28 Aralık 2014 Pazar

The Double





The double filmini orta düzey yönetmenlerden Richard ayoade yönetmiş. Başrollerde jesse eisenberg ve mia wasikowska yer alıyor. Bir de eskilerin en güzellerinden cathy moriarty. Zaman, çok acımasızsın vesselam. Filmin esin kaynağı ise favorilerimizden dostoyevski’nin çok tartışmalı “öteki ben” isimli uzun hikayesi, kendisine göre de romanı.



Dostoyevski, kitabın çıktığı gün ağabeyine şunları yazdı: “… son ana, yani 28’ine kadar benim alçak golyadkin’i yazmaya devam ettim. Korkunç! İşte insanın yaptığı hesap ancak bu kadar tutuyor: Ağustosa kadar bitirmeyi istemiştim, şubata kadar yazdım. Golyadkin bugün çıkıyor. Daha iki gün önce yazıyordum onu oysa. Yurttan notlar’da 22 sayfa olarak yayımlanacak. Golyadkin, İnsancıklar’dan on gömlek üstün. Bizimkiler, ölü canlar’dan beri rusya’da böyle bir şeyin yazılmadığını söylüyorlar, dahiyane bir eser olmuş ve daha neler neler! Gerçekten de golyadkin’de iyi iş başardım.”



Dosto’nun beklentileri böyleyken sonrasında yaşananlar kendisi için birer hayal kırıklığı yaratacaktı: “Bana en çok sıkıntı veren şey de, bizimkilerin, belinski ve diğerlerinin, golyadkin yüzünden benden hoşnut olmayışları. İlk tepkileri, hesapsız bir hayranlık olmuştu, çoşkuyla konuşup, tartıştılar. İkinci tepkileri ise eleştiri oldu; sanki anlaşmışlar gibi, hem bizimkiler hem de okurlar, golyadkin’in okunamayacak kadar sıkıcı, uyuşuk ve uzun olduğunu düşünüyorlar. Ama hepsinden komik olan, herkesin bir yandan bu uzunluk için bana kızarken, bir yandan da öyküyü harıl harıl ve defalarca okuyor olmaları. Bana gelince, bir an için umutsuzluğa bile kapıldım. Beklentileri boşa çıkardığım ve büyük bir iş olabilecek bir eseri mahvettiğim düşüncesi beni öldürüyor. Golyadkin’den soğudum. Birçok yeri aceleye geldi öykünün, yorgunluk halinde yazıldı. İlk yarısı, ikinci yarısından daha iyi oldu. Öyküde, son derece parlak sayfaların yanı sıra işe yaramaz, berbat yerler var; insanın içi bunalıyor, okumak istemiyor. İşte bu yüzden bir süre cehennemde gibi yaşadım, çektiğim acıdan dolayı hastalandım.”



Öteki ben’in kentleşen toplumlardaki, tüketim dünyasındaki kimlik sorunlarını anlatmaya çabaladığı çok açık ama eleştirilerin çoğu da eserin gogol’un eserlerinden araklanmış olduğu ve okurların anlayamacağı kadar boğucu ve belki de zeki oluşu idi. Öteki ben’de gogol’un imzalarını bulmak mümkün: “insancıklar gibi, öteki ben de birçok anlamda, gogol’un sanatsal dünyasıyla, onun Petersburg öyküleri’ne özgü şiirsellikle bağlantılı bir eserdir. Yazar hayattayken öyküyü inceleyen eleştirmenler de bunun altını çiziyorlardı. Öyküde ele alınan başlıca konular (yoksul memurun kendisinden daha zengin, hiyerarşi merdiveninde ondan daha yüksek bir basamağa oturtulmuş rakibiyle beyefendinin kızı için giriştiği eşitsiz savaşta uğradığı yenilgi ve kahramanın akıl kaybı) bir deli’nin günlüğü’ndeki benzeri olayların dolaysız bir tekrarı gibidir. Öykünün diğer ana konularından biri olan, kahramanın fantastik ikiziyle karşılaşması, yine bir Gogol öyküsü olan burun’da bulunmaktadır. Öyküdeki bazı bölümler, belli ki kasıtlı olarak ironik Gogol tonlarına boyanmıştır. (örneğin, birinci bölümde kahramanın, uşağı petruşka ile araba hakkında yaptığı konuşma, “evlilik”in ilk sahnelerini hatırlatırken dördüncü bölümün başındaki balo anlatımı, gogol’un mizahi tarzına sadık kalınarak yazılmıştır, ölü canlar’ın birinci bölümünde valinin evinde verilen baloyla karşılaştıralabilir)”. 



Öteki ben’in arak mı şaheser mi olduğu konusunu siktir edelim ki beni hiç ilgilendirmiyor, anlattığı ya da benim anladığım yerler modern dünyanın belki de en büyük sorunlarından biri olan kişilik sorunsalıdır. Olduğu gibi yaşamayan insanlar farkında olmadan toplumda ikizlerini oluşturuyorlar. Sizler benden daha iyi idrak etmişsinizdir; facebook’ta sahte hayat yaşayan milyonlarca insan var ve resimlerdeki profillerdeki gibi olmadıklarına adımız gibi eminiz. Onların olmak istedikleri bu şekiller giderek kendi benliklerini ele geçiriyor ve iki farklı düşünce tek bir vücutta toplanmaya başlıyor. En sevdiği müzik klasik müzik ama dinlemiyor. Dinlemek istiyor ama olmuyor. Kendinden şüpheye düşüyor böylece nasıl yani ben neden böyle değilim diye. Belki herkes delirmiyor ama abullabut şahsiyetler doğuyor.



