20 Temmuz 2011 Çarşamba

Kaybedenler Kulübü






"Kaybedenler kulübü" kaan çaydamlı ve mete avunduk'un 90'lı yıllarda kent radyo'da yaptıkları sıradışı bir program. Tolga örnek de bu iki herifin başından geçenleri filme çekmiş. Başrollerde de başarılı bulduğum oyunculardan Nejat İşler ve Yiğit Özşener yer alıyor. Bir de güzeller güzeli Ahu Türkpençe. Tolga Örnek'in devrim arabaları'nı çok beğenmiştim, ileride değinmeyi düşünüyorum. Sinemamızın bu tarz adamlara ihtiyacı var bence. Keşke her filmimiz bu ayarda olabilse neyse,



Bu iki adam gayet rahat tavırları olan sürekli karı kız meselesi konuşan, aslında herkes konuşuyor da radyoda biraz acayip olmuş, kendi deyimleriyle rakınroll hayatı yaşayan, kafeşantanlarda ömür tüketen, afedersin yiyip içip sevişip sıçan tipler, neyi kaybettikleri ise bence asıl tartışma konusu. Bu heriflerden kaan kimsenin okumadığı ismi karizmatik kitapları basmaktadır, evini de uyuzumsu bir çevirmenle paylaşmaktadır ki adam koltuğun içinde yaşar. Koltuktaki bu işe yaramaz, pis cenabet son dönemlerin yükselen dizi oyuncularından Rıza Kocaoğlu. Bu kaan'ın bir de güzel bir motoru vardır ve hızlı bir hayat yaşamaktadır. Öbür oğlan ise barlara takılmakta, plak koleksiyonculuğu ile uğraşmakta ve şişman fakat pek bi kültürlü annesiyle yaşamaktadır. Bu iki oğlanın tek şanssızlıkları ise Türkiye'de doğup büyümeleridir, amerika onlar için daha uygun olurdu.



Hani amerikan sitcomlarında çıkça gördüğümüz bir tablo vardır ya; karakterler iç mimarisi iyi olmayan evlerde hep beraber yaşarlar ve seks yaptıkça da kendilerine artılar gelir, hazır yemek yerler, sürekli mutluluklar ve tatlı aksaklıklar başlarından eksik olmaz, komşular da öyledir hatta bazıları çalışmaz, o dandik apartmana sıkışıp kalmışlardır, etraflarında pek zenci olmaz olsa bile böyle kaslı felan değildir cılız bir karakterin içine yaşayıp giderler, seksi bir kız gözüktüğünde de başroldeki oğlanlar çılgın bir yarışın içine girerler, bunlardan başka kahramanlarımız sadece nezle olurlar başka da bir hastalığa yakalanmazlar, sürekli bira içerler, mevsim ne olursa olsun hava sıcaklığını kestiremediğim kıyafetler giyerler, etraflarındaki en kötülüksüz adam muhtemelen eşcinseldir, ama biliyorsunuz ki mertlik ve iyilik yarakta değil kalptedir, o yüzden bu ibne hep hayat dersleri verir, ibne olanları biraz etli butludur, işyerinde de muziplikler devam eder, şakalar, seksi lise mezuniyet toplantıları çok özel anlardır, yehuuu forza amerika.



Filmin başında radyo programını dinlersiniz ki biraz sinir bozucu gelebilen diyaloglar yaşanır, zaten ilk başta bunları kimse dinlemez, bunlar para felan da almazlar hani, hobi olarak birbirleriyle kimsenin konuşmaya radyoda cesaret edemeyeceği şeyleri konuşurlar, tabi yıl 90'lı yıllar zor olsa gerek. Hayatları kitap evi, bar ziyaretleri, köfteci, olimpos ve pompa diye tabir ettikleri cinselliktir. Tam amerikan hayatı. Filmdeki benim en sevdiğim karakter ne konuştuğu belli olmayan kıllı dana, bu dana ne zaman konuşsa alt yazıda görürsünüz, büyük ihtimal gerçek kaan'ın film çekilirken istediği bi mesele. Erol egemen diye de bi adam vardır. Bu kaan'a kapak mapak tasarımı yapıyor, bu erol ileride radyodan dolayı fenomen olacaktır.



Burada feministleri kızdıracak zilyon tane sahne olmasına rağmen bu filmin özellikle bayanlar tarafından çok sevildiğine inanıyorum. Adamlar kadınları sadece ama sadece seks objesi olarak görüyor görmekle de kalmayıp kullanıyor, "senin adın neydi seninle yatmış mıydık gibisinden" ama gel gör ki filmdeki bayanlar da bu durumdan memnun gibi, bahsettiğim sit-comlardaki hayat. Bu malafatları ilk başta çok az dinleyen var dedik ya bunlardan biri de brit lakaplı yine bu ikisi gibi işe yaramaz malın biridir. Tek derdi yalnızlık, zaten bu kaybedenler kulübünün ortak birleşme noktası toplumdan soyutlanmış biraz da kendileri çıkıp gitmiş, yalnız ve zavallı kimseler.



Şimdi bu kaybetme noktasına değinmek lazım, bazıları şöyle diyebilir bunlar nasıl kaybediyor lan diye haklısın herkesin durumu iyi sabah akşam içkiler lakır lakır belediye suyu içmiyo sonuçta bunlar ama her şey maddiyat değil de mi, adamlar sıkılıyorlar işte dertleşecek kimse yok, çağımızın en büyük hastalığı. işte böyle olanlar kendilerini kaybetmiş görüyor filmde, yoksa ıssız adamda da bok gibi para vardı ama ıssız işte, yavşağın kolpanın ibnenin önde gideniydi lakin film bittiğinde adama acıyorsun burada da benzer durumlar var, toplumda yer edinememe yalnızlık neyse devam edelim



Bunlar kendilerince açık seçik samimi konuştukça bunların dinleyenleri de artıyor, taksicisinden meslek lisesi terk kızına kadar her telden adam dinlemeye başlıyor, reytingler artıyor, aynı şekilde programa tepkiler de olmuyor değil. Derken bir gün bu mal kaan, mimar zeyneple tanışır. Zeynep de rahat bi arkadaştır tek başına barda marda takılır ve bunlar birbirlerine aşık olurlar. Arada bunlar dinleyicileri ile de görüşür, onlardan biri olan kuşbeyinin anlattığı hikaye manidardır. Amerikan hayatına biraz ters ama herkesin feyz alabileceği bi hikaye. Bu kuşbeyin, Zerdüşt mutfağında pişmiş gibi oturup konuşmaktadır bence asıl loser bu heriftir, büyük ihtimal karısı bunu terk merk etti, yaptığı pişmanlıklar onu filmdeki en olgun haline getirdi. Anlattığı hikayenin sonunda "ve böyle eşsiz bir zevke sahip olmak büyük bir tutkuyla olur" diyordu, sen nasıl yorumlamak istiyosan öyle yorumla. Bu iki arkadaş da solcudur arada söylemlerinde vurgularlar ama öyle solcu olmaz it. Şarap içip sabah akşam pompa, istediği gibi yaşamak carpe diem'ler falan, bu bildiğin kapitalist amarikan hayatıdır.



Zeynep kızım o sinema sahnesini sana hiç yakıştıramadım, neyse öbür loser'ımız arada annesiyle dertleşmektedir ama mezhebi geniş bi aile olsa gerek ki anne ile oğul her şeyi rahatça konuşabilmekteler. Annesinin o radyoyu dinlemesi bile başlı başına bi olaydır. Bunlar bi gün radyo buluşması yaparlar barda ama beklentinin üzerinde bi kalabalık vardır, ilk defa güçlerinin boyutunu keşfederler, ama filme göre hiç bi zaman bu kalabalıktan yararlanmaya çalışmazlar, radyodan bile sadece içki ve yol parasını isterler, şimdilerde bu iki lavuk internet üzerinden yapıyor bu programı ama paralı. Bu arada barda elektrik kesildiğinde "sigaramın dumanı" adlı parçayı hep beraber söylemeleri filme zenginlik katmış. Bu sahneyi çok başarılı buldum lo.



Şimdi bu kaybedenler bir araya gelmiş oldu artık kaybetmiyolar mı? Hayır, çünkü bunlar ezik, şükretmekten yoksun insanlar, tamam toplum seni dışlamış olabilir ama canın sıkılıp radyo dinleyeceğine bi gün de kalk hastaneye git kemoterapi odasına gir ve insan manzarası gör, yetmedi mi sanayiye git günde 12 saat köpek gibi çalışıp asgari ücret alan insanları gör, böyle bakınca da kaybetmiş olmuyorlar sadece ruhsal hastalık, başı boş yaşamanın acı sonu, gavura özenti. Kusura bakmayın ama öyle. Bu memlekette hızlı yaşam, amerikan tipi günlük hayat çok zor. Belki bu yeni kurulan zengin muhitler ve bilmem ne kentlerdeki ikinci jenerasyonlar toplu sekse başlarlar ama daha çok var.



Bu kıllı dana dediğim adamın küfürlerinin silindiği sahne en güzel sahnelerden biri. Gerçekte "ne kulübü lan" diyor alt yazıda ise "ne kulübü bayım". "siktirin gidin lan"ı ise "lütfen çıkın gidin" olarak görüyoruz, çok değişik ve hoş bi yöntem, bazı sit-comlarda benzer matraklık yapılmıştı zamanında. Bu tarz değişikliklerin yapılmasının ise Türk filmlerinin kalitesini artıracağı kesin. 50 yıldır aynı hikaye ve sokakta göremeyeceğimiz karakterleri görmekten bıktık. İnci sözlük açılınca öğrendik mesela herkesin abaza olduğunu. İstatistiklere göre erkeklerin yarısı akpli ve yüzde 70i de ağır sikici. Artık bu acı gerçeklerin sinemalarda gözükmesi lazım.



Gelelim zeynebe, bu güzelim kız kaan'dan biraz toparlanmasını radyoda her konuştuğu kadınla seks muhabbeti yapmamasını ister, kaan da ben böyleyim der kavga ederler derken zeynebin amerika'ya gitme durumu olur, zaten bizim ağzımıza hep bu amerika sıçıyo dış mihrak mason bunlar, kaan da gitme diyemez, halbuki arabesk kültürüyle büyüyen bizler için en kolay cümledir gitme, ne diyordu müslüm baba "gitme gitme ne olursun gitme" işte mal kaan bunu diyemiyor, öküzün tirene baktığı gibi denize bakıyor ve Zeynep gidiyor, sen burada kaan'ın da kendi hayatı sonuçta diyosan senin de belanı sikeyim, kardeşim zeyneb bu boru değil elinden kaçıramazsın, en son ıssız adamdaki mal da aynı hatayı yapmıştı, yani bu kaan denilen adam gerçek bi karakter ıssız adam hayali idi. Düşünebiliyor musun, aramızda kaan ile mete gibi insanlar var. Filmdeki karakterlere dönelim; anlamsız hayatları aldıkları anlamsız kararlar yüzünden iyice bombok oluyo, bu ikisi hala radyo programı yapıyorlar ve ne aileleri var ne de yurtları. Bir gün doktor bunlara kanser oldun diyecek, o kadar içki ve hızlı yaşam nereye gidiyor piç, ondan sonra ebelerininkini görecekler, anlıyacan özenilen gavur hayatının sonu yalnız ve acı ölüm, gerizekalı beyinsiz malafat, lan sen zeynebi elinden nasıl kaçırırsın, hala sinirliyim, amına koduğumun ayarsız ibnesi, sırf sana küfür etmek için açtım bu başlığı ibnetor seni neyse



İşin enteresan boyutu da şu; özendiğimiz o amerikan hayatı aslında düşündüğümüz gibi değil. Sürekli gülüp geçemiyoruz bu hayatta ki biz akdeniz ülkesiyiz, belli dönemlerde yalnız kalmalı, bir şarkının peşinden geceleri kovalamalıyız. Bize ters yani böyle şeyler. Gitsin ingilizler, iskandinavlar felan yapsın bu işleri. Ailenin önemli olduğu toplumlarda hızlı yaşam olmaz, olamaz. Yapan da sonunda zararlı çıkar. Sen elli yaşıma kadar sevişip gezeyim dersen 5 sene sonra yürüyemez olduğunda boku yersin. Ayrıca amerika'da hiç de sizin düşündüğünüz gibi çıtır, ilik gibi karılar yok. Obezitenin en yoğun olarak görüldüğü bir ülke ve sarışın marışın da yok, her yer zencilerle dolu. Birkaç zengin mahalleleri kaldı, geri kalanı yaşaması zor olan yerler. Amerika bile eskiden komşuluk ilişkileri güzeldi diyor. Hapishane belgesellerini sürekli takip ediyorum ve sikerim böyle dünya devini de rüyalar ülkesini de. Yani bebeğim bu karizmatik ve hızlı yaşam bize hiç mi hiç olmuyor, hepsini geçtim bayramda gidiyon yaşlıların elini öpüyon felan böyle asilik, kendini soyutlaştırma olmaz. Filmde, kızların bu adamları bulduğuna özenip de siz de ıssız adam olmaya karar vermeyin. 


Piç gibi yalnız kalırsınız, eviniz pislikten geçilmez, sıcak bir yemeğiniz asla pişmez, kapının çalınmasını ve çok güzel birisinin gelmesini beklersiniz ama gelmez, siktirip gidin evlenin, çoluk çocuğa karışın, ev alın borçlarınızı ödeyin felan. Biz dünyanın doğu bloğunun kültürüne mensubuz, beceremezsiniz o carpe diem'leri neyse. Filmimiz son çekilen Türk filmlerinden çok daha güzel, izlettiriyor kendini, filmdeki sinir bozucu tek şey bu kaan ile mete'nin kendisi diğer her şey güzel. Büyüklerinize saygılı olun, otobüste felan yer verin, ellerini öpün, eşya taşırken yardım edin, elalemin namusuna felan bakmayın, sikerim sizi de amerikan hayatınızı da. Bu memleketin yarısı fakir ve cahil, onları düşünün ve akıllı olun. Kanal d'nin dizileriyle ülke dönmüyor yavşaklar sizi. Adam boşandığı karısını 10 yıl sonra gidip bıçalıyor, nereye sen tek gecelik ilişkilerle yaşıyorsun. Bu milletin abaza olduğuna bakmayın, taş gibi bir karıyı önlerine koysan heyecandan yapamazlar, auuuu felan derler. Ayrıca bir ülkenin kültüründe Sen de mi Leyla, gitti de gitti, unutamadım gibi şaheserler varsa o ülkede önünüze gelenle yatıp kalkamazsınız, amcık beyinliler sizi. Siz kendinizi cool felan mı zannediyorsunuz piçler. Sizin sıtarbaksınızı da içinde konuştuğunuz muhabbetleri de sikerim, sorumsuz özenti gerzekler.




Kaybedenler Kulübü film eleştirisi





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder