25 Aralık 2011 Pazar

Metropolis


"Metropolis" filmi gelmiş geçmiş en iyi ve yaratıcı filmlerden biridir. Daha önceden bahsettiğim favori yönetmenlerimden olan Fritz Lang tarafından çekilen bu başyapıt çekildiği yıl olan 1926 dikkate alındığında diğer filmlerin hepsinden bir adım öne çıkmaktadır. Filmimiz belki de en bilim kurgu ve en distopik filmdir. Filmde anlatılanlar hemen hemen gerçekleşmeye başladı. İnsan ilişkileri ise filmdeki yapısını biraz daha değiştirerek korudu. Filmin sessiz sinema oluşu izlemenizi biraz zorlaştırabilir ama izlediğinize değecek diye düşünüyorum.


Filmde 21. yüzyılın karamsar çalışma ve sosyal hayatı farklı bir dille anlatılmış. Filmimiz gelmiş geçmiş en pahalı sessiz sinema olmakla kalmamış en fazla figüranı da bünyesinde barındırmıştır (bazıları da en fazla figüranın "ben hur"da yer aldığını söylüyor, "ben hur"a da ileride değinebiliriz). On binlerce gerçek insan, işçi motiflerinde kullanılmış. Filmin Türkiye'deki gösterimi ise söylenenlere göre filmin ateizm temaları içermesinden yasaklanmış. Ayrıca sınıf farklarının arasındaki derin uçurumun açtığı yaraların sosyal yapıyı bozması ve istenilen ütopik ortamlardan distopik bir atmosfere geçilmesi filmin ne kadar sivri bir anlatım tarzı olduğunu gösteriyor. Bunun için bile yasaklanmış olabilir.


Thomas more‘un ya da şehir hayatından bıkmış bir yaşlının ütopyaları benzerdir; insan muhtaç olmayacak kadar çalışmalı ve kendine vakit ayırabilmelidir. Tüm bunları yaparken de kişisel gelişimini göz ardı etmemelidir. Ve en önemlisi doğa ile iç içe olmalı ve canlı olduğunun her daim farkında olmalıdır. Ne yazık ki pek çok insan distopik ortamlarda yani ütopyada olmaması gereken argümanlarla yaşıyor. Bunun en belirgin benzetmesini hapishane benzeri ortamlarda  görüyoruz. İnsanlar hangi dalda çalışır, şehirde ve kesimde yaşarsa yaşasın zamanın nasıl geçtiğini anlamadan kendi yaşam habitatları ile çalışma habitatları arasında gidip geliyorlar. Yaşanılan bu sosyal çevrelerin sert ve belirgin kuralları bulunmakta bu yapının sorgulanması dahi düşünülememektedir. Öğrenci yıllarından itibaren hapishane hayatı başlıyor; okula geliş saatin, çıkış saatin, sınavlarının ne zaman olacağı her şey belli ve sabit, sen ise bu düzene uymak zorundasın. Okul bittikten sonra iş hayatı başlıyor ki her hangi bir fabrikayı ele alalım; güneş doğmadan önce iş başı yapıp güneş batarken işi bırakanlar var. Bu insanlara günde iki defa çay molası verilirken öğle yemeğinde bol yağlı ve sağlıksız yemekler veriliyor ayrıca fabrikadaki zehirli gazlardan ve pis ortamdan etkilenmemeleri için de bol bol yoğurt yediriliyor.


İşçiler sabah evden nasıl alındılarsa o şekilde evlerine bırakılıyor. Bu servislerde çoğunlukla sessiz ve sıkıcı bir hava vardır. Çünkü insanların gülmeye dermanları kalmamıştır. Eve gittiklerinde ise ailelerini görmeyi bir yana bırakırsak yine aynı durum devam ediyor. Dört yanı duvarla kaplı birkaç metre kare bir yer. Hayatlarından kesitler vermeye çalıştığımız bu insanları hapishaneye koysak psikolojik travmayı bir yana bırakırsak fazla zorlanacaklarını zannetmem. Aynı hayat düzeni devam ediyor. En güzel örneği de belki herhangi bir alışveriş merkezinin üst katında bulunan sinema salonu görevlileri oluşturacaktır. Onlarınki daha da sıkıcı olabiliyor. Fabrika ortamında herkes seninle aynı muameleyi görürken sen hiç güneş görmeden tüm o eğlenen kesimin yanında emek gücünü onların eğlencesine hediye ediyorsun ve evet aldığın para (ne fabrika da ne de başka bir işgücünün olduğu yerde) sana yetmiyor. 25 yaşındaki bir işçinin tüm hayatı 30 yıllık ev kredisini ödemek olursa tüm bu hapis hayatının ne kadar zor olduğu anlaşılacaktır. Metropolis filminde de işçilerin çok sıkıcı ve anlamsız hayatları sınıf farkını güzelce ön plana çıkartılarak gösterilmiş.


Filmdeki işçilerin durumu biraz abartılı şekilde gösterilmiş ve bu durum çok sert bir eleştiriyle vurgulanmış. İşçiler zamanlarının büyük bir kısmında devasa makinelerin içinde çalışmakta, vardiyaları bittiğinde de yerin altındaki izbe mekanlarına gitmektedirler. İşçilerin bu süreçte ezik ve kafaları önde olması kurbanlık koyun izlenimi uyandırıyor yani sorgulamadan yolu katetmek. Ancak tüm insanoğlu yerin altında yaşamamaktadır. Yerin altındaki sınıf ne kadar dibe gidiyorsa yerin üstündeki sınıf da bir o kadar yükselmekte ve teknoloji ile iç içe yaşamaktadır. Sınıf farkı dediğimiz şey ancak bu kadar dramatize edilebilirdi. İşçilerin sualsizce enerjilerini vermelerine rağmen basit işçi hatalarını istemeyen “beyin” yani tüm makinelerin patronu, ağa babası, mücit rotwang'ın da yardımıyla işçi robot fikrini gündemine getirir. Artık tüm işçiler robotlardan oluşacak ve hata payı en aza indirilecektir. İlk robot işçiyi gördüğümüz sahnede acaba diyoruz, demeliyiz de. O şekil ve anlatılanları bu seneki her hangi bir filmde görsek normal karşılayabiliriz çünkü bu tür sembollere ve okültik adamlara alıştık alıştırıldık. Ya da tüm bunların farkında olan yani acayip sembollerin dikkat çektiğini düşünen bir yönetmen de kendi filminde herhangi bir amaç gütmeden sırf popüleriteye hizmet etmek için kullanabilir. Ama yıl 1926 ve filmde gördüğümüz semboller ile ilgili kişinin düşünceleri korkutucu. Daha hala köylerimizde illumanitiyi duymayan duysa da siklemeyen insanlar varken bizim daha yeni Türkiye'yi kurduğumuz bir zamanlarda böylesine bir sembolün varlığından acaba dünyada kaç kişi haberdardır? Bu da beni sembolün yaratıcılarının senaryoya müdahil olduğu savına götürüyor. Neyse buralar kişiden kişiye değişebilecek yerler.



Mucit rotwang, robot işçiyi tasarlar tasarlamasına ama asıl hedefi koca şehirde kaos ortamı yaratmaktır. Zaten o adamın başka bir şey yapabilmesi de mümkün  gözükmemektedir. Mucit rotwang'ın robotunun, robotun kopya edildiği gerçek kişi maria'nın ve başroldeki iyi oğlanın (büyük patronun oğlu) mücadeleleri işçi sınıfının durumlarını sorguladıkları bir ortam yaratır. Tüm şehrin dinamiği tehlikededir. Rotwang'ın fitnesi insanları başka varlıklara döndürmek üzeredir ve iyilerin çabaları da bir o kadar keskindir. Buralardan finalin sert olacağı beklenirken filmimiz yumuşak bir zeminde biter. Zenginliği sembolize eden beyin ile işçileri sembolize eden kol gücü eksiksiz çalışmaktadır ama birbirlerinden bihaber olduklarından totalde verim alınamamaktadır. İşte filmimiz de araya kalbin yerleştirilmesi sahnesiyle biter. İyi oğlan rolündeki beynin oğlu bir eline kolu bir eline de beyni alır yani ilgili kişileri ve barış sağlanır. Peki sınıf farkı bitti mi? Hayır bitmedi bitmesi de düşünülemez. Ben de isterim herkes zengin olsun ama o zaman toplum dediğimiz yapı bozulur. Ama en azından bu sınıflar birbirlerine saygı duyabilirler. Dediğimiz gibi film beklenilmeyecek ölçüde yumuşak kapandı. Bir devrim veya ona benzer bir kaos ortamı beklenirken gayet uzlaşmacı bir şekilde işler tatlıya bağlandı. Burada bambaşka bir konu da boy gösteriyor; düzgün işleyen bir sisteme dışarıdan en ufak bir müdahale olduğunda sistemin kendini yenileme çabası ile değişikliğe gidilmesi. İleride bu konuya ya filmler vasıtasıyla ya da serbest kürsüde değinmeyi düşünüyorum. Ufak bir örnek verecek olursak; koskoca bir devletin tek bir cinayet haberiyle kendini yenileme çabası felan. Özetleyecek olursak darbenin yerine barışçıl ve demokratik bir platformda sınıflar arası iletişim sağlanmış, sosyalist doku güçlendirilmiştir. Dediğim gibi darbe vb. bir müdahalenin ve sınıf farklarının yok edilişinin filmde gösterilmeyişi bize yönetmen ve senaristin (ilgili kitabın) komünizmi incelemek veya yorumlamak gibi bir derdinin olmadığını gösteriyor. Değerli bir takipçimizin dediği gibi filmdeki ana vurgu demokratik sosyalizmdir. Bunu da filmde kalple sağlamışlardır (filmdeki kalp gerçek hayattaki sendikaların işini yapmaktadır) neyse,


Daha önce the birth of a nation ile sessiz sinema eleştirisi yapmıştık. Bu film ile muhtemelen sessiz sinema defterini kapatıyoruz. 3d'nin hayatımıza girdiği ve insanların bilgiyi şırıngayla almak istediği şu devirde herhangi bir okuyucumun farklı bir felsefeye aşina olmak için 2-3 saat boyunca müziksiz, renksiz ve romantizmden yoksun bir filmi izleyebileceğini düşünmüyorum. Bu yüzden ilerleyen haftalarda değinmeyi düşündüğüm 1929 yapımı yine bir alman sessiz filmi olan "pandora’s box"tan vazgeçtim. Lateral genikulat çekirdeğinizden gelen merak uyandırıcı, öğrettirici sinyallerinizi sikeyim. Amına koduğumun kompülsif endoplazmik retikulumlu ibneleri.




Metropolis film eleştirisi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder