18 Nisan 2013 Perşembe

The Elephant Man





“The elephant man” filmini meşhur yönetmenlerden david lynch yönetmiş. Senaryonun esin kaynağı ise “fil adam ve diğer hatıralar” isimli kitap. Başrollerde ise favori oyuncularımdan olmayan ama çok sevdiğim aktörlerden john hurt ve anthony Hopkins yer alıyor. Filmimiz tam 8 dalda oskara aday olmasına rağmen, ki 1980 yılında en iyi makyaj ödülü yoktu olsa hem aday olur hem de ödülü alırdı, hiçbirini kazanamaz. Bunda “ordinary people” ve “raging bull”un da suçu vardır. Bence “ordinary people”, fil adamın ödüllerini hak etmeden almıştır neyse,


Filmimiz adından da anlaşılacağı üzere "fil adam sendromu" diye de bilinen hastalığa muzdarip gariban bir İngiliz’in başından geçenleri anlatmaktadır. Bu fil adam sendromu dediğimiz de hastaların vücutlarındaki bilmem ne tümörü müdür nedir onun yüzünden başta kafaları olmak üzere çoğu yerlerinin şişmesi ve acayip gözükmesi durumu. Bir belgeselde denk gelmiştim, Hindistan’da bu şekilde yaşayan onlarca insan var ve orada normal karşılanıyorlar. Tabii hepsi de filmimizdeki hasta gibi baya kötü durumda değiller. İnsan yeri geliyor her şeyi elindeyken canı sıkılıyor. Dünyada ne adamlar ne acılar var haberimiz yok. Bu fil adamların hiçbiri sırt üstü yatıp da fosur fosur uyuyamıyor iyi mi. Zaten çoğu da erken yaşta vefat ediyorlar. Filmimizdeki fil adam olan Joseph merrick de 27 yaşında ölmüş.


The elephant man, favori filmlerindendir. Bunu sağlayan da acındırma duygulu cümleler veya sahneler değil. O tarz konuları da pek sevmediğimi daha önceleri çok zikretmiştim. Film bana göre müthiş bir şaheserin sinemaya uyarlaması, İngiliz edebiyatı ve sinemasının müthiş bir somut versiyonudur. Oyunculukların çok sade, dilin çok karizmatik ve akıcı olduğunu söyleyebiliriz. Hopkins’in yıllardır değişmeyen sikecekmiş gibi bakıp tane tane konuşmasının en güzel örneklerinden birisi de buradadır. Fil adamı canlandıran John hurt’ı da es geçmemek gerek. Çekimlerde 5-6 saatlik makyaja katlandığını ve filmden çok bunalmasına rağmen bitirebildiğini belirtelim. 


Yönetmenimizin eraserhead’den sonra çektiği ilk iddialı filmini neden tekrar siyah beyaz seçtiğini ekonomik etkenlerden ziyade dönemi daha iyi anlatmak istemesi olarak yorumlayabiliriz. Çoğunluğun aksine, meşhur yol hikayeli filmlerinden ziyade, benim en başarılı bulduğum lynch filmi fil adamdır. Bu şaheseri illaki biri çekecekti ve o da lynch’e nasip olduğu için insanlar sevinmeli gel gör ki oskar vermeyi akıl edememişler. Terbiyesiz orospu çocukları sizi. Hatta o senenin en iyi aktör ödülünü robert de niro’dan ziyade john hurt almalıydı ya neyse


Fil adam dediğimiz Joseph merrick, genç yaşta annesini kaybeder ve üvey anasının ve babasının ilgisizliğinden ötürü evden ayrılmak zorunda kalır. İnsanların kabullenemeyeceği kadar değişik bir şekli olduğundan genç yaşından itibaren insanlardan kaçmış ama sevgi dolu yüreğinde en ufak bir kin ve nefret barındırmamıştır. Mecburen yolu yetimhanelere düşer ve orada öleceği, anasına kavuşacağı günü beklerken serserinin biri gelir ve onu yetimhaneden satın alır. Ona maalesef babalık felan yapmaz, bu serseri sarhoşun ve pisliğin önde gidenidir. Adam orospu çocuğu çıktı rıza baba’daki orospu çocuğu işte bu adamdır. Merrick artık sirklerde yarı fil yarı insanmış gibi gösterilip üzerinden para kazanılmaya çalışan bir ucube muamelesi görür. Tüm bunlar olurken de gün be gün çürür ve suskunluğa bürünür. Bazı kere geceleri ağlar ama sesini duyan yoktur. Barındırdığı korkunç görüntüyü bir kere bile kullanıp da insanları ve sahibini hortlatmayı düşünmemiştir.


Tüm bu acılar katlanarak büyürken bir gün genç ve başarılı bir cerrah olan frederick treves onu görür ve tıbbi müdahalede bulunmak ister. Derken bir şekilde onu sahibinden satın alır ve çalıştığı hastaneye kaldırır. Tıbbi deneyler ve çalışmalar yaparken fil adamın aslında göründüğü gibi bir idiot veya zavallı olmadığını anlar. Zar zor konuşabilip hareket eden bu şeyin iç dünyası o kadar zengindir ki birkaç dakikalık sohbet sonrası herkesi ağlatabilir. Ne yalan söyleyeyim kitabını okuduğumda da filmini ilk izlediğimde de çok feci duygulanmıştım. Doktor ve diğer normaller, fil adamın iç dünyasının zenginliği ve temizliği karşısında hayrete düşerler. 


Belli bir zaman sonunda fil adam kendi döneminde öyle bir popüler olur ki sosyetenin yani soyluların çoğu hatta kraliçe victoria’nın kendisi bile fil adamla ilgilenmeye başlar. Hatta karındeşen jack ile fil adam aynı dönemde yaşayıp aynı ortamı paylaşmışlar. Galiba karındeşen jack olduğu iddia edilen doktor, fil adamın tıp camiası için sergilendiği konferanslarda onu kanlı ve canlı olarak görmüş. Hem kitabımız hem de filmimiz merrick’in bu çok vahim hastalığını anlatırken şiddetli bir şekilde önemli olanın iç güzellik olduğunu vurguluyor. Hele fil adamın birkaç sahnede ağlaması yok mu, mükemmeldi. İç güzellik demişken, fil adam bildiğimiz kadarıyla bir kere bile ben niye böyleyim deyip de ağlayıp sızlamamıştır. Sadece annesi onu ilk gördüğünde büyük ihtimal üzülmüştür ve hayal kırıklığına uğramıştır düşüncesinden dolayı bazı kere doktorun yanında ağlamış, annesinin kendisinin aksine çok güzel bir insan olduğunu vurgulamıştır. Fil adam çok iyi bir insandı. Allah rahmet eylesin.


Bu kadar duygusal konuşmalara ne gerek vardı derseniz, mazide anısı var derim ben de. Ta lise hazırlık zamanlarında, İngilizceden o en çok nefret ettiğim zamanlarda, zorla okutturulan kitaplardan biriydi fil adam ve o yabancı dil düşmanlığıma rağmen kitabı bitirmiş ve çok beğenmiştim. Fil adamdan başka sherlock holmes’un da birkaç kitabını okuttuklarını hatırlıyorum. İngilizler yapıyor bu işi, kabullenmek lazım. Neyse bebeğim haftaya bir sıkıntı olmaz ise yine güzel bir eserle karşınızda oluruz. Kib bye…




The Elephant Man film eleştirisi

1 yorum:

  1. john cazale bakış açını sevdim, pek film izlemezdim ama artık her hafta film izlemeyi planlıyorum.Senin yorumlarına, zihniyetine açılmak için

    YanıtlaSil