Şirket olağanüstü toplanır ve ellerinde bulunan hisselerin bir an önce elden çıkarılmasına karar verirler ki bu hisseler ölü hisselerdir ve tüm alıcılara patlayacaktır. Tamamen ahlak dışı olan ama bir şekilde yasalardan dolayı sıyrılabildiğiniz bu yöntemle krizden en azından sağ çıkabilirsiniz ki filmdeki firma da aynen öyle yapmıştır. Aynısını deneyip de yapamayan lehman bro ise malumunuz tarihteki yerini almıştı.


Filmdeki alt üst ilişkileri, wall streetin o meşhur kravatlı ordusu, hızlı yaşa genç öl prensibi, başarısızın kabullenilmediği bir dünya ve ruhsuz orospular diyarı güzelce vurgulanmış. Filmdeki en başarılı aktörler de tabii ki risk birimi başkanı kevin spacey (kriz adamın sikinde değil ölecek köpeğini, başarısız aile yapısını düşünmekte fazla da bir şey yapmamaktadır) ile jeremy irons’un canlandırdığı big boss karakteridir. Bu gaddar kerim edasındaki karakterin film içindeki karizması görülmeye değer. İnsanın film izlerken ayağa kalkası geliyor. Buyurun efenim, hoş geldiniz felan. Yaptığı acımasız planın ne kadar gerekli olduğunu vurguladığı sahnelerde maalesef kendisine katılıyorum. Sonlara doğru söylediği şu sözler çok acı ve gerçek: “Hepsi kağıt parçası için. Ama bunu neredeyse 40 senedir her gün yapıyorsun Sam. Eğer bu kağıt parçası içinse, her şey öyle. Bu sadece para. Uydurma (hayali). Üzerinde resimler olan kağıt parçası. Yani yiyecek bir şeyler alabilmek için birbirimizi öldürmemize gerek yok. Bu yanlış değil.


Bugün de geçmişten farklı değil. 1637, 1797, 1819, 1937, 1957, 1984, 1901, 1907, 1929, 1937, 1974, 1987, Tanrım! Ne sikmişti belamı. (1720’de, Güney Denizi balonunun doruğunda, döneminin en büyük dehası olan Sir Isaac Newton bile isteriye kapılmıştı. Bilimsel alandaki parlaklığı finans alanında da geçerliymiş gibi yatırım yapan Newton sonunda 20,000 sterlin kaybetmiş ve iflas etmişti) 1992, 1997, 2000 ve daha nicesi. Hepsi aynı sebep için, tekrar ve tekrar. Kendimize engel olamıyoruz. Ayrıca kontrol etmek, durdurmak hatta yavaşlatmak istiyoruz. Ucundan bile değiştiremedik durumu. Sadece tepki veriyoruz. İşleri doğru yaptığımızda bir sürü para kazanıyoruz. İşleri yanlış yaptığımızda ise yol kenarına terk ediliyoruz. Her zaman böyleydi ve böyle olacak. Kazanan-kaybeden, mutlu sikler-üzgün çoraplar yüzdesi hep aynı kalacak. Şişman kediler ve açlıktan ölen köpekler. Belki bizim gibilerin sayısı bugün olduğundan daha fazla olacak fakat yüzde yine aynı kalacak.” Bu son sahnedeki konuşmaya ve içeriğine bayılmamak elde değil.


Filmi açıkçası başarılı buldum, çoğu wall street temalı filmi sevmem ama burada şirket içi hiyerarşi ve alınan acımasız kararlar çok güzel oynanmış. Filmde bazı yerlerde aşırı teknik konuşma geçiyor konuya ilginiz yoksa sıkılabilirsiniz, daha az sıkılacağınız ve filmde bahsedilen dolandırıcılığın gerçek yüzlerini görmek isterseniz dediğim gibi inside job belgeselini izlemelisiniz. Neyse bebeğim haftaya bir sıkıntı olmaz ise yine güzel bir filmle karşınızda oluruz.





Margin Call film eleştirisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder