17 Ekim 2011 Pazartesi

Tropa de Elite



"Tropa de elite" filmini, Jose Padilha yazıp yönetmiş. Jose padilha, brezilya'nın önemli yönetmenlerinden biridir. Filmin ikincisini de aynı kadro yazıp yönetmiş. Yazarlardan biri de "Cidade de deus" un yazarı. İkinci film ilk filme oranla daha derli toplu bir senaryoya sahip ama iki film de gerçekten güzel. Ben aslında Latin Amerika filmi olarak "cidade de deus" filmini yazmayı düşünüyordum ama bir arkadaşımızın ricaları üzerine bu filmi seçtim. "Cidade de deus" filmine ise sonra değineceğiz.


Filmin konusu BOPE isimli özel bir polis biriminin yüzbaşısı nasçimento'nun emekliye ayrılmak istemesi ve halefini seçme süreci. Ana konuya ise brezilya'nın yozlaşmış polis teşkilatı ve sosyal yapısı ile iki çocukluktan arkadaşın polis teşkilatında yozlaşmadan yükselebilme savaşları eşlik ediyor. Filmin çekildiği yer brezilya olunca haliyle sınıf farkı göze batan detaylardan. Bu arada filmde anlatılan öykünün gerçek bir hikayeden alındığı söyleniyor. (Şu resim de gerçek BOPE elemanlarına ait)


Brezilya demişken bir diğer önemli husus da aynı Amerika'da olduğu gibi her renkten insanın görülebilmesi. Yani aşağıdaki insanların hepsi brezilyalı iyi mi


Brezilya deyince sınıf farkları akla geliyor demiştik. Bu sınıf farkları Hindistan'daki kadar belirgince ayrılmasa bile yine de hemen hemen her konuda zengin fakir ayırımının olduğunu görebiliyoruz. Dünya Bankası'nın "Dünya Ekonomik Göstergeleri 2006" isimli yayınında yer alan verilere göre Türkiye'de en zengin yüzde 10'luk kesim (yaklaşık 7 milyon kişi) toplam gelirin yüzde 34.1'ini alırken, en yoksul yüzde 10'luk kesimin payı (yaklaşık 7 milyon kişi) ise yüzde 2 düzeyinde kalıyor. Buna göre en zengin yüzde 10 ile en yoksul yüzde 10 arasında tam olarak 17 katlık bir fark bulunuyor. Gelir dağılımı Türkiye'den daha bozuk ülkeler arasında Peru, Paraguay, Papua Yeni Gine, Panama, Nepal, Namibya, Meksika, Mali, Malezya, Malavi, Madagaskar, Lesotho, Honduras, Bostwana, Brezilya, Merkezi Afrika Cumhuriyeti, Şili, Arjantin, Kolombiya, Zimbabve, El Salvador, Guetamala, Haiti, Uruguay, Sierra Leone, Güney Afrika gibi ülkeler bulunuyor. Görüldüğü üzere futbolcu fabrikası olan güney Amerika aslında zengin ile fakirin mücadelesinin en yoğun olduğu bir kıta olarak karşımıza çıkıyor. (brezilya'daki sınıf farkını gösteren bazı resimler)


Brezilya'da ya manken olacan ya da futbolcu yoksa yaraklara yan basarsın. İzlediğimiz pek çok ilgili brezilya filminde (gidip görmüşlüğümüz yok) varoş mahallelerin uyuşturucu ve mafya kıskacında olduğunu, insanların şehrin güzel tabiatına rağmen pis ortamlarda yaşadıklarını gördük. Bu da ilgili filmlerdeki varoş mahalle motiflerini  farklı kılıyor. Daha güzel örnekler için "cidade de deus" filmi izlenebilir.


Filmimizde brezilya,  yozlaşmanın nirvanaya ulaştığı bir ülke olarak görülüyor ki başı da polis teşkilatı çekiyor. Polisler uyuşturucu tacirleriyle ortaklaşa çalışıp kolay yoldan para kazanmaya çalışıyorlar ve amirleri de bu sistemin yöneticisi. Buraya kadar her şey normal,  aynısını  komiser cemal'li yeşilçam filmlerinde de, komiser serpico'lu holivıd filmlerinde de gördük. Bu filmlerin çoğunda yozlaşma bir grup tarafından yapılır ve sonunda da yok edilirdi veya basına ifşa edilirdi. Ama brezilya'da iş biraz farklı. Yani yozlaşma apayrı bir meslek öğretisi olarak karşımıza çıkıyor. Zaten her yer samba samab dijante, çok da düzeni kafaya takan yok yani. İşte filmimizi ilginç kılan da tüm bu pisliğin içinde erdemli olan iki polis memurunun çabaları. Bunlardan biri fakir bir nigırdır ve aynı zamanda gizlice hukuk okumaktadır. Diğer oğlan ise çok heyecanlı bir arkadaş ama çevresindeki insanların şerefsizliği onun canını sıkmaktadır. Derken bu ikisinin yolları bir gün BOPE ile kesişir ki bu özel birlik herhalde dünyadaki en özgür ve acımasız özel polis birimidir. Bizim iki kafadar madem sistem bozuk biz de sağlam kalan tek kale BOPE'a girelim derler ve eğitim süreçleri felan başlar sonunda da olaylar gelişir. Ama dediğimiz gibi tek bir tane iyi komiserin çözebileceğinden daha karmaşık olaylar mevcuttur.


Filmde anlatıcı rolünde BOPE'un emekliye ayrılmak isteyen yüzbaşısı nasçimento'yu görüyoruz.  Nasçimento ile bizim bıroların yolu varoş bir mahalle baskınında kesişir. Bizim bıroların BOPE'a girmek istemelerinde işin karizmatik olmasıyla beraber yozlaşmış polislerin asla bu kuruma alınmaması da çok önemli bir etken olmuştur. Bu iki arkadaşın sisteme olan eleştirilerini çoğunlukla zenci oğlanın hayatında ve söylemlerinde görüyoruz. Zenci arkadaş iyi futbol oynayamamaktadır, yakışıklı da değildir. Ama iyi bir insandır. Bu üçünü bir araya getirdiğimizde alternatif mesleklerin çok az olması filmdeki karakterin çelişkili dünyasını ortaya çıkartıyor. Şunu da belirtelim; her gün samba, ananaslı meyve tabakları, tropik ağaçlar, kumsalda rövaşataya kalkan  bebeler, Adriana lima gibi sevgililer bunlar yalan gardaş. Herkesin elinde acayip acayip silahlar ve küçücük bebeler mafyanın ayak işleriyle uğraşıyor, yani anlıyacağın sıkıntılı bi dünya.


Filmin devamı niteliğindeki ikinci filmde de nasçimento'nun uğraşları devam etmektedir. Onu sonra izlersiniz. Hepimizin bildiği konular olan sınıf farkı, yozlaşmış devlet organları gibi meseleleri anlatan bu filmi farklı kılan brezilya'nın sıradışı  polis teşkilatı BOPE ve filmdeki insanların (özellikle de bizim bıroların) ilişkileri. Filmdeki en sinir bozucu şey de Portekizce'nin bi acayip tınısı; sanki hep aynı şeyi söylüyorlarmış gibi geliyor bana, her kelime de bir şı şi. Zaten koskoca güney Amerika'da da İspanyolca'yı bi bu mallar konuşmuyor. Yani sömürge dillerinin anavatanı olan Portekiz, brezilya'dan daha fakir bir ülke. Rio de janeiro'da bir hz isa heykeli var bildiğin kocaman, sanırsın adamlar namuslu katolik, yalan amına koyuyum. İşte böyle garip bir ülke brezilya, neyse bol bol vurdulu kırdılı sahnesi ve hafif heyecanlı temposu olan bu filmi izlerseniz bir şey kaybetmezsiniz. Ama filmimiz “moo gaan dou”nun eline su dökemez. İleride “moo gaan dou” gibi sağlam polisiye filmlere değineceğiz. 




Tropa de Elite film eleştirisi


9 Ekim 2011 Pazar

Fast Food Nation


"Fast food nation" filmini Richard Linklater yazıp yönetmiş. Yönetmeni "before sunset" ve "before sunrise" filmleriyle tanıyoruz. Bu yarı belgesel yarı filmde yönetmen Amerika'daki hamburger kültürünün insanlar üzerindeki etkilerini irdelemiş. Sadece hamburger değil küreselleşmeye de dokunulan pek çok sahne var. Filmde ana konuyu; Meksikalı kaçak işçilerin et kesim fabrikalarında çalışması, bu etlerin kullanıldığı hamburger firmasının çalışanları ve bu hamburger firmasının bir şubesindeki çalışanların basit, anlamsız ve sıkıcı hayatları besliyor. Film genel olarak sıkıcı ama anlatılanları illaki bir yerden dinlemek lazım. Başrollerde birkaç Latin Amerikalı oyuncuya Bruce Willis, Greg Kinnear, Kris Kristofferson ve Ethan Hawke eşlik ediyor.


Film, Meksika'dan kaçak olarak Amerika'ya gitmeye çalışan on kadar kişinin kaçış sahneleriyle başlıyor. Meksika ve Amerika sınırı yalama olduğundan sınırdan elini kolunu sallayan geçebilmektedir. Meksikalıların abd'ye gitme sebepleri ise hayat standartlarını artırmak istemeleri. 2005 yılındaki verilere göre abd'de kayıt dışı yaşayan yabancı nüfusun yüzde 56'sını Meksikalılar oluşturuyormuş. Bu gerçekten büyük bir rakam. Hep Çinliler bedavaya çalışıyor diye bilirdik ama abd'deki en büyük haksızlık Meksikalılara daha doğrusu Latin Amerikalılara yapılıyor. Bu insanlar abd'ye gittikten sonra İngilizce'yi bile öğrenemiyorlar. Miami gibi Latin Amerikalıların çoğunlukta olduğu yerlerde İspanyolca İngilizce'den daha popüler durumda. Ama abdli şirketlerin özellikle de fabrikaların bu durumdan fazla rahatsız olmadığı aşikar çünkü Meksikalı işçileri ucuza, saatlerce çalıştırabiliyorlar.


Filmdeki ana konu tabii ki de sadece Latin Amerikalıların garibanlığı değil. Filmde patronlar haricinde herkes hayatından şikayetçi. Yönetmen, tüm dünyayı bir kasabayı model alarak anlatmaya çalışmış. Filmde değinilen büyük hamburger şirketi mickey’s isimli bir şirket. Bu şirket büyük rakiplerinin varlığına rağmen iyi bir satış trendi yakalayabilmiş ama etlerinin içinde sığır pisliği olduğu iddiası üzerine harekete geçiyorlar. Bu da filmdeki kötü toplum tablolarından biri; yediğimiz içtiğimiz ürünlerin çok sağlıklı olmaması. Şirketin görevli elemanı et kesim tesislerini ziyaret ediyor ve sonunda gerçekleri öğreniyor; et kesim tesisi hızlı bir şekilde et üretebilmek için sığırların iç organlarını güzelce boşaltamıyor ve etlerin içine sığırın her türlü pisliği bazen de kolunu bacağını kaybeden insanların parçaları bulaşıyor. Et tesisinde sadece sığır ve insan parçaları değil türlü türlü de pislikler gözlemleniyor ama birkaç kişi haricinde herkes halinden memnun. Benzer bir tabloya Ankara sıhhiye köprüsünün altındaki herhangi bir dönercide rastlayabilirsiniz. Ucuz, pis, müşteri memnuniyetsiz ama nedense lezzet bol dönerler. Benim favorim Fazilet Piknik (tabi bu dediğim yıllar önceydi şimdi nasıl bilmem)


Filmdeki bir diğer acı tablo da et kesim tesisindeki hayvan öldürme teknikleri. Hakikaten insanın canı sıkılıyor. İllaki hayvanlar öldürülecek de sonra etleri çıkacak ama böyle olmamalı. Bir ara ana haberlerde trend vardı. Her gün farlı bir besi çiftliğinden çekilen gizli görüntüler. Bazısı tavuk bazısı inek çiftliklerini yayınlarlardı. Bu hayvanlar özellikle tavuklar ne olup bittiğini anlayamadan büyüyor ve kesiliyorlar. Öldürülme teknikleri ise çok vahşice ama elden bir şey gelmiyor. Bir diğer önemli film mesajı da şu ki hayvanlarımız daha şişman, daha çok sayıda ve geri zekalı. Bu salak hayvanların etlerini yiyen biz insanlar da daha yakışıklı daha güzeliz ama biz de malız. Eskinin insanından daha güzel olduğumuz apaçık onlardan salak olduğumuz ise tartışmaya bile gerek yok.


Şimdi burada kendime ve global dünyaya savaş açanlara bir ufak eleştiri geliyor. Tamam haklısınız hayvanlar hormonlu ve salak gibi, etleri ise samanımsı ama dünyada 6 milyar insan var ki Allah'tan Çin'in yarısı ile Hindistan'ın yarısı dağda bayırda ot böcek yiyor. Bu kadar insanın et ihtiyacını nasıl karşılayacağız. Hakeza sebzelerde öyle, bazen köyden felan gelen meyveleri yiyoruz da sanki uzaya gitmişiz gibi ama öyle sevgi katarak domates patates yetiştirilirse biraz aç kalabiliriz ki şu durumda bile dünyada 500 milyon insan açlık sınırında. Yani ben de biliyorum hormonlarla salaklaştığımızı ama başka bir çözüm var mı? Ekili alanların her geçen gün azalması da cabası.


Filmdeki bir diğer sıkıntılı senaryo da mickey’s in bir mağazasında çalışan liseli bir kızın ve çevresinin dramı. Şimdi bu kız geçimini sağlamak için satış elemanı olarak çalışıyor. (130 dolar elektrik faturası ne demektir lan) İleride nasıl üniversiteye gidecek muamma. Ondan sonra ya kendini para karşılığı satacak ya da ne bileyim işte. Kendi memleketimize dönecek olursak son yıllarda biliyorsun hizmet sektörü acayip arttı. Bu da biz eğlenirken bize hizmet eden sınıfın sayısını artırdı. Bazen çarşıda alış veriş merkezlerinde felan çalışan ilkokul arkadaşlarıma eski dostlarıma denk geliyorum inanır mısın selam vermeden basıp gidiyorum beni görüp te utanmasınlar diye. İçim bi acayip kötü oluyor onları görünce. Hiçbirini hor gördüğümden değil ama bir alış veriş merkezinde satış elemanı olarak çalışmak veya bir kafede masalara bakmak hayat olmasa gerek. Yani bu kardeşlerimizin büyük bir kısmı hiçbir zaman hayallerine ulaşamayacak veya önemli bir hayat felsefesinin ardından koşamayacaklar. Ama şunu da unutmamak lazım zenginliğin içinde çalışıp üç kuruş para alan bu insanlar tüm dünyada farklı zevk ve trendlerin de doğmasına sebebiyet verebiliyorlar.


Kişinin, kendi kendisinin basit yeniden üretimi çerçevesinde gerçekleştirdiği faaliyetlerin de şu ya da bu ölçüde değişim değerine sahip hale gelmeleri, bu faaliyetler aracılığıyla gerçekleştirilen şey kişinin kendisinin yeniden üretimi olduğuna göre, burada pazara sürülen artık doğrudan doğruya kişinin kendisidir ki, bu da pazar içinleşmenin insanın kendisini de kapsadığı anlamına gelir. Bu noktada, Guinness Rekorlar Kitabına girebilmek için, bir gazetenin sponsorluğunda özel bir hormon kürü görüp, sekiz çocuğa birden hamile kalan (bıraktırılan) İngiliz kadınını, yine bir İngiliz çiftin Londra'daki sanat galerisinin vitrininde bir haftalığına sevişmeye yatmalarını, biri bizi gözetliyorlarda insanların gündelik hayatları satılır bir mal haline getirilirken, bazı güney doğu Asya ülkelerinde beş-altı yaşlarından itibaren turistlere kiralanmak üzere, Brezilya ve benzeri ülkelerde de, cenin halindeyken ilaç hammaddesi, doğurulduktan sonra ise nakillik organ kaynağı olarak kullanılmak üzere çocuk ürettirmenin olağan bir ticari faaliyet haline geldiğini hatırlayabiliriz. Bazen haberlerde denk geliyoruz Avrupa'da bir kız, okuyabilmek için bekaretini bir zengin emlak kralına veya başka bir kodamana satıyor ve bu ikisi korunmasız seks yapıyor. Bu kadar acı bir tablo olamaz.


Globalleşme süreci içinde insanlar hayatlarını değişim değeri üzerinden sürdürebilecekler; dolayısıyla neleri var neleri yoksa hepsini değişim değeri elde edebilmek üzere pazara sürecekler, ancak pazara sürebilecekleri ne kadar az şey varsa pazarlık güçleri de aynı derecede az olacağından, yoksul yoksulluğu ölçüsünde artan bir hızla daha da yoksullaşırken, insanların kendi fiziki varlıklarını da ya süreli olarak ya da kısmen pazara sürmeleri ve kendilerini pazarda en fazla talep edilebileceğini, yani en fazla değişim değeri getirebileceğini, kısacası para edeceğini sandıkları bir biçime sokmaları kaçınılmaz ve olağan hale gelecektir. Arjantin'de gençler aç kalmamak için kurşun sıkmak üzere yılda 10 kat artan bir hızla askerlik mesleğine intisap eder, bizde ise badigardlık üniversite diploması aranan itibarlı bir meslek, travestilik bir furya, silikonlu dudak, meme ve kalça milli estetiğin olmazsa olmaz bir parçası haline gelirken, insanı, vücudundan da daha derin bir yerlerine kadar nasıl istila edebileceğinin bir örneği olarak silikonları, öğrencilerinin de hocalarının da (aslında aynı bir ortak dile sahip ayrıca bu durumu da biliyor olmalarına rağmen) ya hiç ya da tam bilmedikleri bir dilde öğretim hem de yüksek bilim öğretimi yapmak zorunda olan üniversitelerimiz, neyse anlatmaya çalıştıklarımın bir kısmı filmdeki Latin Amerikalı kızlarımızın başına geliyor benzerleri ise dört bir yanımızda. Eskiden deliyürek diye bir dizi vardı şimdi izlesen çok bayat gelir (öylede)  orda kuşçu diye bir adam vardı, miroğlunun akıl hocası. Bu bir gün sokakta yürürken buna bir hayat kadını yanaşır eve gidelim mi der kuşçu da elinde yeni aldığı ucuz bir çay paketi ile beraber  tamam gidelim der ve eve geçerler. Evde, kuşçu kadınla konuşur sonra ona iş felan ayarlar. Kadının evi izbe bir yer bir tane de okula giden çocuğu vardı. Kuşçu, dizide de olsa bir bacımızı kurtarabilmişti çok duygulanmıştım. Ama bakıyorsun adam holding başkanı, evde para sayıyor sonra sırf zevk için fakir bir kızın geleceğini zehirliyor, bunun adı globalleşme olamaz bu apayrı bir orospu çocukluğu neyse


Filmdeki bir diğer acı senaryo da mickey’s gibi büyük markaların şubelerinde çalışan insanların acı tabloları ve yemekleri hazırlarlarkenki pis davranışları. Aynı sahneler fight club'ta da vardı. Şimdi et önümüze gelene kadar bir sürü işlemden geçiyor ve bu işlemi yapanların hiçbiri hayatından memnun değil dolayısıyla ürünlere sevgilerini(!) katıyorlar, bi daha fast food yiyeni sikiyim. Bizim Türk ustalar tükürecek olsalar öyle boş boş tükürmez de balgamlı balgamlı tövbe yarabbim.


Filmdeki bir başka önemli konu da ethan hawke'ın oynadığı dayı rolü ve adamın hayatı. Bu dayımız üniversitede sol akıma mensup olmuş ve bazı şeyleri değiştirmeye çabalamıştır, sonucunda okuldan atılıp çok yüksek yerlere gelememiştir ama hayatından memnun. Yeğenini ise mickey’s'de çalışır görmeyi hatta  şirket kıyafetleriyle görmeyi asla istemez. Onun bu tutumu güzel ve manidar. Dayısından etkilenen yeğen de yeni tanıştığı arkadaşlarıyla bir şeyler yapmaya karar verir ama bunlara solcu diyemeyiz. Bu solumtrak gençlerin inekleri kurtarma çabaları da boşa gider ki o gençlerden birinin avril lavigne olması ironi olmuş. Dayısının bir ara, kasabanın tadı tuzu kalmadı serzenişleri ise bizim her gün söylediklerimizin bir benzeri. Büyüklerimiz bize bayramın tadı kalmadı dediler biz de mahallemizin, çocukluğumuzun tadı kalmadı diyeceğiz (nostalji yi okuyunuz) ayrıca diğer kültürlerden ziyade yemek kültürlerimiz daha çabuk  yok oldu. Eskiden Nevşehir'e, Gaziantep'e,  İzmir'e, Edirne'ye, Adana'ya gidildiğinde yörenin en meşhur yemekleri yenilirdi oradan gelince de o eşsiz tatlar anlatılırdı. Şimdi bu mutfakların hepsi bir alışveriş merkezinin en üst katında 10 metre kare yerlerde yapılıyor.


Bu mutfak dejenerasyonun en büyük mimarları da tabii ki hamburger firmalarıdır. Bunlar sadece kültürümüzü ve ekonomimizi etkilemiyor. Memleketin en zeki bebeleri siktiğimin dilini öğrenecem diye "work and travel" ile abd'ye gidiyor. A üniversitesinin bölüm birincisi Ahmet gidiyor orada elin nigırlarıyla caponuyla mc donalds'ta çalışıyor. Böyle saçma sapan, bizler açısından aşağılayıcı bir şey olamaz. Sonra o çocuklar yurda dönüyor sanki Nobel almış da gelmiş gibi. Peki İngilizce'yi öğrenebilmişler mi? Ben daha çok iyi öğrenebilenine denk gelmedim. Adam "work and travel"a gidip 6 ay tuvalet temizliyor, dil öğrenecem diye kaçak elektronik eşyaların satış stratejilerini öğrenip yurdumuza geliyor. Sonra bu zeki(!) çocuklar ile biz dünyanın en güçlülerine kafa tutmaya çalışıyoruz.


Bir diğer önemli husus da artık dünyayı devletlerin değil markaların, trendlerin yönetiyor yönlendiriyor olması. Apple için örnek verecek olursak abd'de bir adam yeni sürüm iphone alabilmek için sabahtan kuyruğa giriyor ve kuyruğun sonundaki adama sırasını 900 dolara satıyor sonra kazandığı bu parayla lady gaga'nın konserine gidiyor. Konuyla ilgili söylenebilecek pek çok argüman olmasına rağmen sadece şu video ile genel bir özet geçebileceğimi varsayıyorum. Şu video da çok acayip bişey.


Neyse konu küreselleşme olunca her şeyden bahsetmeye bu blog yetmeyecek. Ama internette gördüğüm bir resimden de bahsetmem lazım, resmi yüklemek istemedim, resimde üç tane oturan kadın görüyoruz. Biri paris'te biri newyork'ta biri de istanbul'da olan kadınlar. İstanbul'da olan kadın kapalı. Bu üç kadın da oturduğu için sırtları ve iç çamaşırları gözükmüş. Kim niye çekmiş orası ayrı mesele de, üçü de tanga mıdır nedir bu araya kaçanlardan giymiş. Bu da heralde küreselleşmenin bir sonucu. Filme dönecek olursak bir büyük hamburger şirketinin tüm tedarik zincirinde hayalsiz, üç kuruşa medet uman, gariban insanlar çalışmaktadır. Bu garibanların hayattan beklentileri de gün geçtikçe azalmaktadır. Sadece ufak bir kesim kazansın diye ineğinden tut sıçanına kadar filmdeki herkes mağdur pozisyonundadır. Film de bu mağduriyetin devam etmesiyle hatta Meksika abd sınırından yeni nesil kölelerin gelmesiyle biter. Yeni gelen Meksikalı çocuklara mckey’s marka hamburger yedirmeleri de çok dokunaklı. Belki çocukların  yiyeceği etin içinde amcasının veya dayısının kopan bacağından bir parça et var. Peki bu küreselleşmeye bir önlem alabilir miyiz? Hayır alamayız, alamazsınız. Artık önüne geçilemez bir hal aldı. Ben de bu sistemin bir parçasıyım ve yenilgiyi kabul ediyorum ama eskiden bir sobamız vardı anca kendini ısıtabiliyordu bari ona dokunmasaydınız.




Fast Food Nation film eleştirisi

1 Ekim 2011 Cumartesi

Inside Job

"Inside job" belgeselini Charles Ferguson yönetmiş. Kendisini özellikle hükümetler hakkındaki radikal ve sert düşünceleriyle tanıyoruz. Bir önceki belgeseli olan “no end in sight”ta yönetmen, Amerika'nın ırak savaşındaki tutumunu ve yanlışlarını gözler önüne sermişti. Bu belgeselde ise yönetmen, 2008 krizi diye literatüre geçen, ünlü bankaların (lehman bırolar) batışıyla alevlenen ve dünya çapında etkilere yol açan abd merkezli finansal krizi, krizin mimarlarını ve sebeplerini anlatıyor. Belgesel, oskarı kazanabilmiş ayrıca akıcılığı da fena değil. Matt damon ise narrotor olarak karşımıza çıkıyor.


Bu belgeseli izlemeden önce kendi içinizde bazı meseleleri halletmeniz gerekir. Abd'de kriz olduysa altında İsrail vardır, masonların işi, soros hepsini kandırıp manipüle etmiştir gibi cümleler kuran insanlardansanız bu tarz belgeseller işinize yaramayabilir.


Belgesel İzlanda'nın girdiği borç batağının anlatılmasıyla başlıyor. Göt kadar ülkede sadece üç tane yerel banka mevcut ancak bu üçünün toplam borcunun 120 milyar dolar olduğu söyleniyor. Buna sebep de tabii ki yozlaşmış görevliler ile sanayi ve ticaret atmosferinin bazı kurallar gereğince bozulması. Zincirdeki ufak bir çatlak da tüm ekonomiyi mahvetmiş. İzlanda'nın biraz büyütülmüş versiyonu ise abd'nin ta kendisi. Hatırlarsınız obama yeni göreve geldiğinde meşhur banka ve sigorta şirketleri iflasın eşiğindeydi ve hatta bazıları el değiştirmişti. Bankaların batmaması için maliye, hükümetten yaklaşık 700 milyar dolar civarında bir kurtarma paketi talep etmişti. Bize söylemesi kolay 700 milyar dolar ne demektir ulan. Peki şunu diyebilir miyiz; “abd kötü bir ülke gebersinler gitsinler” maalesef diyemiyoruz arkadaşlar. Artık daha da globalleşen bir dünyada yaşıyoruz ve her halka birbirine bağlı ki en büyük halkadan bahsediyoruz. Abd'de kuşlar soğuktan ölse akşamına Tokyo'da borsayı etkiliyor. Alım ve üretim güçleri azaldığından 2-3 milyar insanı etkileyebilecek bir krizin çıkması söz konusu oluyor ki şu sıralarda abd, hala 2008'de patlak veren krizin yaralarını sarmaya çalışıyor. Abd'nin dış borcunun 10-15 trilyon dolar civarında olduğu söyleniyor. (Aşağıdaki tabloda izlandanın borsa indeksinin inanılmaz düşüşü net bir şekilde gözükmektedir)


2008'de kriz olduğunda bizimkiler teğet geçecek demişti. Hatta tobb kuruluşu da bu krizin dünyada olan bir kriz olduğunu (2000 lerin başındaki yurt içi kriziydi) eğer insanlarımız paralarını aktif bir şekilde kullanırlarsa (harcama yapmaya teşvik etmiştir) krizden etkilenmeyebileceğimizi beyan etmişti. Dedikleri gibi de oldu dünyada görülen kriz ülke içindeki alım-satımları çok da kötü etkilemedi, büyüme oranları da pozitif yapısını sürdürüyor ama bu sağlam bir ekonominin göstergeleri mi orası tartışılır. ABD'nin ve avrupa'nın düşüşü gelişmekte olan ülkeleri özellikle "bric" ülkelerini ve türkiye'yi olumlu yönde etkiledi, tüm yatırımcılar bu ülkelere yatırım yapmaya başladılar ancak Çin'in aksine borçlanarak büyüyoruz, bu kontrol altında tutulmazsa sonuçlar vahim olabilir, enerjideki bağımlılık da cabası. Hükümetin günü kurtarma planlarıyla ekonomik adımlar attığını düşünüyorum isteyenle de düzeylice tartışabiliriz.


Çok fazla alım satımın (son jenerasyonlar para biriktirmeyi bilmiyor ve alışverişe bayılıyorlar) dışındaki bir diğer kriz önleyici unsur da bence yeni versiyon mortgage yapımızdır. Eskiden biliyorsun öyle herkes ev alamazdı şimdilerde kira öder gibi vatandaşlar bankalara 15-35 yıl arasında değişen ödeme planları ile borçlanıyorlar. Bu da haliyle herkesin ev alabilmesini kolaylaştırıyor, şu anki Türkiye ekonomisinin belki de can damarı inşaat sektörü ama ne kadar güvenilir bir liman olduğu tartışılır, şu an inşaat sektörü için bir balonun yaşandığı gerçek (ev fiyatları çok artmasa da alımlar şişti) eğer abd'nin düştüğü tarihi hataya bizimkiler de düşerse bu bizim acı sonumuz olabilir.


Bir diğer önemli husus da obama'nın gelir gelmez amerika'yı "büyük buhran"dan sonraki en kötü dönemden çıkartabilecek kapasitede olduğu ve bush'un geri zekalı olduğu iddiasıdır ki ben buna katılmıyorum. İllaki obama akıllıdır ama bush'un mal olmasını aklım bir türlü kabul etmiyor. Bush dediğin adam, yale üniversitesi mezunudur, üniversite'de "skull and bones society"nin önemli bir mensubuydu. Ailecek (teksasta) petrol ve hayvan işleriyle uğraştıklarından emtia spekülasyonunu gayet iyi yapabilmektedir. Üniversiteden sonra mba için harvard üniversitesine gitmiştir. (abd'de mba, bizdeki kadar işe yaramaz mı onu tam bilmiyorum) Bush, abd tarihinde mba yapan ilk ve tek başkandır. Bush, vaktiyle "texas rangers" isimli beysbol takımının hisselerinden 15 milyon dolar kazanmıştır (800 bin dolardan). Daha sonra biliyorsun abd başkanı olmuştur ki babası da abd başkanıdır. Yani babasına sorup da cevabını alamayacağı hiç bir şey yok. Şimdi bizim akıllı olduğumuz bir dünyada bush salaksa şöyle bir durup düşünmek lazım. Ama bush'un ekonomistlerin sözlerini anlamaz tavırları, mali bütçe açıklarına olan yorumları ve bilumum şebeğimsi hal, hareketleri ne olacak? Benim şahsi düşüncem herkesle daşşak geçmiştir. Bush abd'nin ağzına sıçtı ama nerden bilelim belki görevi buydu.



Belgeselde ağırlıklı olarak değinilen konu lehman bıroların batışı. 2008 yılında yaklaşık 600-700 milyar dolarlık bir batış söz konusu olmuştur. Bu rakam abd tarihinin en büyük iflasını meydana getirmiştir. Lehman hisselerini 20-30 yıl elinde tutan yatırımcıların bir hayli fazla olduğunu düşünürsek yıkımın ne denli psikolojik bunalım atmosferi oluşturduğunu görebiliriz. Lehmanların çöküşü dominonun en büyük dalgasını oluşturdu ve yozlaşmalar sonucunda meydana gelen çöküşler birbiri ardına baş gösterdi. Bir ara sigorta şirketleri de göte gelmişti ki abd hükümeti sigorta şirketlerinin (A.I.G. gibi) iflasını görmezden gelemedi ve onları kurtarmak da obama yönetimine kaldı, kurtarmak dediğimiz de 100'lerce milyar dolarlık borç paketleri. Sadece bankalar ve sigorta şirketleri değil; u.s. steel, general motors, ford gibi abd'nin milli değerleri de riske girmişti. Hepsi için inanılmaz büyüklükte kurtarma paketleri hazırlandı aksi halde abd çökebilirdi.


Belgeselde bazı isimler suçlu olarak öne çıkarılıyor, suçlu olduğu iddia edilen kişilerin bilgileri belgeselde mevcut. Öne çıkan isimler ise Alan Greenspan, Larry Summers ve çeşitli ceo'lar. Ceo'ların kazandıkları ikramiyeler ve maaşlar ise dudak uçuklatan cinsten. En garibanının 100 milyondan fazla para kazandığını görüyoruz. Asıl voleleri ise iflas öncesinde hisse satışı yaparak vurmuşlar. Müşterilerine iyimser gözüken bu şerefsizler milyar dolarları cebe indirmişler. Şu bir gerçek ki bir yerde fiyat farkı varsa, balonlarda ve iflaslarda, çoğu kişi batar ama bir grup da paranın amına koyar. Yani bu sıfır bakiyeli bir oyun. Acı olan tablo ise şu; milyonlarca insanın yatırımını bir avuç insanın söğüşlemesi. Bir diğer sıkıntılı nokta ise birkaç kişinin veya kurumun yaptığı yanlışın maliyetinin batırılan paradan fazla olması.


Bu kötü olarak lanse edilen adamların yasalar ve deregülasyon oyunlarıyla yavaş yavaş ekonomiyi sikmeleri ve buna bir önlem alınmaması akla bu işin içinde mistik güçler var fikrini getiriyor ama bu düşüncelerimiz çok hipotetik kalacaktır. Tamam bu Alan Greenspan'ın mason olduğu 2 kilometreden belli ama nasıl bir senaryo kuracağız. Rothschild buna emir verdi bu da yasa düzenlemesi yaptı (kendisi bilmem kaç tane başkana danışmanlık yapmış) ve ekonomiyi siktiler. İyi hoş ama bi tane işe yaramaz ceo'nun 500 milyon doları söğüşlemesine niye izin versinler? Keşke lisede olsaydık cevaplar hazır ve netti ama şimdi birşey söylemek kolay değil. Örneğin lehman bıroların ceo'su Richard Fuld bu krizden 485 milyon dolar kazanmış. 2006 ve 2007 yılında wall street'te verilen ikramiyelerin toplamı 60-70 milyar dolar civarında olduğu söyleniyor. (milyon değil lan milyar). Yani birkaç adamın şuursuzca zengin olması işin içinde masonlar vardır, kesin onlar zengin olmak için böyle bir şey yapmışlardır savını eliyor. Neci olurlarsa olsunlar ortada bir yozlaşma olduğu kesin. Bu da sistemli bir güç/otorite yapısının olmamasına işaret ediyor gibi (belki de ben olayı külliyen yanlış anlamışımdır). Bir kadın pezevengin olduğu sahne var ki yozlaşmanın boyutlarını görebiliyoruz.


Bir ara abd'deki mortgage sisteminin çöküşü tablolarla gösteriliyordu. Benim korkum ise bizde de benzer şeylerin yaşanması. Olay ise şu: eskiden abd'de ev almak isteyen, bankalara borçlanıyor ve ödeyebildiğince evini alıyor ama sonraları bankalar, insanların bu borçlarını ilk önce başka özel bankalara onlar da hisse mantığıyla pek çok alıcıya satmaya başlamış. Canı isteyene de fahiş fiyat ve faizlerden kredi verilmiş ki belki de Çin'deki bir adam o evin borcunu satın almış olabilir. Sonunda da ayda 5000 doları bulan ödeme planlarını ödeyemeyen abd'liler hem kendilerini hem de aradaki tüm tedarik zincirini batırmış, peki kim karda? Bu borçları aracılara satan büyük bankalar. Peki bu bankaların hissedarları para kazanabilmiş mi? Hayır. Bankaların iflasıyla onlar da güme gitmiş. Peki bu denetlemeden nasıl geçmiş? Ortada reform meform olmadığından vuran vurana. Ceo'lar paraların amına komuş. Sonuç ise yaklaşık 10 milyon abd'li evini satışa çıkarmış. Abd'de şu an 2-3 milyon kişinin evsiz barksız sokakta yaşadığı tahmin ediliyor. Bir ara belgeselde bu krediler ve borçlanma mevzuunda leverage sistemi anlatılıyordu. Kaldıraç dediğimiz bu sistemle, aşırı riskli işlemler yapabiliyorsunuz konuyla fazla alakası yok belki ama bazen internet site reklamlarında görürsünüz. Ayşe hanım parasını 1 haftada 500 liradan 15000 liraya çıkardı gibi. Bu haberlerin hepsi yalandır. Birinci yalan işlemler tl türünden olmaz dolar türünden olur. Ayrıca bir haftada kimse forex'te 10 kat veya daha fazla yapamaz. Yapsa bile büyük bir istisna olmuştur, kazandığı tüm paraları en fazla yarım saat içinde de kaybedebilir. Sen paranı iki günde iki katına çıkarıyorsan bunun tersi de olasıdır yani iki gün içinde tüm paranı batırabilirsin. Çoğunluğun başına da bu son olay gelir. Onlar sayesinde de biz para kazanıyoruz gerçi neyse.
 

Belgeselde sıkça değinilen bir diğer husus da "subprime kredi"lerdir. Bu aslında değinmeye çalıştığım mortgage sisteminin asıl bozulan yanı. Abd'de iki tür sınıf olsun biri fakir biri zengin. Zengin adamın aldığı krediyi ödeme gücü vardır ve kısa zamanda evinin tapusunu alabilir, buna "prime mortgage" diyorlar. Ama gariban halkın; nigerlar, göçmenler ve beyaz fakirlerin ödemeleri Allah'a emanettir ve kolay kolay ödeyemezler, ayrıca asıl çoğunluğu da bunlar oluşturur ki ödeyemeyecekleri de gün gibi aşikardır. İşte bu garibanların aldığı kredilere de "subprime mortgage" deniliyor ve bunlar farklı aracılarla başkalarına satılıyor. Ekonomistler bu durumu tarihteki en büyük saatli bomba sistemlerden biri olarak yorumluyor.


Bir ara belgeselde güzel bir hikaye, deney anlatılır: "nörologlar yaptıkları bir deneyde bir bireyi alıyorlar ve MR'a sokuyorlar ve onlara, ödülün para olduğu bir oyun oynatıyorlar. Denekler para kazanmaya başladıklarında uyarılan beyin bölgesiyle kokain kullandıklarında uyarılan bölge aynı."


Belgeselde dikkatimi çeken bir başka husus ise ekomomistlerin özellikle de sağlam okullardakilerin yavşak olmaları. Bakıyorsun adam kitap yazıyor, bir konuşsa hiçbir şey anlamayız ama asıl bunlar bir şeylerden anlamayan laf kalabalığı ile insanları dolandıran şerefsizlermiş. Harvard'ta okuyup yüksek tahsil yapma hayali kuranlar varsa belgeselden sonra görüşleri değişebilir hele Frederic Mishkin diye bir adam var ki evlere şenlik. Bu adamın dersine uzun miroğlu paltosuyla girdikten sonra söz isteyip “yani tam olarak bu globalleşme ne demek hocam” diyecek ve hiçbir şey olmamış gibi yerine oturacaksın. Kendisi kolombia üniversitesinde hoca. Bu ve diğer yüksek tahsilli hocaların hepsi ayrı ayrı irdelenmeli. George soros da arada gözüküyor ama burada pek konuyla ilgisi yok. Yardımsever bir milyarder sıfatıyla rıdvan'ın maç yorumlaması gibi sırıta sırıta krizi yorumluyor.


Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz; yozlaşma Roma'yı da Osmanlı'yı da batırmıştır. Batıramayacağı ne bir sistem ne de devlet vardır. Osmanlının batması tüm avrupa'nın işine geldi ama şimdi hadi abd batsın da rahatlayalım diyemiyoruz. Abd, dünyanın en büyük tüketicisi, onlar tüketemezse çin üretemez. Çin üretemezse yarım milyar insan işsiz ve aç kalır. Bu ikisi aç kalınca da dünyanın anasını bellerler. Bugün yarın Suriye, Türkiye ile ticaretini durduracak. Sidikli Suriye bile bizi nasıl etkileyebilecek. Dünya çapında katastrofik bir kriz istenmiyorsa güç sahiplerinin akıllı olmaları gerekmektedir.




Inside Job belgesel eleştirisi