13 Mayıs 2013 Pazartesi

The Navigators ve Özelleştirme



“The navigators” filmini Ken Loach yönetmiş. Başrollerde de fazla popüler olmayan orta sınıf oyuncular yer alıyor. Filmimiz çok kaliteli olmamasına rağmen ilgilendirdiği konu bu hafta bizi bir araya getirdi. Film, İngiltere’de demir yollarında çalışan işçilerin özelleştirme sonucunda başlarından geçen traji komik olayları anlatıyor. Filmin anlatımı sade, vurgular çok güzel. Sanki bir film değil de ailelerimizden işçi olanların başlarından geçenleri izliyor gibiyiz.


Bir grup işçi kendi halinde çalışıp az buz kazandıklarıyla yaşamaya çalışırken bir gün işyerlerinde hiç aşina olmadıkları bir firmanın tabelasını görürler. "British railway" artık özel bir mühendislik şirketi ile anlaşmıştır ve yeni şirket bazı radikal fikirlere sahiptir. Ancak bu yeni kararlar işçilerin nazarında pek hoş karşılanmaz ve bir şekilde filmin başında konuk olduğumuz küçük depodaki herkes işi bırakır veya kovulur. Burada işçilerin gözünden olaya baktığımızda özelleştirmenin çok can yakan bir şey olduğu izlenimine kapılıyoruz. Filmdeki pek çok benzer duygusal vurguya rağmen benim kişisel görüşüm çoğunlukla özelleştirmenin lehine olacaktır.


Özelleştirme bildiğiniz üzere kamuya ait olan (tamamı veya önemli bir kısmı) işletmelerin daha fazla kar elde etmesini sağlamak ve işletmenin marka değerini yükseltmek için özel teşebbüslere bir süreliğine kiralanmasına veya satılmasına denir. Özelleştirme yapılan işletmenin de verimsiz veya zarar ediyor olması gerekir aksi halde akıllarda soru işaretleri bırakacaktır. Özelleştirmelerin en çok eleştirildiği noktalardan biri de budur; neden bu çok önemli kurum yabancılara satıldı gibi. Bunun da birkaç sebebi olabilir, ya devlet işletmeyi bilmiyordur ya da devlet kendini kazıklıyordur. Şuursuz ve ahlak dışı kabul edilen özelleştirmeleri bir yana bırakırsak, devletler çoğunlukla bu işten yarar sağlarlar.


Basit bir örnek verelim; Zonguldak'taki maden ocaklarını düşünün. Eğer bu kömürü dışarıdan satın alırsak ve işçilerin de paralarını çalışıyorlarmış varsayıp ödemeye devam edersek devlet daha karlı olacaktır. Bunu sağlayan ise yerin altında çalışan işçilerin aksine yerin üstündeki yüzlerce kravatlıdır. Ve çok da güzel maaşlar almaktadırlar. Devlet bir şekilde o kişileri kadrosuna almıştır ve atamıyor da, kimse neden az çalışıyorsun da diyemiyor. Hal böyle olunca verimsizlik ve gereksiz masraflar ortaya çıkıyor. Bu tarz işletmelerin bana göre affedilmeden özelleştirmeleri gerekir.


Peki ama özelleştirmeden sonra çalışanların bazı hakları yenmiyor mu der gibisiniz. Haklısınız ama şu anki piyasanın bir şekilde dönmesi için herkes daha fazla ve verimli kazanmayı düşünmek zorunda. Hal böyle olunca adamlar işçiyi bir an bile olsun boş oturtmak istemiyorlar. Türkiye’nin farklı illerinde birkaç fabrikayı gören ve içinde çalışan biri olarak şu yorumları yapabilirim. Eğer işçiyle beraber yemek yerseniz, patronlar ve getirdikleri verimlilik üzerine olan kararların hepsi orospu çocuğudur. Eğer kravatlılarla yemek yerseniz, işçiler aldıkları paraları hak etmeyen insanlardır ve daha fazla çalıştırılmaları gerekir. İki tarafın da emin olun kendilerini haklı çıkaracak argümanları var. Denge nasıl sağlanıyor derseniz denge sağlanmıyor, herkesin ana, bacıları bazı kere de ebeleri anılıyor.


Devlete ait olan bir bankanın hiç de ciroyu artırmak gibi bir derdi yoktur ve çalışanlar da çoğunlukla pişkindir. Ama özelde iseniz tabiri caizse hayvan gibi çalışırsınız ve kotalarınız vardır. Şu kadar kart satalım, şu kadar kredi verelim gibi. Şimdi sen çalışanın gözünden bakarsan devleti tercih edersin ama firma sahibi, piyasa ve benim gözümden bakarsan da kesinlikle devlet mantığıyla iş yapılmamalıdır. Halkbank’ın son iki yıldaki değişimine bakabilirsiniz.


Yine devlete ait olan bir işletmede, hepiniz bunu bilirsiniz kabul edelim, sabah bir iki saat daşşak saatidir. Sonra öğle yemeği faslı sonra saat 5’in beklenmesi felan. Kimsenin işleri siklediği de yok, hele bir de bir iki saat fazladan çalışmayı teklif etseler kıyamet kopar. Çoğunluk göbeklidir, tembeldir, üretken değildir ve bana göre karakter bozulmasıyla karşı karşıyadırlar. Bitmek bilmeyen kredilerini ise söylemeye gerek yok. Halbuki özeldeki işçi ve kravatlılar maliyetlerini karşılamak zorunda olan robotlardır. Bu maliyetler; maaş, yemek, sigorta felan. Yeri geldiği zaman sabahlara kadar ve hatta hafta sonları çalışmak zorundadırlar. İşi beğenmedin mi, siktir git kapı orada. Ama bu adamlar daha çalışkandırlar ve daha yaratıcıdırlar. Hangisinin piyasa ekonomisine faydalı olduğunu tartışmaya girmiyorum bile.


Daha keskin örnekleri çöken Sovyet ekonomi sisteminden verelim. Biliyorsunuz SSCB soğuk savaştan ve savunduğu üretim, tüketim, iş-işçi gibi temel ekonomik sistemlerinin hepsinden büyük kayıplar vermiş sonrasında ise koskoca devlet çökmüştür. Halkın durumunu yansıtan sistem hakkında Ruslara ait şu söz çok manidardır; “hiç kimse işsiz değil, fakat hiç kimse çalışmıyor. Hiç kimse çalışmıyor fakat herkese ücret ödeniyor. Herkese ücret ödeniyor fakat satın alacak bir şey yok. Satın alacak bir şey yok fakat herkes ihtiyacını karşılıyor. Herkes ihtiyacını karşılıyor fakat herkes şikayet ediyor. Herkes şikayet ediyor fakat ne zaman oy kullanma zamanı gelse herkes evet diyor”.


Sistemde özel teşebbüsün bulunmaması, çalışanların verimliliklerini arttırmalarını sağlayacak ve daha fazla çalışmalarını teşvik edecek bir güdünün olmaması üretimde ciddi problemlerin yaşanmasını beraberinde getirmiştir. Herkese iş garantisinin sağlanması ve ücretlerde homojenliğin olması işçilerin daha fazla performanslarını arttırmaları için bir gerekçenin bulunmadığı fikrinin yerleşmesine neden olmuştur. Dolayısıyla Sovyetler birliğinde işgücünde verimlilik düşmüş ve merkezi yönetimin tutumu halkta “onlar bize ödüyor gözüküyor, bizler de çalışıyor gözüküyoruz” sözüyle de ifade edildiği gibi çalışmamayı teşvik etmiştir. Diğer yandan bir müessesede istihdam zorunluluğu nedeniyle aşırı istihdamın bulunması ve iş yerinde herkesin bir anda çalışma olanağının bulunmaması çalışanlardan bir kısmının sadece maaş dönemlerinde iş yerinde bulunmalarına neden olmuştur.


Filmde sevimli aileleriyle beraber sıkıntı yaşayan işçiler göze batsa da çok değerli ekonomistlerden Mises’e göre, İngiliz ulusunu merkantilizmin yarattığı yoksulluğun ve geri kalmışlığın boyunduruğundan kurtaran, refah ve kalkınmalarını sağlayan piyasa ekonomisidir. Serbest piyasa ekonomisi veya kapitalizm olarak da ifade edilen sistem tanımlanacak olursa, rekabete dayalı, karı esas alan, özel mülkiyet, miras, sözleşme yapma, teşebbüs ve tercih özgürlüğünün güvence altına alındığı diğer taraftan devletin fiyat mekanizmasının işleyişine müdahale etmediği bir modeli ifade etmektedir.


Her ne kadar beğenmesek de kapitalist bir dünyada yaşıyoruz. Kapitalizmin temel mantığı ise sermaye üretimine dayanmaktadır. Kapitalist üretim insan ihtiyaçlarına yönelmiş görünse de, asıl amacı maksimum kar elde etmektir. Bu bakımdan kapitalizm, sermayenin yeniden üretimiyle varlığını sürdürebilmektedir. “Laisses faire-Laissez passer”, liberal kapitalizmin ekonomik yönünü açıklayan temel ilkedir. Bu prensibe göre, herkes istediği kadar üretimi, tam rekabet koşullarında, hiçbir kısıtlama olmaksızın, en yüksek karı elde etmek amacıyla gerçekleştirebilecektir. Liberal ekonomi, en fazla kar getiren üretimi ve maksimum tatmini benimser. Bireysel özgürlüklere ve çıkarlara öncelik tanır. Kar hırsı kapitalistleri rekabete sürükleyerek, zenginleşmelerini sağlayacak ve sınırsız bir servet elde etme olanağı sunacaktır. Tüm bunlar olurken de işçilerin ve maliyet kalemlerinin pek tabii ki de düzene sokulması ve azaltılması gerekecektir.


İşçiler düzene sokulmalı derken, bu daha öncesinden bulunduğum fabrikalarda neredeyse sinir krizleri geçirecektim. Yukarıda yazanların doğruluğuna ve daha verimli kazanmanın gerekliliğine rağmen kimlere ve ne için çalışıyorum sorusunu kendime sorduğumda sikerim ekonominizi de verimliliğinize de dedim. Endüstri mühendisiyim ve bu sebeplerden ötürü verim artışı isteyen bir yerde büyük konuşmayalım ama çalışamam. Bir fabrikada üretimdeyim, adamların benden istediği tek bir şey vardı. İşçi çıkartmak istiyoruz ve bize aksayan yerleri göster. Çoğu kravatlı şura aksıyor bura aksıyor derken ben bu işi yapamadım. Fabrika sahibi de kendince haklı binden fazla işçisi var, bok gibi para gidiyor adamlara ama öte yandan da o adamın ailesi var felan ve bir sürü kötü insan ilişkileri dedikodu. Dedim ya sikerim öyle işi bana göre değil.


Bir yandan verimlilik artmalı ama bir yandan da işten çıkarılanların piyasaya olan zararları ve onların ahlaki değerlerinin karşılanması gerekliliği. Nasıl bir dengede buluşacaklar belli değil. Yani bu işin bir formülü yok. Eğer benim gibi duyguyla yaklaşırsanız kimse işten çıkarılmaz ama bu da iyi bir şey değil. Sikeyim böyle işi keşke sanayi devrimi olmasaydı neyse


Başka bir fabrikada ise, burası daha küçük bir yerdi, patron hayatımda gördüğüm en para seven adam. İşçilere nasıl babalık yaptığını bir anlatışı var yemin ediyorum ağlarsınız gözleriniz yaşarır. Hem bir sürü de üretim felan adam faydalı gibi diyorsunuz ama gelin görün ki adam orospu çocuğunu teki. Tam 30 yıldır beraber çalıştığı bir işçisi vardı Mustafa abi diye. Bu adamla atölyeyi kurduğu zamandan beri çalışıyormuş. Ve Mustafa abinin emekliliğine 5 yıl mı ne kala patron Mustafa abiye girdi çıktı yaptı. Yani ilk önce işten çıkardı sonra işe yeniden aldı. Bu ne demektir Mustafa abinin 30 yılda biriktirdiği zamlar güme gitti. Asgari ücretten tekrar işe başladı ve gık da diyemiyor. Benim burada sigortam yatıyor başka yerler onu bile yapamıyor diyor. Zaten de 5 yılım kalmış idare etmem lazım diyordu. Ulan diyorum böyle üretim olmaz olamaz lan. Senin bu negatif elektrikle ürettiğin parçadan ne hayır gelir. Yine diyorum sikerim bu işi


Yani bebeğim olaya kimin gözüyle baktığınız çok önemli. Dedim ya bu binden fazla işçisi olan fabrikada kravatlıların toplantısındayız. Herkes şen şakrak bayrama bir hafta kalmış. Toplantı üzerine toplantılar sonunda fabrika girişine bir yazı asıldı; “fabrikamızın verimsizliği göz önüne alındığında bazı işçilerin çıkartılması gerekliliği ayyuka çıkmıştır. Bayramdan sonra bazılarınızla çalışma fırsatı bulamayabiliriz”. Lan diyorum bayramdan önce neden böyle söylüyorsunuz, kimin çıkacağı da belli değil. Yazıktır lan ama nafile ben de bir hiçim. Her şey fabrika verimsizliği için ama Avrupa birliğinde bu oran yüzde 6 iken 6 sigmadan felan bahseden bu fabrikada verimsizlik yüzde 16 idi. Amcık hoşafları diyorum bak böyle böyle üretim hatlarınız olduğu için böyle verimsizsin, yok işçi çıkacak diyorlar, neyse ben bir orta yol bulamadım gelemedim öyle işlere. Ama verimlilik şart ne yaparsın.


İşte bu amına koduğumun verimsizliliği iyi ayarlanmalı, işçinin de hakları korunmalı ama yoksa kocaman ülkeler batıyor firma dediğin ne ki. Sovyetler birliğinin yıkılması anlık bir hadise değil aksine oluşum süreci uzun yılları kapsamaktadır. Stalin’in sanayileşme politikaları sonucunda, üretim açısından dünyanın ikinci büyük sanayi devleti haline gelen Sovyetler birliğinin, kalite ve teknoloji yönünden ise aynı başarıyı sağladığı söylenemez. Kısaca, sanayinin üretim etkinliğine bakıldığında 1955 yılında 13,5 milyar ruble değerinde ağır sanayide hatalı mal üretilmişti. Bu rakam Kruşçev döneminde 25 milyar rubleye, 1989’da ise 150 milyar rubleye çıkmıştır. Bu durum merkezi planlamanın iflasının açık bir kanıtıdır. Böylelikle merkezi yönetimin devam ettirilmesinin imkansız olması sebebiyle buna bağlı olarak ekonomide ciddi dengesizlikler meydana gelmiştir. Örneğin, Sovyet ekonomisinde araba lastiği ihtiyacıyla otomobil ihtiyacı arasında denge, piyasa mekanizmasının temel unsurları yerine merkezi planlama tarafından yapıldığından kurulamamakta, böylece ekonomide ya lastik stokları oluşmakta ya da uzun kuyruklar ortaya çıkmaktaydı. Bazı iktisadi teşebbüsler müşteriler için değil depolar için çalışmaktaydı. Binlerce kilometre ötedeki fabrikanın kaç çivi, kaç ayakkabı üreteceği merkezden tespit edilmekte, sonuçta çivi veya ayakkabı sıkıntısı çekilmekte, ya da üretilenler satılamamakta, bu defa da üretilen malları yok etmek için kaynak israfı yapılmaktaydı.


Filmin sonundaki kazada işçilerin önceliğinin arkadaşlarından ziyade iş güvenliği ve işi kaybetme korkusu olması ise kapitalizmin bir şekilde kazandığını ve hepimizi istediği bireylere dönüştürdüğünü gösteriyor, acı. İşçilerin abartılı şekilde kovulması ve köleleştirilmesini bir yana bırakırsak özelleştirme gerekli bir hadisedir. Filmimizde de bu denge biraz işçiden yana olacak şekilde gösterilmiş. Özelleştirme üzerine yapılmış güzel filmlerden biriydi bu izlediğiniz. Haftaya bir sıkıntı olmaz ise favori oyuncularımdan birinin filmiyle beraber oluruz.





The Navigators film eleştirisi





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder