30 Eylül 2012 Pazar

The Book of Eli





“The Book of Eli” filmini Hughes kardeşler yönetmişler. Filmimizin başrollerinde ise Gary Oldman, Denzel Washington ve Mila Kunis yer alıyor. Benim çok sevdiğim iki aktörü barındıran bu filmi izlemesem olmayacaktı. Film distopik bir atmosferdeki kişisel mücadeleleri, azmin zaferini, bilginin asıl güç olduğunu ve bir şeylere inanmanın gerekliliğini ön plana atıyor. Filme göre insanoğlu yapmaması gereken son savaşı yapmıştır ve ardından medeniyet çökmüş, insanlar iptidai yani eski çağlara özgü ilkelimsi yaşamlarına dönmüşlerdir. Yine motorlu taşıtlar felan görülüyor ama ilkellik dediğimiz insanların kültürden ve medeniyetten uzak bırakılmalarıdır. Kitap, televizyon, sinema ve kütüphane gibi kavramları savaştan sonraki nesil bilememektedir. Savaş öncesi zamanda yaşamış çok az insan, gerçek dünyayı yaşanılan bunaltıcı atmosferden ayırt edebilecek seviyededir. Bu eski insanlardan biri de Denzel Washington'un canlandırdığı Eli karakteri. Eli, savaştan ve etkilerinden (atmosferin delinmesinden sonra ayyuka çıkan güneşin zararlı ışınlarından) kurtulmuştu ve bir gün gaipten bir ses ona gözükür, bilmem nereye git, orada bir kitap göreceksin, o kitabı batıya götür der. Eli de duyduğu bu sese inanır ve harekete geçer. Tahmin ettiğiniz üzere bu kitap incildir. Filme göre Kuran ve tevrat medeniyet kurtarıcılarının elindedir, ellerinde olmayan sadece incildir.


Filmdeki kötü karakter olan gary oldman'ın canlandırdığı Carnegie ise sürekli kitap okumakta ve serseri tayfasını kontrol etmektedir. Onun da derdi incili bulmak ve orada yazanlarla insanlara hükmetmek ve medeniyeti tekrar canlandırmaktır. Bu iki eski insanın yolları da haliyle kesişir ve olaylar cereyan eder. Eli karakteri kendince kutsal olan yolunda hiçbir taviz vermez, azizimsi bir havası vardır ama asla etrafındaki insanlara selamet getirmez. Çünkü gördüğü veya konuştuğu insanların neredeyse tamamı ölmüştür. Aslında bir bakıma yapmaması gerekenleri tüm insanlığı kurtarmak için sürekli yapmaktadır. Yediği kedi, sıçan etlerini söylemiyorum bile. Onun bu azmi ve fedakarlıkları ile inancını asla sorgulamadan hareket etmesi çok güzeldi.


İncilin bu kadar önemli olarak vurgulanmasında asıl sebep barındırdığı dini öğretiler mi yoksa insanların kutsal kitap düzeyinde cümleler kuramayacak olmaları mı derseniz, filme göre iyiler insanların düzene girmesini sağlayacak kurallar bütününü kurtarmak/taşımak ile uğraşırken kötüler de tüm insanlığı yönetecek hitabetin peşindedirler. Carnegie karakteri ise bence daha başarılı bir figür olabilmiş. İzlerken resmen bayıldım. Kötülüğü dahi yönetmek için cümlelerin gücünden yararlanmak istemesi ve bunu asla paylaşmayacak olması muhteşemce yansıtılmış. Eli için bilgi paylaşılmalıyken, Carnegie için bilgiye sahip olan kudretliydi ve asla paylaşılmamalıdır. Bu da zaten iyi ve kötü karakterlerinin ana doktrinlerini oluşturuyordu.


Carnegie karakterinin kitapsız da insanları yönetebilmesine rağmen bu arayışını tipik film havasına verebilirsiniz ama bence bilginin arayışı sudan ve hayattan bile daha önemli ki filmde de bu vurgulanıyor. Carnegie kesinlikle bir uyuşturucu karteli değildir. Zaten savaş öncesi zamanda da normal bir insandı ama savaş sonrası insanların kolay manipüle edilebilmesi ondaki şeytanı ortaya çıkartmıştır. Carnegie'nin bildiği acı gerçek ise şuydu; kocaman bir şehri yönetmek için hazır formüllere ihtiyacı vardı ve yapmasa bile o kuralların nerede olacağını biliyordu. İnsanlar yapmasalar bile bazı kuralların etraflarında olmalarını isterler. Örneğin Türk halkının din bilgisi tartışılır, olsa bile samimiyetsiz ve riyakar olarak görüyorum ama yanındaki, başındaki insanların dindar olmaları daha doğrusu o iddiada olmaları çok önem arz eder. Carnegie de bunu biliyordur. Binlerce yıllık insanoğlu tarihinde hep günah vardır ama bir insanın yazamayacağı şeyler de gereklidir.


Bu iyiliğin ve kötülüğün mücadelesi film boyunca devam eder. Kapışmanın ortasındaki bilgi ve bilgiye ulaşmanın ne kadar önemli olduğunu ve diğer insanlardan farklı sanatsal bakış ve yeteneğe sahip olmayı da son yaşanan bir olayla anlatabiliriz; yakınlarda büyük ozan, güzel insan Neşet Ertaş vefat etti. İleride Müslüm Gürses, Orhan Gencebay artık sen de kimi seviyorsan hepsi ölecek ve yerleri dolamayacak. Balzac öldüğünde çağdaşları onun yerinin dolamayacağını biliyorlardı, Bach da öldüğünde aynısı olmuştu. Neşet ertaş kimdir? Fakir bir Anadolu insanı ama özü, sözü birdir ve durumunu saza anlatabiliyordu. Bu devirde ise bir insanın ozan olma şansı sıfırdır. Kusura bakmayın ama twitter ile içli dışlı olan bir insan ozan olamaz. En basitinden ana dilini saçma sapan bir şekilde kullanır, ruhtan ve estetikten uzaktır. Ucube bir popüler kültür anlayışı olarak görüyorum. Medeniyet yavaş yavaş çöküyor ve buna yapacak hiçbir şeyimiz yok. Filmde eli’nin gitmeye çalıştığı batı da zaten medeniyeti, eski büyük insanların yapıtlarını tekrar ortaya koyarak getirmeyi hedefliyordu. Bir şekspir, şekspiri siktir et bir pop kralımız Tarkan bile aranacak bu ülkede.


Nihat gençle bir sohbetimde bana her cuma gününü kendine ayırdığını (şimdilerde farklı bir metoda geçmiş olabilir) ve notlarını güncellediğini, yazılar hazırladığını söylemişti. Bu, ilk duyan insan için kolay gelebilir ama inanılmaz zor bir disiplindir. En basitinden ben bile okuduğum kitaplardaki önemli yerleri yazıya geçiriyorum ve ne kadar zaman aldığını tahmin bile edemezsiniz. Yani şunu demeye çalışıyorum bu tarihten sonra bir insan nasıl güzel bir roman yazarı olur kafamı meşgul ediyor, dizilerin iddialı senaryolar üretmekte zorlandığını görüyoruz hepsi Orhan kemallere yani geçmişe koşuyor, bu olay dünyanın her yerinde var. Kültür ve medeniyet resmen tıkandı. Yeni dönem hiçbir film ilgimi çekemiyor desem yalan olmaz. Ya biz büyüyoruz ya da ne bileyim bir yerlerde sıkıntı var. Milyonların izlediği şovlara ve sanatçı bozuntularının eserlerine bakıyorum inanılmaz cılız. Çok güzelsin, dalağın harika çalışıyor, memelerin bıldır bıldır, seninle tatile gittik orada balık yedik, akşam otelde club vardı orda dans yaptık sonra yağmur yağdı, gök gürledi, çok korktuk, geldik seviştik uyuduk, saçın harika diye birkaç cümle yaz, iki tane mankeni oynat al sana sanat parçası ve insanlar bunlar için çıldırıyor. Ben size bir müslüm baba parçasını vereyim de sanat neymiş görün, yani bunları duyan bir ecnebinin artık sanat yapmaması gerekir;




Dün gece yine sen düştün aklıma
Oturup ağladım çocuklar gibi
Sensizlik öyle zor geldi ki bana
Oturup ağladım çocuklar gibi

Bir avuç gözyaşı doldu elime
En acı sitemler geldi dilime
Pişmanlık duyup da kendi kendime
Oturup ağladım çocuklar gibi

Artık günlerim günlerden uzun
Gecelerim gecelerden yalnız
Seni sevdiğimden bu yana
Her acıyı tattım her çileyi gördüm

Hayatın her cilvesine alıştım
Yalnız senin yokluğuna alışamadım
Şimdi anlıyorum
Acıdan hasretten gözyaşından başka
Hiçbir şey vermemişsin bana
Yıkılan hayallerime yok olan geçmişime
Kaybolan geleceğime ağladım
Ağladım çocuklar gibi

Ne yazık olanlar hep bana oldu
Ümidim hayalim hepsi kayboldu
Sayende hayatım tarumar oldu
Oturup ağladım çocuklar gibi

Bir avuç gözyaşı doldu elime
En acı sitemler geldi dilime
Pişmanlık duyup da kendi kendime
Oturup ağladım çocuklar gibi  ……büyüksün baba, yakında sen de öleceksin ve yetim kalacağız.


Hadi şimdi götün yiyorsa bunu yaz, yazamazsın. “The book of eli” filmi sevdiğim filmlerden biri, arşivimde de mevcut. Gerek senaryosu gerek oyunculukları ve de muhteşem kapanış müziği (film müzikleri bölümünde mevcut) ile izlenilmesi gereken bir filmdir diye düşünüyorum. Haftaya bir sıkıntı olmaz ise "arrested development" ile karşınızdayız. Kendinize iyi bakın…




The Book of Eli film eleştirisi

1 yorum:

  1. Başkan eline sağlık sen bunu yazınca bir rahatlama geldi ki sorma

    YanıtlaSil