12 Şubat 2012 Pazar

Tinker Tailor Soldier Spy



"Tinker  tailor  soldier  spy" filmini Thomas Alfredson yönetmiş. Kendisi "let the right one in" isimli İsveç yapımı değişik bir filmle dünya sinemasındaki pozisyonunu arttırmıştı. Filmin esin kaynağı ise John le Carre’nin aynı isimli romanı. John le carre, İngilizlerin en ünlü casus, polisiye yazarlarından biridir. Filmimizin kitabını 1971 yılında yazan yazarın nereden baksan 20 tane iddialı eseri bulunmaktadır. Ayrıca 1979 yılında da "tinker tailor soldier spy", mini dizi şeklinde İngiltere'de gösterilmişti. Yazarın diğer önemli filme çevrilen eserleri ise şunlardır: "the russian house", "the constant gardener", "the tailor of panama", "the little drummer girl", "the murder of quality”. Ayrıca "tinker tailor soldier spy" filminde İngiliz gizli istihbaratı için çalışan “George smiley” karakterini yazar, diğer birkaç eserinde daha kullanmıştır. Örneğin 1982 yapımı "smiley’s people" isimli tv dizisi ve "murder of quality" filmi gibi.


Yazar, eserlerinde çok akıcı olmayan bir dil kullanıyor. Buradan şunu anlıyoruz ki Le Carre ayrıntılara çok önem vermekte daha doğrusu kurguyu bozmayacak şekilde senaryoya bilgi sokabilmektedir. Bunu sağlayan ise yazarın geçmişi. Yazarımız vakti zamanında İngiltere dış işleri bakanlığında çalışmıştır. Ayrıca İngiliz elçiliğinde ikinci sekreterlik ve konsolosluk gibi görevlerde bulunmuş, bir süreliğine de MI6'da çalışmıştır yani kraliyet ailesinin dış istihbarat faaliyetlerini sürdüren kurumda. Ayrıca yazar sadece MI6 ekseninde değil çoğunlukla mossad, kgb ve üçüncü dünya ülkelerinin yerel istihbarat teşkilatlarına da sık sık değinir. Aktif olduğu yazarlık dönemlerinde soğuk savaşın olması eserlerinin de içeriğini belirlemiştir. Abimizin filmleri de kitapları kadar yavaş tempoda ilerlemektedir ama uluslararası ilişkilerde okuyan arkadaşlar için faydalı olabilecek dip notlar içermektedir ayrıca filmimiz sıkıcı ve boş değil gayet de soğuk savaş filmidir, soğuk işte, sahnelerde de ekşın göremeyip perde arkasındaki dolapları görebilirsiniz ki öyle de olmalıydı. Mesela şu iki paragraf konusuna hakim olan ulu'cu bir arkadaşımdan geliyor;


"Soğuk Savaş döneminin psikolojik altyapısı tüm film boyunca neredeyse kusursuzca işlenmiştir. Büyük oyuncuların (ABD-SSCB) sahip oldukları nükleer gücün karşılıklı yıkıcılığı ve hatta yok ediciliği nedeniyle birbiriyle sıcak çatışmaya girmemesi sonucu oluşan soğuk savaş şartlarında bu iki kutup dışında kalan hemen hemen tüm ülkeler satranç tahtasındaki taşlardan farksız hale gelmişti. Bütün mücadele dünyanın farklı yerlerinde alakasız ülkelerde sürüyordu. Filmde de MI6'nın karşı taraftan (Sovyetlerden) kendi tarafına geçirmek istedikleri ajanları alakasız ülkelerde kovaladığını görüyoruz. İngiliz teşkilatı içindeki köstebeğin adını verecek olan Rus ajanın Macaristan'da ne işi var? Eğer savaş iki taraf arasındaysa neden İstanbul'da birbirlerini kesiyorlar? Neden adını bile kimsenin bilmediği ülkelerde istihbarat istasyonları kurulmuş? Tüm bunlar iki tarafın da sıcak çatışmadan uzakta kalmak ve görünürdeki ''savaşmama'' halini bozmamak için kendileri dışındaki tüm ülkeleri bilgisayar oyunu oynarcasına pervasızca kullanmalarının sonucudur. Öyle ki filmde Carla'nın (sovyet birim istihbaratının başı) CIA'ye sızmak adına İngiliz istihbaratını geçit olarak kullanması, koskoca Büyük(!) Britanya 'nın bile bu dönemdeki ezik rolünü ortaya koymaktadır.


Filmde dikkat çekilen diğer bir Soğuk Savaş karakteristiği ise sıcak çatışmanın ana aktörleri olan askerler yerine istihbarat servislerinin ön plana çıkmış olmasıdır. Dünyayı bir satranç tahtası formatına dönüştürüp hesaba kitaba kendilerini vermiş olan oyuncular hemen hemen tüm stratejilerini karşı tarafın bir sonraki adımını önceden bilebilmek ve gerektiğinde üstü örtülü operasyonlar/müdahaleler yapabilmek üzerine kurmuştur. CIA'nın Ortadoğu'da ve Latin Amerika'da yaptığı direkt ve dolaylı operasyonlar (İran'da Musaddık'ın devrilmesi (1953), Şili'de Allende'nin devrilmesi (1973)), aynı şekilde KGB'nin Doğu Avrupa'da yaptığı operasyonlar soğuk savaşın kaderini etkileyen vakalar olmuşlardır. Bu nedenle denebilir ki istihbarat servisleri bu dönemin yükünü büyük ölçüde çekmiş kurumlardır ki bundan dolayı en güzel casus hikayeleri hep o döneme aittir. Filmde İngiliz ajanların Bakanlık yetkilisiyle yaptıkları görüşmede artık savaşın ön planında kendilerinin olduğunu vurgulaması da bu duruma işaret etmektedir. Yine filmde istihbarat birimlerine ayrılan bütçelerin ve kaynakların hükümet içerisinde tartışma yaratacak denli büyük olması bir kez daha istihbarat üzerine kurulan mücadele stratejisini ortaya koymaktadır."


Bu filmi, ilk fragmanı çıktığı günden beri öven birisiyim. Bazı sahnelerin sıkıcı olmasını bir yana bırakırsak filmimiz favori filmlerime girebilmeyi hakediyor. Filmimizi çok özel kılan faktörler var. Bunlardan en belirgin olanı oyuncu kadrosu. Uzun zamandır bu kadar kaliteli bir ekibi bir arada görmemiştim. Mesela aynı yorumu "the expendables" için de yapanlar var ama oradaki arkadaşlar aventür filmlerin ucuz oyuncuları, bir nevi serseri bozuntusu kokainmanlar. Ama bu filmimizde ingiltere’nin bence faal 20 en sağlam oyuncusundan  yedi sekizi kullanılmış. Ve bu oyuncuların hepsinin de tiyatro geçmişleri mevcut. Peki kim bu oyuncular? Eski kurtlardan; John Hurt, Toby Jones, Colin Firth, Ciaran Hinds, Simon McBurney, Kathy Burke ve tabii ki de favorilerimden Gary Oldman (kendisi bence gelmiş geçmiş en başarılı 15 aktörden biridir). İngiltere’nin sonradan popüler olan orta yaşlı yıldızlarından Mark Strong, Tom Hardy (böyle giderse 10 seneye en baba oyunculardan biri olacak) ve favorilerimden Benedict Cumberbatch (kendisini insanlar geç fark etti ama olsun, "sherlock" isimli mini dizisini de mutlaka izlemelisiniz). Görüldüğü üzere sinemanın  en popüler İngiliz aktörlerini bir araya getiren bu filmde herkes usta oyuncu olduğu için her an "dumura uğrayabilir miyimiz acaba" hissi mevcut. Sonunun basitliğine rağmen (anlatım şekli olarak) film arşivlerde yer alması gereken bir film.


Şimdi bu İngilizlerin edebiyat ve tiyatro konusunda dünya'da açık ara önde olmalarını, onları ne kadar da sevmesek kabul etmek zorundayız. İnanılmaz oyuncu ve edebi eserlerle karşımıza gelen bu heriflerin hangi eğitim sayesinde buralara geldikleri ise merak konusu. Bir diğer İngilizlerin başarılı olduğu konu ise casusluk, haber alma-verme, merkezden yönetim stratejileri gibi soğuk savaş malzemeleri. İkinci dünya savaşında kraliyet ailesi için çalışan yaklaşık 50 bin adet şifre kırıcının varlığından bahsediliyor. Enigma’yı da zaten ancak bu şekilde kırabilirlerdi. Çocukluğumuzdan beri duyduğumuz James bond'lar hem İngiliz edebiyatının hem de İngiliz siyasetinin önemli parçaları. Bazen premier lig'den maçları izlerken tribünlere bakıyorum ve bir türlü anlam veremiyorum bu amına koduğumun yamuk dişleriyle beraber saftirik tipli ayyaş İngilizleri bu işleri nasıl becerebiliyorlar diye. Ama kim ne derse desin bu başarıların arkasında monarşinin olduğu da bir gerçek.


Ne alakası var diyeceksin ama ben padişahın olmasından yanayım. Sadece bir aile tüm güce sahip olursa gelişmenin daha iyi boyutlarda olacağına inanıyorum. Tek aile olmayınca görüyorsun hükümetlerimiz ebemizi belliyorlar, şundan on sene sonra bunların hiçbiri kalmayacak başkaları gelecek ama düzen aynı. Demokrasiye inanıyorum ama bir yönetim biçimi olarak karşıma çıkacağına inanmıyorum. Bir cumhurbaşkanının ya da bilmem ne bakanının ailesinden birinin bindiği araba, giydiği kıyafet bana batıyor arkadaş. Ha şehzademiz olsun yemin ediyorum gelsin eve ne istiyorsa alsın gitsin. Hal böyle olmayınca ülkemizdeki hiçbir yapı, sistem düzenli olmuyor, olamıyor. Sevmiyorum dediğim İngilizlerin ben 150-200 yıldır aynı asfaltı kullandıklarını biliyorum. Yani İngiltere'de bir melih gökçek vakasının olma şansı sıfıra yakın. Herkes kraliyet ailesini korumaya, yüceltmeye oynuyor, hiçbir şekilde isimler ön planda değil. Ve özendiğimiz batının bu en zengin ülkesinde demokrasi yok. Gerçek anlamda demokrasi yok. Kanada'yı yöneten valiyi de, Avustralya’yı yöneten valiyi de, papua yeni gine'yi yöneten artık neyse onu da, tüm İngiliz müdürlerini, başkanlarını da kraliyet ailesi atıyor. Geçenlerde tahtın 2. yasal varisi evlendi ve sırf düğünden İngiltere, 3 milyar sterlin kazanmış. Dünyanın çeşitli yerlerinden sadece kraliyet ailesini ya da saray erbabını ve ritüellerini görmeye gelen milyonlarca insan var. Peki bir ingilize türkiye’yi sorsan ne diyecek? Kişi bayan ise muhtemelen “no more ghana and turkish please” diyecek. Amına koduğumun abazaları internetin tüm ücra köşelerinde elçilik yapıyorlar.


Bu meselelerde asıl sinirimi bozan ise bizim gençlik kadar dünyayı kurtaranın olmaması. Masonluk felsefesinden girip, cıa'den çıkan, aynı sohbette onlarca komplo teorisini içine ederekten tartışan başka bir millet yok. İlluminati dediğin artık üniversite öğrencilerinin en büyük eğlencesi olmuş. Ama bakıyorsun bu insanlar ne oluyorsa üniversite bitince bambaşka insanlar oluyorlar. Adama desen ki, bak alt katınıza masonlar taşınmış ayin yapıyorlar adam gidip bakmayacak bile, o raddeye getiriliyoruz, sebebini bilenimiz yok. Hollandalı, Amerikalı, Avustralyalı, İngiliz, Alman ve de Fransız bebelerinin sabahtan akşama rakı bira şarap modunda olduklarını duyuyoruz ama ne oluyorsa onlar da üniversiteden sonra kendilerini daha önceden yerini bile bilmedikleri ülkeler hakkında kararlar aldıkları meclislerde buluyorlar. Sistem arkadaş bunun başka bir açıklaması olamaz. Amerikan halkının yüzde 9’u Kaliforniya'nın yerini bilmiyor, yarısından biraz azı ırak’ın, israil’in, Türkiye’nin yerini bilmiyor ve bu insanlar bir şekilde dünyanın süper gücünün gençliğini oluşturuyorlar neyse


Filmde mutlaka bahsetmem gereken sahne ise İstanbul’da geçen sahneler. Yemin ediyorum o tarihte İstanbul nasıl olmalıysa o şekilde görüyoruz. Öyle kimsenin Türkiye’yi kötülediği felan da yok. Bence ayrıntılar muhteşem. Bu filmdeki kişiler ve olaylar hayal ürünüdür biri hariç; o da İstanbul’daki Hasan Usta ve mekanı. Mesela bu sahnede tom hardy’nin “telefonu kullanabilir miyim”i Türkçe söylemesi hakikaten beni duygulandırdı. Adamlar dünyayı yönetiyo sen buna mı duygulandın diyosan senin belanı sikerim piç. Var dı da biz mi övünmedik it.


Filmin ana konusu ise görevden alınan ajan smiley’in istihbarattaki casusu bulması için tekrardan gizlice göreve getirilmesi ve gelişen olaylar silsilesidir. Düşman ise tabii ki de Ruslar'dır. Filmin buralarını anlatmak veya ipucu vermek mümkün değil. İzlemeniz gerek. Filmimiz 2 gün önce vizyona girdi, sinemalardan gitmeden gidin izleyin derim. Zaten haftaya cuma da “fetih 1453” geliyor, şurada nerden baksan 4-5 gününüz kalmış. Ayrıca filmin muhteşem final müziğiyle beraber soundtrack'larından da bir kaçını yan tarafa koydum, çılgınca dinleyebilirsiniz. Filmdeki en düşündürücü repliklerden biriyle de yazıyı tamamlayalım. Hayden sorgu sırasında Smiley'e şöyle diyordu; "Bir taraf seçmeliydim George. Ahlaki olduğu kadar etik bir seçimdi de. Ve Batı çok çirkin bir yer olmaya başlamıştı. Sence de öyle değil mi?" Sizce de öyle değil mi? Bebeğim haftaya bir sıkıntı olmaz ise yine İngilizlerden devam edelim diyorum; "Anonymous"u irdelemeye çalışacağız. Takip edin, ettirin, paylaşın, paylaştırın, ibnelik de yapmayın selametle…



ek not;

Güzel insan barbaros'un sorusu üzerine hem de kendim için bu cümleleri yazmalıyım; birimdeki 4 tane adam alleline (tinker), haydon (tailor), bland (soldier), esterhase (poor man) ikili oyun oynamaktadırlar (bunu control de bilir) ve rusları kandırdıklarını düşünürler ancak tailor üçlü oyun oynamaktadır ve diğerleri bu durumun farkında değildir (Control witchcraft'ın düzmece olduğunu anladığında da haini bulma operasyonu başlar). Control, prideaux'tan (mark strong) bu 4 isimden birini (bir de smiley var etti beş) öğrenmesi gerektiğini söyler ve prideaux bu duruma içerlenir çünkü bu adamların ihanet edebileceği gerçeği çok kötüydü ama asıl sinir bozan şey, casus adaylarından birinin sevdiği adam olan haydon (colin firth) olmasıydı. Macaristan'a gitmeden evvel bu yeni görevini haydon'e söyleyen prideaux, casusun haydon olmamasını umut ederekten yollara düşer, onun olduğunu ise hem bilir gibidir hem de bilmiyorum da macaristan'a gidiyorum ayaklarına yatar. Geziye gitmeyip şüphelerini control'e söyleyebilirdi ama haydon'e olan zaafı durumu biraz karmaşık bir hale sokmuştur. Macaristan gezisi sonrası ise ihanet edenin kim olduğunu yüzde yüz kavrayacaktır. Esterhase'in rehebilitasyon esnasında Prideaux'u ziyaret ederek "tinker tailor"ı unut, siktir git tatile çık demesi de enteresandır ki smiley esterhase'ın bunu nasıl bilebildiğini düşünür (smiley bu bilgiyi prideaux'tan alır). Bu bilgiye nasıl ulaştığını öğrenmek için onu sorguya çekerler ve onun sadece bir kukla olduğunu öğrenirler. Esterhase'e bu "tinker tailor"ı unut mesajını haydon vermiştir ve esterhase de gidip prideaux'a söylemiştir. Ama smiley emin olmak için tezgahı kurar ve haydon oltaya düşer. Prideaux, rehabilitasyon sürecinde şunları düşünmüştür; "ben bir kişiye durumu açıkladım ve gittiğimde de pusuya düştüm bunu yapan aslında biliyordum ama haydon'dir, döndüğümde de esterhase tinker tailor'ı unut dedi, bu operasyonu nasıl biliyordu? Demek ki buna bu mesajı ilettiren haydon'dir, yazıklar olsun hayd0n, seviştiğimiz o günlere yazıklar olsun, en azından kendin gelip söyleyebilirdin her şeyden uzak dur diye". Kafasında bir sürü şüpheyle bir okula öğretmenlik yapan prideaux haydon'in bu durumuna çok içerler ve kendini içkiye felan verir, intikam da gütmez. Ne zaman ki smiley okula prideaux'u görmeye gider o zaman prideaux biraz azar yer (macaristandaki adamların ifşa edilmelerinde suçlu olduğu ve karla'nın adamlarına şakıdığı için) biraz da yeni bilgiler alır (macaristan'da karlayla aynı mecliste bulunduğu gibi). Smiley'in bu ziyaretin ardından prideaux, haydon'i öldürme kararı alır. Smiley ziyaret etmeseydi muhtemelen prideaux, haydon'i öldürmeyecekti. İşin bir diğer ilginç tarafı da karla'nın ajanlık yapmaya çalışan prideaux'u öldürmeme sebebi tamamen haydon'in inisiyatif almasıdır. Bu iki götveren birbirlerini sevmeselerdi zaten haydon baştan ispiyonlanacaktı, ispiyonlanmasa bile prideaux macaristan'dan sağ gelemeyecekti. Tüm bu gizemleri oluşturan teşkilatın yarısının ibne olmasıdır.






Tinker Tailor Soldier Spy film eleştirisi

6 yorum:

  1. Control'un Tinker Tailor teorisini Prideaux mu Bill Haydon'a söylüyor.

    YanıtlaSil
  2. evet prideaux söylüyor, bundan önceki yorumlarımı kaale alma, ben ikisi beraber ihanet ediyorlar mı diye sordun zannettim ama öyle değil tabii ki, prideaux'un haydon'a olan aşkı yüzünden biraz daha macera kazanıyor oyun

    YanıtlaSil
  3. Hakan kıran19 Ekim 2013 23:32

    kardesim filmi başından sonuna çok detaya inmeden, güzel bir şekilde açıklama şansın varmı, benim kafamda bir kaç soru işareti var cevaplarını bulamadım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. sevgili hakan bey yazının son paragrafında filmdeki olay örgüsünü ilgilendiren bilgiler mevcuttu ama yine de özet geçecek olursak; ingiliz istihbaratının önemli birimlerinden birinin başındaki adam (control) içeride casus olduğunu bir şekilde öğrenir ve bu casusun kim olduğunu öğrenmek için bir ajandan(prideaux) yardım ister. casus, ingilizlere ve abdye ait olan önemli bilgileri ruslara götürmekte felan. ingilizler casus avına giderken avlanınca devreye smiley girer ve ipuçlarını takip ederek ajanı bulur. burada önemli nokta prideaux un ipne olması ve casusu sevmesidir.
      umarım fayda sağlamıştır, yok işe yaramadıysa hangi bölümde ve olay örgüsünde soru işareti olduğunu söylersen detaylı şekilde mail atmaya çalışırım

      Sil
  4. filmi tekrar izleyip yazacam teşekkür ettim, bu arada film harika 10 kere izlesem bıkamıyorum, ufak tefek bir kaç detay kaldı, öğrenirsem dünyanı en mutlu insanı olacağım :) thanks

    YanıtlaSil
  5. teşekkürler :)

    YanıtlaSil