21 Ocak 2013 Pazartesi

Argo




“Argo” filmini önemli yönetmen olmaya çalışan acemilerden Ben Affleck yönetmiş. Çoğu eleştirmen kendisini itici bulmakta ve oyunculuğunu yerin dibine sokmaktadır ancak ben kendisini çok da başarısız bulmuyorum ve holivud’un mahsun’u lakabına da katılmıyorum. Yıllar önce duygusal filmlerden “good will hunting” ile en iyi senaryo dalında oskarı kazanan ben affleck “the town” ve “gone baby gone” filmlerini de yönetmiştir ki bu filmler fena filmler değil. Argo filmini ise beğenmedim. Film bu sene tam 7 dalda oskara aday olabilmiş, en iyi yönetmen ve en iyi film dallarında da golden globe kazandı. Bu kadar ödül adaylığına ve ödüle değer mi derseniz tartışılır.


Filmimizin başrollerinde ise ben affleck ile beraber favori dizilerimden breaking bad’deki çılgın profesör bryan cranston ile alan arkin ve john goodman yer alıyor. Filmimiz gerçek bir hikayeyi anlattığını iddia ediyor konusu ise iran’daki meşhur rehine krizinde yaşanan 6 adet Amerikalıyı kurtarma planı. Anlatılanların gerçekliği ile ilgili onlarca farklı yorum var ve ben de konuya çok hakim olamadığımdan yine uzmanlardan birine danışıyoruz. Hatırlarsanız "tinker tailor soldier spy" film eleştirimizde yorumlarına yer verdiğimiz konusunda uzman bir arkadaşımız vardı. Bu güzel insanın konuyla ilgili yorumlarına baktıktan sonra filmi irdelemeye başlayalım;


Sanılanın aksine İran ve Abd arasındaki husûmet 79 İslam Devrimi ile başlamamıştır. Hatta zamanın ortak düşmanı Saddam'a karşı kıran kırana bir savaşa girişen Humeyni'nin İran'ı ile Abd arasında kısa süreli ve üstü kapalı bir işbirliği söz konusudur. Zira komünizmi hem dışarıda hem de içeride rejime karşı daha büyük bir tehdit olarak algılayan Humeyni, Abd ile geçici bir işbirliğini tercih etmiştir. Ancak bu çalkantılı süreçte işbirliğine şerh koyan bir va'ka olarak Rehine Krizi (79-81) ilişkilere damgasını vurmuştur. Her ne kadar birebir Humeyni'nin emriyle yapılmadığı söylense de Rehine krizi ile İran İslam Cumhuriyeti "Büyük Şeytan"a karşı uluslararası arenada ilk defa meydan okumuştur. Krizle birlikte Abd Başkanı Carter hem seçimler öncesi iç politikada zor duruma düşmüş; hem de uluslararası politikada Abd, prestijini ve caydırıcılığını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Bu durumda Başkan Carter çok riskli bir karar alarak kurtarma operasyonu yapılması emrini vermiştir. Fakat bu operasyon başarısızlıkla sonuçlanmış ve Abd için - ve tabi ki Carter için - çok büyük bir prestij kaybı olmuştur. Öte yandan bir komplo teorisi olarak Abd'de şahin kanadın demokrat Carter'i ekarte etmek için bu krizi kullandığı ve başarısız olması için ellerinden geleni yaptıkları iddia edilir. Ancak büyük ölçüde bu krizin etkisiyle şekillenen seçimlerden sonra - cumhuriyetçi Reagan iktidara gelir gelmez - rehinelerin serbest kaldığı düşünülürse bu iddiaların komplo teorisinden fazlası olduğunu görmek mümkündür.”


Arkadaşımızın bahsettiği komplo teorisine ben de katılıyorum ve daha fazlasının bile yapılmış olabileceği görüşündeyim, zira “watergate” ve “iran-kontra” skandallarını da aklıma getirdiğimde bu komplonun basit bile kalabileceğini görüyoruz. Filmlerde gördüğümüz tarihi olay anlatan sahneler gerçek mi yoksa bilinçlice değiştirilmiş mi? Bu konuyla ilgili daha öncesinde “hollywood operasyonları” diye bir yazı yazmıştık, çeşitli itiraflar ve bilgiler bu yazıda mevcut. Argo filminde nerelerin doğru nerelerin yanlış olduğunu kestirmek mümkün değil. Muhtemelen zoraki aksiyon sahneleri biraz sallapati olmuş gibi. Bir yerden okumuştum bu 6 amerikalı ellerini kollarını sallayarak iran’dan çıkmışlar diye. Ama filmin sonunda hepimiz o kahraman 6 amerikalı için duygulanıyoruz.


Bu yepyeni bir Amerikan savaşıdır. Artık tarihi hem yeniden yazmaları gerekiyor hem de hortlatmaları. O dönemde çekilmesi gereken konu ve film bence kurtarma operasyonunun başarısızlığı ve başkanın değişmesi olmalıydı ancak argo’yu seçmişler. Bu kadar cılız milliyetçilik içeren bir konunun bile sinema sayesinde bizleri ne kadar etkilediği ise merak uyandırıyor. Yıllardır ruslar’a şeytan lakabını takan holivud, daha rus filmleri tarafından bir saldırıya maruz kalamadı. Hal böyle olunca bizler için Rusya kötü, Naziler feci sapık ve Yahudiler sevimli ve masum. Artık bunları öyle ısıta ısıta yediriyorlar ki beynimizin başka bir düşünceyi kabullenmesi imkansız hale geliyor. 2008 yapımı “the hurt lucker”ı hepiniz izlemişsinizdir. Güya o film de gerçekleri anlatıyor ve en iyi film ve yönetmen dahil tam 6 adet oskar alabildi. İnanın bir sinemasever olarak ben utandım. Bu filmi sinemada izlediğimde gerilmekten kendimi alamamıştım.


Sinemaya gider bir romantik film izleriz bu film dünyadaki tüm çiftler için bir şeyler anlatabilir, ya da batman’i izleriz hepimiz için fantastik bir karakterdir ve sahiplenebiliriz. Hobbit kıyafetleriyle film izleyen dünyanın farklı yerlerinde binlerce sinemasever var. Ama Amerikan kahramanlığı konulu filmler beni çok geriyor. Mesela rambo’yu izlerken hepimiz gülebiliriz hatta kendi oyuncuları bile gülüyor, çünkü böyle bir manyak olamazdı ama son zamanlarda yapılan askeri filmlere ileride güleceğimi zannetmiyorum. En çok sinirimi bozan ise 2008 yapımı avatar’ın oskarı alamayıp bigelow’un tüm ödülleri eski kocasından çalmasıydı. Şimdi bu filmin devamı niteliğindeki “zero dark thirty” gündemde, yakında ülkemizde vizyona girecek ve göya Usame bin ladin’in yakalanma hikayesini anlatacaklarmış. Yine gidip izlerim ve yine eminim yalan yanlış kahramanlık hikayeleri göze batacak, bari bunu yapıyorsun filmi güzel yap da verdiğimiz paraya değsin.


“Saving private ryan”ın tarihteki büyük aldatmacalardan olduğu belli, ne öyle bir er’e inanırım ne de öyle vahşi bir normandiya çıkarmasına, bir sürü tarihi savaş filmi izledim çoğunda normandiya çıkarması alelade bir çıkarmaydı. Mesela “the longest day”, aç izle sonra da er ryan’ı izle sanki başka bir savaşı anlatıyorlar. Ama işin garip tarafı er ryan’ı izlerken duygulanmamak, hadi olum dayan lan, yetişin jetler amınım adam ölüyor dememek elde değil, şu halimle şimdi bile izlesem captain miller’in durumuna üzülürüm. Film güzel olduğu için gık diyemiyoruz oysaki hurt lucker rezalet boyutta sıkıcı bir filmdi ve öyle bir Amerikan hayatı yok, bundan eminim.


Bizdeki gençliğin ne kadar vahim olduğundan bahsediyoruz, Amerikan gençliğini altıyla çarp yetmiş sekiz ekle. Bir amerikalının pisi pisine er olup ortadoğuya gitmesi için deli olması lazım ve ben gidebileceklerine de inanmıyorum. Yeri geldi orduya pilot almak için “top gun”ı çektiler ve pilot patlaması yaşandı, çünkü karizmatik gözlükleri ve asi karakteriyle beraber sabah akşam karı düzen asker modeli herkesi cezp etmişti. Şimdi ise asker bulamıyorlar ve insanları onurlu(!?!) Amerikan askeri yapmak için ellerinden geleni yapıyorlar. Sabah akşam seks, uyuşturucu, özgürlükler ülkesi muhabbetinin döndüğü bir yerde kimse ortadoğuya gitmek istemez. Bu yüzden çeşitli filmlerle özendirmeleri gerekiyor. Hurt lucker’ın sonundaki saçmalık aklıma geldikçe hala sinirlenirim, böyle basit bir akıl yıkama teşebbüsü olmamalıydı.


Argo’nun ise sipariş bir yapım olduğu belli, lafı uzatmaya gerek yok, hiçbir oyunculuk güzel değil, hepsi şişirme ve yalandan dolandan işler. Alan arkin karizmaymış da felan, yalanınızı sikiyim hiç de karizma değil, bu adamın en kötü rol yaptığı film budur. John goodman’ı normalde komik bulurum ama bu filmde hiç bulamadım. “Argo fuck yourself” deyince kahkaha krizine felan gireceğimizi mi zannettiniz anlamadım. Ecdadınızı sikiyim sizin amcık putperestler. Bok gibi film olmuş hiç beğenmedim ve beğenmediğim nokta konunun doğru ve yanlış olması değil, film komple kötü hiç olmamış. İzlerken zannedersin çok büyük bir operasyon var ve Amerikan tarihinde bir dönüm noktası. 6 tane götü boklu salak kurtulacakmış, sonra Amerika vazgeçmiş ondan sonra ajan mendez buna dayanamamış gidip onları kurtarmış, ee napıyım yani bu mudur kriz, bu mudur kurtarma operasyonu. Bu tarihi olayı amerikada kimsenin siklediğini felan da zannetmiyorum.


Bu film neden ödül alıyor veya alacak derseniz bunun tek bir cevabı var o da Amerikan milliyetçiliğine hizmet etmesidir. Başka hiçbir açıklaması olamaz. Filmin sonundaki memleketi kurtarma rahatlığıyla beraber şakalaşmalarını ise sinir krizi geçirerek zar zor izledim. O altı adamı da kanadayı da sikiyim sizi de sikiyim, bu kadar cılız bir hikaye olamaz ya. Amına koduğumun James bond’u bir hafta içinde tüm dünyayı dolaşıp kötüleri öldürüp karıları sikti siz bir haftada iran'dan adam çıkardık diye seviniyorsunuz. James bond’un da anasını sikiyim. Son filmde 5-10 tane İngiliz ajanı öldü diye tüm istihbarat ayağa kalktı, büyük britanya için dövüştüler seviştiler felan. Orospu çocukları sizi, savaşacak erkek gibi askeriniz kalmadı siyasetle, kültürle saldırmanız boşuna mı? Ortadoğu'da uşağınız türk askerini kullanamasanız ne bok yiyeceksiniz, kimle saldıracaksınız merak konusu.


Bir yandan James Bondlar tüm dünyayı dolaşır, karizmatik karizmatik görevlerini başarır ki hatırlamakta fayda var bu James bond’u oynayan rezalet oyuncu her film çekiminde ya kolunu kırar ya bacağını. Adam trenden düşüyor ölmüyor ondan sonra da barakada karı kızla alem yapıyor sonra haberde ölen ajanları görüyor sonra ağlayarak memleketine gidiyor ve düşmanları öldürüyor, benzeri Amerikalılar ise ortadoğuya gidiyor ve kendi deyimleriyle maymunların arasından kahramanları kurtarıyorlar ve tüm diğer insanları salak rolüne sokarak. Aklıma başka bir tarihi senaryo geldi ileride filmini çekebilirim; “sene 1914, Sokullu Mehmet paşa, osman gazi, Orhan gazi şarap içiyorum Eminönü köprüsünde. Rahatım o sıralar, gözlerim cabılotlu, çok tehlikeliyim, gözlerime bakacak bir delikanlı bulamıyorum, bir baktım fatih sultan Mehmet, ne var fatih dedim, Kenan abi Kenan abi, buyur fatih dedim, düşman dedi bu akşam bizim anamızı sikecek dedi, tamam fatih dedim, ben dedim buradayım, bak şarap içiyorum dedim buradayım dedim, siz zaten o senelerde dünyada yoktunuz, fatih dedim ben hallederim bu işi, Kenan abi dedi fazla içme, git dedim lan kendine bir şarap al kafamı arıza etme fatih dedim, para yok dedi bende Kenan abi, attım fatihe üç tane akçe, o zamanlarda para akçe, git lan dedim kendine bir şarap al gel benim yanıma otur dedim, fatih koştura koştura bir şarap aldı geldi benim yanıma, üç akçe aldı ya çakal, ya zaten zavallı kardeşim benim çok severdim fatihi ben o senelerde, bir sürü top hazırlamış kendine, fatih dedim kafana takma, ben dedim bu düşmanın anasını sikmek benim boynumun borcu olsun dedim bu akşam, senin Kenan abin varken dedim.

Bir baktım ben dedi gidiyom dedi Kenan abi, nereye gidiyon fatih dedim beni bırakmadan gitme dedim, ben dedi savaşmaya gidiyom, git dedim o zaman valla yalan olmasın git dedim, bi baktım çatara patara silah sesleri mermi sesleri top sesleri yanıma bi geldi üç tane asker, Kenan komutanım Kenan komutanım, buyur asker dedim, fatih öldü dedi, ne dedim fatih öldü mü, öldü dedi komutanım, olamaz olamaz olaamaaz kesinlikle olamaz dedim, fatihten kalan yarım şarabı da ben içtim bi, Allahu ekber Allahu ekber, fatihin topları fatihin topları, yer misin yemez misin düşman, bi baktım aradan bir saat geçti veya geçmedi beş tane asker geldi yanıma, komutanım dedi, Kenan komutanım dedi, buyur asker dedim, düşmanın dedi anasını siktin dedi, istanbul’u fethettin dedi bu akşam sen dedi, bana bak dedim asker, karşımda dedim içtimayı topla dedim şöyle, askerler dedim, bu saatten sonra dedim, istanbulu fetheden kişi dedim, fatih sultan mehmettir dedim, benim ismim dedim yok, var mıyım ben dedim yokum, emredersin komutanım” bu muhteşem grotesk senaryoyu bir gün film çekip fakir ülkelere ve amerikaya felan izlettireceğim, ardından acaba bu senaryo da bazı yerler fiktif mi diye düşünmelerini arzuluyorum.


Bana göre hurt lucker veya argo’nun Kenan komutandan hiçbir farkı yoktur. Biraz da özeleştiri yapalım; biz bunların hepsine layığız, sadece biz değil Ruslar da Çinliler de Almanlar da; İngiltere ve Amerika haricinde herkes layık. Çünkü kendimizi savunup anlatamıyoruz, bizim de bir hikayemiz var biz de bir şeyler söyleyelim diyemiyoruz. Yıllardır istanbul’un fethini bekledik ama olmadı ben söylemiştim üçleme yapmadan bu film kurtarmaz diye, şimdi bu filmle mi dünyaya haykıracağız ve mesele tek bir filmle de olmuyor ısıtıp ısıtıp sürekli yemek yedirmek gerekir. Schindler'in listesi tek başına Yahudileri gaza getirmeye yeter de artar bile, Çinlilerin bile bakma sen kötülüyoruz ama hala filmlerinde Japon düşmanlığı gözleniyor. Biz de ise tık yok. Ben yalan yanlış bilgiler anlatalım demiyorum gerçekleri film yapsak bizim tarihimiz yeter de artar bile, amına koduğumun romasıyla ilgili izlemediysem 100 film 10 dizi izlemişimdir, Osmanlıyla ilgili tek bir güzel eser yok, bu içler acısı. Kurtlar vadisinin filmlerini de sahiplenmiyorum dikkat ederseniz, böyle mi savaşacaktık holivudla, yorumlar çok cılızdı ve bitti gitti şimdi kimsenin umrunda değil. İşin komik tarafı bunlar ikinci filmi çekerken İsrail gemimize saldırdı ve pana fiilm senaryoyu değiştirip yeni bir film yaptı, böyle acı bir tablo var elimizde.


Argo’da sinirlendiğim bir diğer olay da filmin açılış bilgilerindeki küstahlık ve kendilerini sevimli bir suçlu olarak göstermeleri. Kendi deyimleriyle gerçek bir demokrat olan musaddık, Amerika ve İngiltere tarafından tahttan indiriliyor ve yerine şah reza pahlavi getiriliyor felan. Hani demokrasi için işgal yapmıştınız demek ki öyle değilmiş; musaddık petrol tesislerini kamulaştırıp halkın da para kazanabilmesini sağladığından görevden uzaklaştırıldı, sırf bu bilgi yüzünden bile ıraktaki olayların hesabı sorulmalı. Amerika ırakta tarihteki en büyük ayıplardan ve vahşetlerden birini yaptı ve hiçbirimiz gık diyemiyoruz bunu da unutmayın. İleride bir gün bir film çekilecek ve ilk önce teröristler abd’de okul veya bina patlatacaklar, bu teröristler acayip sakallı, çirkin, aslında sapığımsı adamlardır ve öldürülmeleri bizim nazarımızda bile bir haktır. Sonra yakışıklı askerler ilgili bölgeyi sikecekler ve kurtaracaklar finalde de bu askerler karılarıyla sevişecekler, küs olanlar ise barışacaktır barışmalıdır da çünkü adam bir kahramandır, bu rezalete kim ne zaman nasıl son verecek bilmiyorum, insanın sol yanı acıyor böyle olaylarda ve tersi filmlerde. Keşke diyorum hep yabancı kitaplarda ve filmlerde aramasaydık dünyayı ama işte görselliğin gücünü kimse yenemiyor.


Belki Amerikan şehirleri iflasın eşiğinde son kurbanları Detroit oldu, çökmüş durumda ve yakında batacak deniliyor, halkın arasında ciddi sınıf farkları oluştu, 30 yaşındaki adamlar justin bieber konserine gidiyor, bu bir çöküntünün sinyalidir ama holivudun alternatifi yok. Görüyorsunuz argo operasyonu bile holivud’un yardımlarıyla oluyor. Bir bilim kurgu havası katılıyor felan. Londra’yı kurtaran kim ne derse desin off-shore hesaplardır yani uyuşturucu paraları aklanıyor ve ekonomi dönüyor, amerikayı ise filmler ve nba gibi pazarlar kurtarıyor ve bunların da alternatifleri yok. Bu seneki beko all star maçında ponpon kızlar brooklyn nets’in seksi kızları olacaklar, organizasyon çakma, salon çakma, kızlar çakmanın kendisi, kimi kimden kurtarıyoruz kime ne anlatıyoruz bilmiyorum. Oskarı ve içindeki lobi oyunlarını anlatıp dert yakınıyoruz, oysaki kendi yaptığımız ödül törenlerinden utandığımdan birkaç gün ilgili haberleri gözümü kapatıp takip ediyorum. Hem tecavüze maruz kalıyoruz hem de bu işten zevk alamıyoruz. Amerika bizi kaç yıldır sikiyor bilmiyorum ama şöyle güzel bir orgazm yaşayamadık. Flash tv’deki ereksiyon sorunu yaşayan çirkin çiftlere döndük.


İstanbul demişken son dönem filmlerde sıkça istanbul’u görmemiz bizlere pek çok şey anlatıyor. Artık Türkiye istedikleri gibi, kesinlikle kapalı bir ülke değil. İstedikleri senaryoyu istedikleri gibi çekebiliyorlar. Hadi git de argo’yu iran’da çek götün yiyorsa, çekemezler. Çünkü adamın götünden kan alırlar kamil. Argo filmi anladığınız üzere iran’da değil istanbul’da çekilmiştir hem de tüm sahneleri. Filmde hoşuma giden iki yer vardı biri sahte bir film seti kurarlarken ki heyecan ama devamını hiç beğenmedim çok cılızdı çok, diğeri de meşhur pazardaki kavga eden esnaf. Bu kavga eden esnafı nerde görsem tanırım. İşte abuzer kömürcü;


Bunlardan başka son sahnedeki kurtuluş heyecanı hiç verilememiş, bende en ufak bir rahatlama veya tedirginlik olmadı. Mesela tinker tailor’da en ufak bir aksiyon yok ve öyle de bir iddiaları da yok ama filmin kaç yerinde heyecandan gerildiğimi hatırlamıyorum. Film dediğin böyle olmalı. Keşke iran’daki salakları uçakla kaçırmasalarmıştı da bisikletle kaçsalarmıştı. Böylesi hem daha heyecanlı olurdu hem de izlemesi keyifli, belki bu orospu çocukları bisikletle kaçtılar ondan da haberimiz yok. Orospu çocukları zar zor uçağa biniyor ve kuleden biri de arayıp uçağı geri dön diyemiyor mu, işte sıçtığınız yer burası demek ki böyle bir şey olmamış, demek ki elinizi kolunuzu sallaya sallaya çıkmışsınız ondan sonra da Amerika, vatandaşlarını kurtardı imajı veriyorsunuz. Ya siz salaksınız ya da hükmettiğiniz ülkelerdeki insanların zekasını çok küçük görüyorsunuz. Yıllardır tecavüz ediyorsunuz hala da tepemizdesiniz ama o kadar da salak değiliz. Tüm Ortadoğulu tiplerin pis tecavüzcü kıllı danalara benzetilmesinden bıktık usandık. İstanbul’un sanki Afgan şehri gibi gösterilmesinden de bıktık. Film çekimleri bittikten sonra las vegasta bulamayacakları gece hayatını istanbul’da bulduklarını da söyleyemezler, hayat ne garip. Amerikadaki kadar çocuk tecavüzcüsü başka yerde yok, aç kalsan kimsenin umrunda değil, dört bir yan şişko şişko zencilerle dolmuş, amcıklar ülkesi sizi. Siz ilk önce james harden'ın sakalını kestirin ondan sonra elalemi maymuna benzetin.


Adam Amerikan konsolosunu basıyor ve Humeyni resminin dart olarak kullanıldığını görünce deliriyor şimdi bu adam suçlu mu? Bakma sen 400 gün rehine tutulmuşlar birisine bile tecavüz edilmemiş, birisinin bile çıplak fotoğrafları çekilmemiş, peki aşağıdaki fotoğrafların hesabını kim verecek? Cevabı hep biliyoruz, kimse veremeyecek, Amerika işgaline devam edecek, holivud da filmlerine, biz de izleyeceğiz, ama ben de küfür etmeye devam edeceğim. Sevgili Amerika anana olimpiyat stadında frikikten gol atayım da tüm stat beni alkışlasın. Biraz daha özeleştiri yapacak olursak bu filmde gerçekler anlatılmıyor gibi cümleler kurmaya hiçbir hakkımız yok, Amerika açık ara bizim efendimizdir ve o ne derse o olur. Amerika iran’dan altı adet kahramanı bin bir zorlukla çıkarttım ve iran buna bir şey diyemedi, komik duruma düştü diyorsa öyledir. İran’daki insanların bile kendilerine tahammül edemeyip ırak’a sığındıklarını argo diyorsa doğrudur. Normalde john goodman’ın canlandırdığı "gerçek" bir karakter olan chambers’e felan değinmeyi düşünüyordum ama hiç gerek duymuyorum, müthiş bir isteksizlik var. Gerçek resimler ile oyuncuların resimlerini felan vermeyi, bu sahte hikayeyi onurlandırmayı felan da istemiyorum. İnsanlık adına üzünç olan ise maymunlar cehennemimden kaçmayı iran’a uygulamaları, iran’daki insanları kaka ve maymun olarak lanse etmeleri, her şey bir yana ayıptır. Persepolis de sinir bozabilen bir film ama en azından kültür aşağılamasını estetik bir açıdan yapıyorlar. Schindler’in listesindeki hiçbir olaya inanmam, ama filme kötü diyemiyoruz. İşte argo, sen bu kadar güçlünün korumasında bol ödüllerle beslenebilirsin ama benim bu rezalet bir filmdi yorumumdan da kurtulamazsın.


Özellikle havaalanındaki zoraki aksiyon sahneleri çok komikti çünkü böylesine bir sorgu hiç de abes değildir. Şu sıralar takip ettiğim bir belgesel var, sınır güvenliği diye. Avustralya’daki havaalanı güvenliğinin başından geçenleri anlatıyorlar, ülkeye kokain felan sokmak isteyenlerle uğraşıyorlar. Bu belgeseli izlerken daha fazla heyecanlanıyorum. Hintli bir adam acayip acayip baharat ve yiyecek getirdi diye tam 4 saat sorguya çekilmişti. Şimdi sen sıkıntılı bir zamanda ucube tipinle iran’dan çıkmak isteyeceksin ve adamlar da sadece 5 dakika kimsin diye soru soracak, bu sıra dışı bir aksiyon mu beyin damarlarını siktiğimin salakları. Özetleyecek olursak film tam bir vakit kaybı, aldığı ve alacağı ödüllerin hiçbirini hak etmiyor, gerçek dışı olaylarla önemli bir hikaye hissi verilmeye çalışılmış, oyunculukları da beğenmedim, James bond’u da unutmadan sikelim, hadi şimdi siktirip gidin de yeni yeni filmler çekin putperest götoşlar. Haftaya bir sıkıntı olmazsa tüm bu batının ibneliğini unutup sıcacık Ortadoğu ve Afrika insanlarıyla ilgili enfes bir filmle beraber oluruz...





Argo film eleştirisi

13 Ocak 2013 Pazar

There Will Be Blood





“There will be blood” filmini önemli yönetmenlerden Paul Thomas Anderson yönetmiş. Senaryo ise Upton Sinclair’in “oil” isimli romanından. Yönetmeni “magnolia” ve “boogie night” eserleri ile tanımıştınız. İleride yine beğendiğim filmlerden olan “magnolia”ya değinebilirim. Filmimiz 8 dalda oskara aday olup bunlardan iki tanesini kazanabilmiş. Oskarlardan biri de favorilerimden daniel day-lewis’e gitmiş ve daniel, bu ikinci oskarı ile beraber en az 10 yıl aradan sonra, ki 18 yıldır, tekrar oskar kazanan nadir oyunculardan biri olmuştur. Bunlardan bir diğeri de jack nicholson’dır. Geçen haftaki yazımız olan "gangs of new york"ta daniel’in ne kadar komple bir oyuncu olduğunu ve adeta oyuncu olmak için yaratıldığını vurgulamıştık. Air Jordan basket oynamak zorundaydı, başka bir işi yapsa tüm dünyaya yazık olacaktı. Aynısını daniel için de söyleyebiliriz. Umarız da son filmi lincoln ile bir tane daha oskar kazanır ve mertebesini iyice artırır.


Son yazımızdaki “the butcher” karakterinin gelmiş geçmiş en iyi oyunculuk performanslarından biri olduğunu vurgulamıştım, bu filmimizdeki “oilman” karakteri de mükemmele yakın ve bu güzel filmimiz inanılmaz kaliteli kült sahnelerle dolu. Bir gün listesini veririm diye düşündüğüm en beğendiğim sahneler listemde bu filmden iki adet sahne mevcut, evet yanlış duymadınız iki adet. Bu sahnelere birazdan değiniriz. Ama bu yazıda değineceklerim hepimize filmdeki kurgunun çoğunlukla yanlış anlaşıldığını söyleyecektir. Yabancı da dahil pek çok ilgili yorumu okurken çokça şu ibareyi gördüm: “bu filmde kapitalizm eleştirisi var”. İnsanın vallaha mı la diyesi geliyor. İzleyenlerin ve çoğu yorumcunun tekrar aynı boku yediklerine şahit oldum. Filmden, yönetmenin bile höt diyeceği anlamlar çıkarıyorsunuz.


Bu filmde iki tane ana konu işleniyor. Bunlardan ilki insan doğasının hırsla olan mücadelesi ve kendini kaybetmesi. Bir diğeri ise enerji ile din’in mücadelesinin ne kadar kaçınılmaz ve zararlı olabileceğinin anlatılmaya çalışılmasıdır ki "kan çıkacak" mesajı da çoğunlukla bu iki gücün savaşına ya da ittifakına birer göndermedir. Kan çıkıyor da zaten. Şu an dünyada olan toplu ölümlere bir bakalım, sebepleri bize her şeyi gösterecektir. Geçenlerde bir belgeselde denk gelmiştim, bir tane kel adam dünyanın belalı bölgelerini gezerek çeteleri ziyaret ediyor ve iç dünyalarını bizlere anlatıyordu. Bunların arasında nazi sempatizanı Polonyalı holiganlar, jamaikadaki çeteler ve dünyadaki en belalı ve gaddar çeteler olan el Salvador'daki 13 ve 18 çeteleri yer alıyor. Bu belgeselleri izlerken inanın geriliyorsunuz. Onlarca yıldır bu ülkelerde insanlar birbirlerini sebeplerini bile bilmeden kesip öldürüyorlar. Ve bu onlarca yılın cinayetlerini topladığınızda yüz bini zor buluyoruz. Oysaki Amerika ırak’ta 1,5 milyondan fazla insanı katletti. Sebebini hepimiz biliyoruz. Yine Kuzey Afrika’da oynanan oyunlar belli. Hep enerji manyaklığı. İşte filmimiz bunu anlatmaya çalışıyor, filmde kapitalizm eleştirisi olduğunu zaten biliyoruz başka ne olacaktı hıyar ağaları.


O zaman ben de tüm eleştirilerime şunu ekleyeyim: “bu filmde insan ilişkileri çok yoğun” böyle böyle her gün 6-7 adet de eleştiri yazalım olsun bitsin amınım. Filmimiz peder ile petrolcünün çatışmasından büyüyerek gelişiyor ve yönetmenin dediğine göre eğer daniel bu rolü almasaydı film çekilmeyecekmiş. Ayrıca çok beğendiğim bir detay da şu; yönetmenimiz filmin çekimleri esnasında neredeyse her gün “the treasure of the Sierra madre” filmini izlemiş. Bu filme daha önceden değinmiştik ve bu filmin her gün izlenme sebebi de hırsın insana neler yaptırabileceğidir. Gerçi oilman, "dobbs" gibi birden hırs manyağı olan bir insan değil ve çoğunlukla da hep aynı dürtünün peşinde. Hayallerinin peşinden koşan oilman'ın kafasını en çok bozan şeylerden biri de standart oil campany’dir. Bir başka hoş detay da her sahnede ama her sahnede başrol oyuncusu oilman’in gözükmesidir. Bunu her filmde göremezsiniz.


Oilman, tanrı tanımaz adamın tekidir ve aklı fikri büyük bir petrol baronu olabilmektir ve bu hayallerinin peşinden koşarken de çok büyük rakipleri vardır. Rakiplerinin gücü bir yana hedefleri uğruna her şeyi yapabileceğini film boyunca defalarca görüyoruz. Bir gün oilman’in kapısını paul isimli birisi çalar ve kendi memleketinde bolca petrol olduğunu iddia eder. Bu paul, peder eli’nin abisidir. Eli isminin de önemli olduğunu vurgulamak lazım zira Hıristiyan etimolojisine göre hz. İsa, tanrı’ya eli diyormuş. Benzer bir yaklaşımı da “the book of eli” filminde görmüştük. Bu filme de değindiğimizi hatırlatırım. İki filmde de eli’ler önemli rollerdedir. Ama peder eli şarlatanın tekidir. Paul, oilman’e hangi kiliseye mensupsunuz diye sorduğunda oilman şöyle der: “ben her türlü inancın tadını çıkartırım. Bağlı olduğum belli bir kilise yok. Hepsinden hoşlanırım. Her şeyden hoşlanırım”. Filmdeki en belirgin karakter betimlemesi burasıdır. Oilman, kendini daha iyi ifade edemezdi. Benim dinim de imanım da para diyor. Daha oilman, dinin para kazanmak için ne kadar gerekli bir araç olduğunu keşfetmemiştir, o yüzden bu kadar rahatça tanrı tanımaz tavırları vardır.


Paul’ün teklifini pek kale almasa da aynı bölgeden standart oil’in de toprak alması oilman’i kışkırtır. Bu standart oil firması hepimizin bildiği rockefeller ailesinin kurduğu bir şirket. 1870 yılında kurulan bu firma 1911 yılına kadar amerika’nın en büyük petrol üreticisi ve işletmecisi olmuştur. Rockefeller, hem küçük üreticileri bağlıyor hem de demiryolu ağlarını satın alarak herkesi kendisine muhtaç bırakıyordu. Bu durum filmimizde muhteşemce anlatılmış. Sanılanın aksine oilman, standart oil firmasından korkmuyor, onları gördüğü yerde de ayarı veriyordur. İşin ilginç olan yanı da 1911 yılında tarihin en büyük tröstlerinden biri olan standart oil devletçe kapatılıyor ve eyaletlere göre farklı isimler adı altında bölünüyor. Standart oil of new jersey (exxon), standart oil of California (chevron), standart oil of new york (mobile) gibi büyük parçalara bölünen şirket tamamen kapanıyor ama bölünen parçalar yine rockefeller ailesine ait oluyor. O dönemde herkes standart oil kelimesinden hem ürktüğü hem de iğrendiği için böyle bir yola gidilme ve aslında daha da büyük olma planı olduğundan bahsediliyor. 1998 yılında da exxon ile mobile birleşerek exxon mobile oluşturuluyor. Şu anda da dünyanın en büyük petrol şirketi olduğu söyleniyor. Rakipleri ise bp (beyond petrolium) ve shell’dir. Bu firmaların kimlere ait olduğu ise muallaklığını koruyor ama çok büyük oldukları kesin ve her yanımızdalar. Ben öyle saçma komplo teorilerini sevmem ama petrol için her şeyin yapılabileceğini haberlerden görüyoruz.


Filmimizdeki oilman’in ne kadar büyük bir hırsla yoğrulduğunu ve ömür tükettiğini görüyoruz ona rağmen gelebildiği nokta bellidir ama şu an bu bahsedilen petrol devlerinin geldiği noktayı anlamak inanın çok güç. Burada belki de “bunlar mason, çok güçlüler, türkiye’nin de anasını belliyorlar” gibi cümleleri beklediniz ama hayır söylemeyeceğim. Bu aileleri büyük bir hayranlık ve kıskançlıkla takip ediyorum. Onlar kötü de senin deden çok mu iyi? Bana bugün kaçta kalktığınızı bir söyleyin, evet bu pazar gününde kaçta kalktınız? Sabah alarm çaldı ve biraz daha kıç büyüttük değil mi? Tüm çay ve kahvaltı faslı bittiğinde de saat 3 olmuştur çoktan. Ondan sonra da bu adamlar mason demesi çok kolay. Sen 1870 yılında petrol şirketi kuruyorsun, biz o zamanda daha meşrutiyet ile uğraşıyorduk diyen de yok. Adamlar çok kötüymüş de hırslıymış da felan. Ne kadar da güzel keşke biraz daha ebelerimizi belleseler. Bizler cahilliğimizin ve basitliğimizin içinde boğulurken onlar biraz daha topraklarımızı alsalar keşke. Bu son cümle de bir diğer saygı değer aile olan rothschild’in türkiye’den ve ırak’tan aldığı topraklarla ilgilidir, gidin araştırın. Üzülürsem şerefsizim. Amımıza koysunlar, domaltıp siksinler hepimizi.


Tabi biz çok müslümanız ya bir de o mesele var. Gelsinler ağzımıza sıçsınlar onu istiyorum. Adamların az uyumak için bir sebepleri var ve pazar günleri de emin olun erkenden kalkıyorlar, sen akşama kadar zıbar yat, akşam olunca bir bok yaptığın da yok, cılız eğlencelerle vakit öldürürsün çoğu kere canın da sıkılmıştır. Ondan sonra da adamlar mason, mason sensin pezevenk. Ne boka yarıyorsun, sen kendini iyilere koydun da şimdiye kadar ne bok yedin? Bu petrol için debelenir, öbürü bankacılık için ondan sonra da gelir köpekleşmiş ülkemizi siker siktirir, gık diyebilir misin, diyemezsin çünkü hem çapın yetmez hem de aldırış etmezsin. Geçen yılbaşında incirlikteki Amerikan askerleri civar kasabadaki camiye ateş etmişler ve cam çerçeve inmiş, haberlerde denk gelmişsinizdir. Normalde böyle bir haber olsa gizli tutmak gerekirdi çünkü Müslüman olan halk galeyana gelebilirdi, ama bilerek bu haberi yayıyorlar ve hiç korkmadan gidip camimize sıkabiliyorlar. Yetkililerden de açıklama geliyor; olayın yanlış anlaşılma olduğu ya da başka birilerinin camiye kurşun sıktığını söylüyorlar. Olmaz ya, Amerika sıktı ne yapacan lan, gık mı diyebileceksiniz, amına koduğumun vatandaşları. Gelsinler daha da siksinler belalarımızı. Borsanın çoğunluğu Yahudi ve yabancı sermayesi, bankalar desen öyle, dünyada bizim kadar pahalı petrol ve gaz kullanan ülke yok. Ve bu durumu hepinizin bilmesine, methettiğimiz adamların bop eşbaşkanı olmalarına ve ileride hak vereceksiniz bana bu güçlü ailelerin birer maşası olmalarına rağmen gık diyemezsiniz. Ama siz masonların kaka olduğunu bilirsiniz. Keşke diyorum biraz daha plan yapsalar.


Sen pazarları fosur fosur yatarken ya da aldığın basit bir haberle eğlenirken tbmm’de başkanlık sistemi yasası geçti ve artık her şehir kendi imparatorluğunu kuracak. Zaten diyarbakır’dan sonrası bize ait olan bir yer değil ve ispanya gibi her bölgenin ayrı bayrağı olacak ve bu dediğim de yakında olacak öyle uzakta bir mecra değil. Ondan sonra her yer pkk bayrakları. Biz devlet elden gidiyor, pkk da ne güzel topraklarımızı aldık derken bir de bakmışız ki başkaları kutsal topraklarına gelip konmuşlar. Yıllardır duyarım bu Yahudilerin kutsal toprak meselesini ama kafam bir türlü almazdı bu türkiye’de kalan yerleri nasıl ele geçirecekler diye. Yemin ediyorum muhteşem bir plan, bayılmamak alkışlamamak elde değil. Siyasetinizi de sizi de sikeyim amına koduğumun vatandaşları, kaç yıldır haber izleyemiyorum, tv programlarını ise çöpe attım. Bildiğin adamlar anamızı avradımızı sikmişler kimsenin haberi yok. Herkesin elinde bir telefon, sabah akşam eğlence, basit hayaller, ondan sonra da bu adamlar masonmuş da şeytanla konuşuyormuş da felan. Ulan amcık, adamlar çalışıyor anladın mı. Boş durana şeytan da yardım etmez piçin evladı. Nerden öğrendiyse öğrenmiş bir mason illuminati, yok öyle şeyler kalitesiz geri zekalılar, senin gibi üçüncü dünya ülkelerinin, acun tarzı programlarıyla siktiği bir coğrafyanın insanlarını kandırmak için yaptıkları şeyler bunlar. Hayvan gibi çalışıyorlar ve ilme de önem veriyorlar. Büyüyle mi oluyor bu kadar ilim, istatistik, yenilik felan.


Çünkü onlar güçlü ve çalışkan, pazar günleri erken kalkmak için bir sebepleri var. En az onlar kadar hırslı olan oilman de çok sevdiğim bir karakterdir. Bu eleştiride hırsın kötü bir şey olduğunu söyleyeceğimi falan mı zannettiniz. Hayır, belki yönetmen treasure of the sierra madre'yi defalarca izleyerek kötü, hırslı bir insan teması ortaya koymaya çalışmış ama bana göre oilman çok da kötü değildir, sadece çok zengin olmak istiyor ve ben bu düşüncesini hem anlıyor hem de saygı duyuyorum. 100 metre kare yerde sabahtan akşama kadar dinden imandan bahsedip akşamdan sonra kanalların kölesi olan ama namazını aksatmayanların iyi olup olmadığını da bilmiyoruz. Daha fazla plan yapmalarını istiyorum, böyle yaşlı yaşlı dedelerimizin birer sapık halini aldığı programlarımızın artmasını istiyorum. Dinin daha fazla alet edilerek tüm ülkenin günah içinde yaşamasını ve bunlar olurken de başkanlık sistemi ile topraklarımızın elimizden gitmesini, enerjiye bağımlı olup hem rusya’nın hem bu mason dediklerinizin hatta iran’ın bile köpeği olmamızı, borçlanmanın daha da artmasını, cemaatlerin felan biraz daha güçlü olmasını ve tüm askeriyeyi devlet kurumlarını almasını istiyorum. Her kurumun başında yer almalarını istiyorum, patriotların daha da fazla yerleştirilmesini, Amerikan askerlerinin halkımızı tacize başlamasını istiyorum. Biraz da oilman gibi şunları söylemek istiyorum: “insanların çoğundan nefret ederim. Zaman zaman insanlara bakıyorum ve sevilecek bir taraflarını göremiyorum. Yeterli parayı kazanayım ve insanlarla bir işim kalmasın istiyorum. İçimdeki nefreti, geçen yılların bir birikimi olarak büyüttüm.” Neyse ya sikeyim hepinizi, geberip gidin, yok olun haritadan ve tarihten.


Oilman’ın bu yeni kasabadaki halka yaptığı konuşma inanılmaz güzeldi: “burada su kuyuları açacağız ve su kuyusu demek sulama demektir. Sulamanın karşılığı da tarımdır. Eskiden elde edilemeyen mahsulleri yetiştireceğiz. Nereye koyacağınızı bilemeyeceğiniz kadar çok tahılınız olacak ve o başaklardan ekmek fışkıracak hanımefendi. Yeni yollar, ziraat, istihdam, eğitim size sunabileceğimiz imkanların sadece birkaçı ve sizi temin ederim ki bayanlar baylar eğer burada petrol bulursak ki, ben bulma ihtimalimizi çok yüksek görüyorum. Bu topluluk sadece hayatını idame etmekle kalmayıp, refaha da kavuşacaktır. Sorularınız varsa memnuniyetle cevaplarım. Evet?” burada peder eli şu soruyu sorar: “yeni yol kiliseye de uzanacak mı?” bu kutsal soru sorulduğunda alınacak cevap tüm kasaba halkı için çok önemliydi. Oilman, onlara şunu söyler: “uzanacağı ilk yer orası olacak. Teşekkürler, eli.” Hallelujah, hadi kiliseden geçmeseydi bu yol, boku yemiştiniz, hallelujah. Yöre halkının inancı da arkana alındıktan sonra seni hiçbir şey tutamaz. Oilman’ın tek eksiği bu idi, hem toplum mühendisliğini geç kavrayabilmiş hem de rockefellerlar gibi kurumsallaşamamıştı ve ailesine işini devredemiyordu. Standart oil yetkilileri böyle bir konuşma yapmaya da gerek duymazlar, onlar papaz efendileri önceden bağlarlar ve sen asla o şirketi ve aileyi bilemezsin. Ama oilman, bizler gibi basit bir hayattan geldiğinden o acınası cahillerle yüz göz olmuş ve çabalar kat be kat artmıştır.


Bu konuşma aklıma dünyadan pek çok ülkeyi ve yönetilme biçimini getirdi. Hepsini geçtim yıllar önce almanya’dan bizi ziyarete gelen bir akrabamın şu sorusu aklıma geldi: “bu sene hangi partiye oy vereyim, bana böyle Allah’a inanan adamların partisini söyle” demişti. Bu mübarek akrabam gibiler zamanında almanya’da baya bir parayı İslam orduları için göndermiş sonra da o giden paranın karı kızla yendiğini, ya da ne haltlar yapıldıysa, anladıklarında iş işten çoktan geçmişti. Ama aradan pek çok yıl geçti ve sözde İslami kesim yeni bir kazık yemeye ihtiyaç duyuyor gibi. Ve bu son kazığın tarihte görülmemiş bir boyutta olması lazım.


Oilman, bir rockefeller değildir daha toplum mühendisliğini de yeni yeni kavramaktadır ama bu son konuşmasında ihtiyaçlar hiyerarşisini nasıl kullandığını görmek hepimizi sevindirmiştir. Peder eli’nin olumlu cevabı aldıktan sonra cemaate şöyle bir bakıp huşu bulmasını gıpta ile izlememek elde değil. İpleri eline almak isteyen Peder Eli, oilman’den kendisini ön plana çıkarmasını ister ama oilman bunu iplemez ve böylece aralarındaki inanılmaz savaş da başlar. Bu savaş başladığında arka fonda "brahms’ın d major"u çalması hepimizi ateşlendirmiş, belki bizleri de savaşın içine sokmuştur. Buraya gelebilecek belki de en iyi eserlerden biriydi bu. Peder eli bu yapılanı hiç unutmayacaktır, durum şu an 1-0 oilman öndedir. Peder eli ise şerefsiz ama boş beleş adam değildir, yaşlı teyzenin içinden şeytan çıkarttığı seremoni görülmeye değerdir ki oilman da bunu görmüş ve çocuktaki toplumu etkileme gücünü derin bir şekilde keşfetmiştir. Tüm kavganın çıkışı ise peder eli’nin açılacak kuyuyu kutsama isteğine oilman’ın çok taşak geçerek karşılık vermesiydi.


Peder eli’nin oilman ile yüzyüze konuşmak için yanına gittiği sahne filmimizin en güzel sahnelerinden biridir ve kült sahneler arasına girmiştir ama daha en iyi iki sahneyi söylemedim. Bu sahnemizi ilk izlediğimizde kavganın bu boyuta gelebileceğini hiç ama hiç düşünmüyorduk. Bu ikisinin anlaşıp salak halkı kullanıp zengin olmasını beklerken çok duygulu ve hırslı olan oilman her şeyi bozarak herkesin önünde peder elinin ağzına sıçar, izleyelim. Tüm bunlar olurken de arka fonda yine harika bir müzik olan “arvo part’ın fratres for cello and piano”su çalar. Bu klasik müziğin cuk diye oturduğu görüşündeyim. Şimdi skor 2-0 oldu. Oilman o kadar duygularına hakim değildir ki standart oil’in ajanlarıyla konuşurken nasıl köpürdüğünü hep beraber gördük. Eğer siz de bu aileye gıcıksanız siktirip gidin siz de onlara boğazınızı keserim diye tehditlerde bulunun. Ya bir şey söyleyeyim mi hani hepiniz bu illuminatiye felan düşmansınız ya, olmaz da bir gün sizi alır rockefeller center’a herhangi bir rockefeller ile çay içmeye götürürlerse geldiğinizde neye nasıl taparsınız tahmin bile edemiyorum.


Oilman, Standart oil’in köpeği olmak istememektedir ama demiryollarının da onlara ait olmasından başka bir çözüm bulmalıdır. Bunu da arazilerden borular geçirerek ve denize ulaştırıp "birleşik petrol" ile bağlantı sağlayarak başaracaktır ancak bunun için bir tarla sahibiyle daha anlaşmalıdır. Bu tarla sahibinin de tek bir isteği vardır o da oilman’ın günahlarından ötürü kiliseye gidip af dilemesi ve tekrar vaftiz olmasıdır. Tabii ilgili kilisenin de görevlisi peder eli’dir. Burada eli öyle bir intikam alır ki inanın bu sahneyi izlemeye doyamıyorum ve favori kült sahnelerimden biri de tabii ki bu peder eli’nin oilman’i dövmesi ve ele güne rezil etmesidir, izleyelim. “say hello to my little friend” benim için ne kadar özel ise bu sahne de o kadar özel ve güzeldir. Şimdi durum 2-1 olmuştur ama oilman’in bu kadar canavarca ayinde yer alması peder eli’yi bir hayli şaşırtmıştır. Vaftiz suyu başından boşalınca yaptığı inanılmaz arınış simgeleyen hareketin sonunda “ucunda boru hattı var” demesi her şeyi ama her şeyi özetlemektedir.


Daha önceden de bahsettiğim gibi aslında oilman değil de standart oil olsaydı o halk, peder eli yönetiminde ayinden ayine uçacak ve borular da topraklarından geçecekti ve biz bu sahte din ile baronların ilişkisini bilemeyecektik, biz dediğim de bildiğin halk işte. Ama oilman türünün tek örneğidir, o yüzden tüm bu gizli kapakları, oyunları görebiliyoruz. Gerçekten de iki kötünün mücadele ettiği dünya çok acayip olurdu. Yani banka ailesiyle petrol ailesinin kavga ettiği bir dünya gerçekten inanılmaz olurdu ama olmadığı ve tüm bunlar güçlerini birleştirdiği için dünya bu halde ve her yerde kan var. Filmin adı da bu yüzden kan akacaktır, ileride petrol ile sahte din aynı çatı altında buluştuğunda çok masumun kanı akacak deniyor ve doğrudur, akmıştır da, muhtemelen akacaktır da.


Filmin sonuna geldiğimizde oilman daha da güçlenmiş ama daha da yalnızlaşmıştır. Niçe’nin de dediği gibi başarının sonu yalnızlık olmuş ve psikolojik bunalımlar baş göstermiştir. Bu en son sahnede aradan yıllar geçmesine rağmen peder eli ve oilman tekrar karşılaşırlar ve filmdeki en güzel sahne cereyan eder. Bu sahneyi izledikten sonra öyle herkesin oyuncu olmaması gerektiğini anlıyoruz ve bu sahne de benim favori kült sahnelerimden biridir. Michael Carleone’nin İtalyan restoranda düşmanlarını öldürdüğü sahne ne kadar kült ise bu sahne de o kadar karizmatik ve tekrarı imkansızdır. Buradaki açgözlülüğün tasvirini başka bir yerde göremeyiz. Kocaman eşek kadar adam olmuş olan oilman daha da zengin ve güçlü olmasına rağmen peder eli’den deliler gibi nefret etmektedir ve pederin bardağından meyveli sütünü içme canlandırması tarif edilemez. Drenaj demesi yok mu, incredibile, izleyelim. Bu sahneyi mutlaka ayda bir izlemeliyim, hani orgazm olmak diye bir tabir var ya öyle işte, film izlerken orgazm olunur mu derseniz bu sahnede olunur. Burada oilman pedere iki gol birden atmıştır. ilk golü de hatırlamakta fayda var, izleyelim.


Yazının sonunda hafif bir özet geçecek olursak oilman’ın hatası, peder eli’yi son golleri de katarsak 4-1 yenmesi ve öldürmesidir. Onu öldürmemeli ve sürekli kullanmalıydı. Eğer aynı savaşın içinde standart oil olsaydı peder eli’yi paraya boğarlardı ve farkına varılmadan durum 300-0 olurdu. Ve bir diğer oilman hatası da tek başına kalakalmak olmuştur. Aile kültürünü oturtamamıştır bu yüzden de aramızdan ayrılıp gitmiştir, halbusem rockefeller ailesi, canlarım benim, hala içimizdeler (gerçek anlam da var mecazi anlam da var). Rockefeller ailesini öpüyor, başarılarının devamını diliyorum. İşte gizli zalluminati sembolleri ispatlıyorum;




Neyse biz yine en pahalı benzini kullanmaya devam edelim...






There Will Be Blood film eleştirisi