Kitapta asıl karakterin ikizinin çıktığı yer tanıştıkları sahne değil kesinlikle. Büyük golyadkin’in bir mektubunda öğreniyoruz ki kendisi fakir denilebilecek bir durumda ve pansiyonerdir sonrasında kendisine uşak tutar ve daha zengin hissettiği bir mahalleye taşınır. Zengin sınıfın doktoruna iki yüzlü insanlardan nefret ettiğini söyler ama ne yazık ki kendisi de bir noktadan sonra yitiktir. Üst sınıfa yakınlık kurabilmek adına yalakalık dahi yapmış zavallılaşmıştır. Mendebur köpek seni. Sınıf farkından rahatsızlığını dile getirir lakin uşağına köpek gibi davranır, daha düşük derecedeki memurlara ise sırt döner. Aklı fikri üst mertebede ve onların güya şaşalı hayatlarındadır. Ait olmadığı mahalleye taşındığında artık küçük golyadkin de doğmuş ve yola çıkmıştır. Üst sınıfa ait bir balo’dan kovulduğu gecede ise ikisi tanışırlar ve harika bir delilik süreci başlar. Büyük golyadkin iyi birisi daha doğrusu mazlum, masum değildir kesinlikle. Küçük golyadkin onu cezalandırmak için gelmiştir ve görevini yapmıştır. Herkesin ait olduğu yerler vardır ve davul bile dengi dengine çalmaktadır. Aksi halde dengeler bozulur, kimyalar uyuşmaz.



Adam alıyor 3200 tl, karısı alıyor 2800 tl etti mi 6000 tl. Oturulması gereken evde oturmak için kiraya gidiyor 1500 tl aidat felan toplam işte. Giyilmesi gereken şeyler, yiyilmesi gereken şeyler, yapılması gereken şeyler, edilmesi gereken şeyler felan. Hep dışardan emir işler, hep birileri ne der saçmalıkları. Komşusu açken tok yatmamak için zengin mahallesine taşınmak gibi bir şey işte. Çocuklar iyi denilebilecek okullara gitmeliler. Derken derken amına koyuyum bu aile şöyle güzel bir muz alıp yiyemiyor ve ne yazık ki paracıklar yetmiyor bunlara, canlarım benim kıyamam size. Yazık, çok yazık. Biz iyi okula gitmedik çok mu sıkıntı oldu, hayır. Merak etmeyin hiçbir şey olmaz. İnsanın kendini bilmesi önemli bir şeydir. Ait olduğun pozisyondan utanırsan bilinçaltın seni bir gün ya yalnız bırakır ya da rezil eder. Bilinçaltını boşver şöyle delikanlı bir dostun olmaz ki bu çok kötü bir şeydir. Başkaları ne der diye yaşıyoruz. Bu artık ciddi bir sapıklığa dönüşmeye başladı. Asıl sevdiğimiz şeyleri sevelim asıl olduğumuz gibi olalım bence o zaman her şey daha güzel olacak. Ama yok ben bach dinliyorum boş zamanlarımda. En sevdiğim film de “det sjunde inseglet”. Yalancıyı sikmiyolar ya amına koyuyum. Utanma la söyle en sevdiğim film daha hızlı daha öfkeli de bir şey olmaz. Yapmacık yapmacık ettiniz tüm toplumu amcıklar.



Ne diyordu Tarkan: "Başkası olma, kendin ol. Böyle çok daha güzelsin." Romanı okuyalı baya olmuştu bir gün denk geldi bu film, itiraf etmeliyim ki önyargıyla yaklaşmıştım ama bu filmi bazı sebeplerden ötürü favorilerime almaya karar verdim. Alıyorum, aldım hayırlı olsun. Belki bir gün bu orta sınıf yönetmen üç tane daha favori film çıkarabilirse onu favori yönetmenlerimin arasına ekleyebilirim. Dört film sınırım var lo.



Filmin bir kere müzikleri harika ve birkaçını yan tarafa ekliyorum. Çılgınca dinleyin dinledikçe beni hatırlayın. Finali tanıdık gelse de çok hoşuma gitti. Çekimleri olsun, karakterler olsun, iklim atmosfer felan neyse işte hepsini beğendim. Önyargıyla açtığım bir filmde sağ ok tuşunu bir kere bile kullanmadığımı fark edince bu filmi favorilerime almalıyım demiştim. Bilgisayardaki en sevdiğim tuş açma kapama tuşu. Onun sayesinde bilgisayarı açıyor ve dünyayı ayağıma getiriyorum, haha muhteşem. En sevdiğim ikinci tuş ise sağ ok tuşu. Sikindirik filmleri hemencecik bitirmeme ve beynimi yıpratmamama olanak sağlıyor bu tuş. Bir hayli de zaman kazanıyorum. Bu filmde hiç kullanmadım. Filmimiz fight club kadar kült ve popüler olamadı ve olamayacak ama yine de başarılı olduğunu söylemeliyiz. Chuch palahniuk’un gogol’dan ya da dosto’dan esinlendiği bir gerçek. Richard ayoade’nin de özellikle final bölümlerinde david fincher’dan etkilendiğini çok rahat söyleyebiliriz.



Dediğim gibi film sıradan bir film değil. Belli ki senaryoda ve müzik konusunda ciddi çalışılmış, gerilim sahneleri ile müzikler çok uyumlu. Japon müzikleri mi çin müzikleri mi neyse onlar da bana eski çizgi film günlerimi hatırlattı, gerçekten çok iyiydi onlar da. Kızımız da hanım hanımcık, yes yes. Filmi tavsiye ederim. Bir sonraki yazıda bir sıkıntı olmaz ise yine güzel bir filmle karşınızda olurum, küçüklerin gözlerinden öper, büyüklerin ellerinden sıkarım, bye.






the double film eleştirisi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder