b. traven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
b. traven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Aralık 2012 Çarşamba

Macario





“Macario” filmini Meksika’nın önemli yönetmenlerinden Roberto Gavaldon yönetmiş. Filmimizin senaryosu ise geçen hafta değindiğimiz, çok sevdiğim yazarlardan B. Traven’in “the third guest” adlı hikayesinden. Traven’in Meksika’da yaşayıp yöre halkıyla içli dışlı olduğunu ve muhteşem hayat hikayelerini yazıya döktüğünü söylemiştik. Bu filmimizde de aynı tad, aynı doku ve hissiyat görülüyor. Traven’in eserleri özellikle de hikayeleri çok sade bir anlatıma sahip ama barındırdıkları kesif düşünceler aklınızı meşgul edebilir.


Yazarımızın en önemli alametifarikaları Meksika’daki halkın fakirliği ve cahilliğiyle beraber onların dini inanışlarını ve ananelerini irdelemesidir. Pek çok hikayesinde azizlerden, kutsal meryemden, Katolik Hıristiyanlığından ve alakadar şeylerden bahseder. Bunlara değinirken yöre halkının inanış biçimine hem şaşırır hem de nesli tükenmekte olan bir hayvanı kurtaran bilim adamları gibi özenerek betimler. Özellikle “aziz antonio’nun çilesi”, “hastane”, “köpek”, “aile şerefi”, “şükran mektubu”, “eşek” ve “bir kaplanın eğitilmesi” hikayeleri hem çok sade hem çok akıcı hem de çok güzeldirler. Dinsel eleştiriden toplumsal eleştiriye, insan manzaralarından batıl inanışlara her ne ararsanız çok rahatlıkla bulabilirsiniz, ayrıca belirtmem lazım “bir kaplanın eğitilmesi” adlı hikayenin neredeyse aynısı bizim seyahatname’de yer alır, bir çay muhabbetine saklayalım bu iki hikayenin durumunu.


Filmimizin esin kaynağı olan hikayemiz de en az bahsettiklerim kadar sadeliğe sahip ve hiç sıkılmadan izleyebiliyorsunuz. Daha önceden de değinmiştim ne varsa siyah beyaz filmlerde vardır diye, bu filmimiz de sağ olsun teorimi destekliyor. Filmimizde öncelikle mükemmel bir fakirlik ve cahillik teması var. Buna yakın kaliteyi son zamanlarda tek bir filmde görebilmiştim o da eleştirisini yaptığımız “a torinoi lo” filmi idi. Son film çok felsefik olmakla övünürken bizim filmin öyle bir derdi yok, filmde bolca çocuk olduğundan yalnızlık duyguları daha geri planda. Film o kadar basit bir dürtünün peşinden gidiyor ki mutfağa gidip de rahat rahat bir yemek yiyemiyorsunuz. Belki filmin başında çok ucuz bir hikayeyle mi karşılaştık da diyebilirsiniz ama dakikalar ilerledikçe inanılmaz bir anlatım karşımıza çıkıyor, öyle bir ölüm meselesi irdelenmiş ki filmin en cahil karakteri olan macario’nun bazı durumlarda yaptığı ifade ve cümleler beni çok şaşırttı. 


Filmimizin başrolünde macario diye çok fakir ve cahil bir adam vardır. Kendisi odun toplayıp bunları kasabanın fırınına satarken güzel karısı zenginlerin çamaşırlarını yıkamaktadır. 5 tane de piçleri vardır, bu kadar fakirliğin arasında ne gerek vardı diyoruz hep beraber. Ölüler gününün kutlandığı bir zamanda ailesiyle kasabaya inen macario odun sattığı fırında pişmiş bir hindi görür. Bu hindiyi tek başıma yiyene kadar evde hiçbir şey yemeyeceğim der, hindiyi bir gün bulmalı çocuklarıma ve karıma da vermeden tek başıma yemeliyim der, artık fakirlik ve açlık onu zıvanadan çıkarmıştır, karısı bunun durumuna çok üzülür derken pazardan hindi çalar ve kocasına pişirir. Macario da bu hayalindeki yemeği ormanda yiyecektir. Tam hindiyi yiyecekken ormanda bir adam belirir ve biraz et ister, karşılığında da macario’ya bazı vaatlerde bulunur. Macario gelenin şeytan olduğunu ve kendisini kandırmak istediğini bilir ve teklifini reddeder.


Ormanda başka bir alana gider ve tekrar yemeğe girişir derken bir adam daha belirir, bu adam da tanrıdır ve macario onun da isteğini reddeder. Senin hiçbir şeye ihtiyacın yok ama sadece lütuf için benden bu eti istiyorsun kusura bakma çok açım der. Tekrar yerini değiştirir ve yemeğe başlayacakken yine bir adam gelir, bu sefer gelen ölümdür. Macario tırsar ve hindinin yarısını verir. Macario tam bir köylüdür, mükemmel bir köylü örneği. Derken ölüm ile macario arkadaş olurlar ve ölüm macario’ya bir şişe su verir, bu suyu içen hasta anında iyileşecektir. Ama ölüm, hastanın ayağının tarafında değil de başından yana ise o zaman hastayı kurtarmaya çalışmamalıdır. Gel zaman git zaman macario’nun ünü tüm zenginlere kadar gider ve macario, bu işi ticarete döker. İşlerin iyi gittiği bir anda macario filmi (macario karakterine) için yazılmış bir şarkı mırıldanır, filmin içine çok hoş bir hava katmıştı, izleyelim. Ve insanoğlunun doyumsuzluğu ile salaklığı bir kez daha belirir. İşler öyle bir hale gelmiştir ki macario artık çaresizdir.


Filmin sonundaki anlatıma ve ufak sürprize bayıldım, burada anlatmak veya yorumlamak mümkün değil, kendiniz izlemelisiniz. Tüm bu olayların Meksika’nın en önemli günü olan ölüler gününde cereyan etmesi ile macario’nun ölümle olan sohbetleri inanılmaz müthiş. Filmimizi muhtemelen izlememişsinizdir ama izlediğinizde büyük ihtimal aklınıza ingmar bergman’ın muhteşem ötesi filmi “det sjunde inseglet” gelecektir. İki film de ruhani varlıkları somutlaştırıp insanoğluyla bir oyun oynamaktadır. Hangisi daha mükemmel derseniz, tartışılır. İngmar bergman kendi filmi için ciddi bir hazırlık yapıp acayip felsefik cümleleri kullanırken, ana filmimiz  basit bir anlatımı tercih etmiş.


Ölüm, insanoğlunun tabiatı, ruhani varlıların somutlaştırılması ve fanilikle ilgili bir film tavsiyesi isterseniz bu filmi şiddetle tavsiye ederim, gerçi filmin Türkçe altyazısı yok. Traven’in birkaç hoş eseri daha var ama sinemalaştırılması çok iddialı değildi. Artık ingmar bergman’a değinmenin zamanı geldi mi acaba diye kendime sorular sordum ama daha zamanı değil. Çok müsait bir zamanımda kitaplığıma kapanmam lazım. Haftaya bir sıkıntı olmaz ise yine güzel bir filmle karşınızda oluruz, akıllı olun, kendinize de iyi bakın.




Macario film eleştirisi

25 Kasım 2012 Pazar

The Treasure Of The Sierra Madre



                                         




“The treasure of the Sierra madre” filmini usta yönetmenlerden John Huston yönetmiş, filmin senaryosu ise B. Traven takma adlı hakkında fazla bilginin bulunmadığı bir yazara ait. B. Traven'e de biraz değinmek lazım zira kütüphanemde eserleri olan bir adam, birinci dünya savaşının hemen ardından Almanya'da vatan haini suçlamasıyla tutuklanıp ölüme mahkum edilmek üzereyken son anda kaçıp kurtulur. Daha sonra Meksika'ya giden ve adını gizli tutarak yıllarca yerli halkın yaşantısını yansıtan öykü ve romanlar yazan Traven'in oradaki ilk yıllarında kaleme aldığı öyküler Almanya'da dergi ve gazetelerde yayınlandıktan sonra kitap haline gelmiştir. Altına hücum (bizim film), asılmışların ayaklanması ve araba gibi romanlarında devrim öncesi Meksika'da yaşayan yoksul yerlilerin yaşamını anlatan Traven'in bu eserleriyle beraber Dinamit isimli çok beğendiğim ufak hikayelerden oluşan kitabını da tavsiye ederim bunlardan başka köprü, kanlı oyun, hükümet, gece ziyaretçisi ve pamuk işçileri de çok tutulan eserlerinden. Yazar çoğunlukla Meksika ve yöresinden yararlanmış, dönemin gerçekçi bir panoramasını sunmuştur biz okuyuculara, geleneğe bağlı, cehalet ve çaresizlik içinde kıvranan bir halkın kara mizah öyküleri, yazarın romantik halk yakınlığıyla birleşince ortaya bir solukta okunacak hayat mozaikleri çıkıyor ki filmimizde de bunun izleri görülüyor. Bu arada yazarımız Meksika'da öldüğünde külleri Sierra Madre Dağı'nın eteklerine dökülür.




Geçen yazımızda john huston’un çok başarılı bir yönetmen olduğunu ve ilerde filmlerine değineceğimizi söylemiştim. Kendisi holivudun en orijinal kişiliklerinden birisidir ve  film sektöründeki duayenlerden ve belli başlı akımların savunucularından biri olarak gösterilir. İkinci dünya savaşında askerlik yapan huston, savaşın bitmesiyle soluğu Meksika’da alır ve 1948 yılında da bu şaheseri çeker. Filmimiz warner bros stüdyolarından çıkıyor ve benim favori siyah beyaz filmlerimin arasında yer alıyor. Warner bros dünyadaki en karizmatik şeylerden biri olabilir. Çok az ülke warner bros’un cirosuyla başa çıkabilir. Bana göre Amerika’yı Amerika yapan en önemli sembollerden biridir, özgürlükler ülkesi, yanılsama manyaklığı ve düşsel gerçeklikler ile basit hayatların çarpışması, milyar dolarlık projeler ve tüm dünyayı kapsayan bir ağ. Eğer bana bir firmayı seçmemi ve sahibi olacağımı söyleselerdi cocacola, walt disney ya da warner bros’u seçerdim.


Düşündükçe insanın canı sıkılıyor, tüm dünya savaş sonu on yıllarca kendine gelememişken, etrafta bomba ve katliam izleri kalmışken ki o sıralar ülkemiz çok daha beterdi, warner bros film çekiyor, çekebiliyor, elin gavuruna daha fazla kompliman yapmayalım da filme dönelim bari, filmimizin başrollerinde çok usta oyunculardan Humphrey Bogart, Tim Holt ve Walter Huston yer almakta, fark ettiğiniz üzere yönetmen ile oyuncu huston akrabadır, oyuncu walter huston yönetmenimiz john huston’un babasıdır ve bu filmde ikisi de oskar alabilmişlerdir, 1985 yapımı Prizzi’s Honor isimli orta kalitedeki filmin de yönetmeni olan john huston; bu sefer de kızına oskar kazandırmıştı. Bunu yapabilen kaç aile var bilmiyorum. Ayrıca filmdeki beyaz takım elbiseli turist de John Huston'dan başkası değildir, incredibile...


“Hırs; doymak bilmeyen bir canavardır” diyor Brachvogel, bir atasözümüz de şöyle diyordu: “hırs gelir, göz kızarır, hırs gider yüz kızarır”. Tahmin edeceğiniz üzere filmimizin muhtevası hırs ve insan ilişkileridir. Filmin başında Dobbs isimli bir gringo’nun acınası halini görürüz, kıyafetleri cingan kıyafeti edasında, yiyecek tek bir pezosu yok, olabildiğince görgüsüz ve salak bir o kadar da uçkuru büyük aynı zamanda da itin teki, amına koduğumun fakir orospu çocuğu, işte bu karaktersiz adam Meksika gibi karnı tok olanın zenginden sayıldığı eşekler memleketinde takılmaktayken bir gün yaşlı bir kurta denk gelir ve altın işine girmeye karar verirler, yanlarında da biraz daha efendiye benzeyen başka bir fakir vardır.


Yaşlı adam bunlara altın işinin sakat olduğunu ve belli bir noktadan sonra doyumsuzluğun başlayacağını söyler, bizim fakirler ise hiç oralı değillerdir, bize 5 bin dolar yeter derler, altının ve çok paranın insanın kişiliğini bozamayacağını ihtiyara söylerler derken altın avı için yola koyulurlar, kısa süre sonunda altın yatağını bulurlar ve altın tozlarını toplamaya başlarlar, bu film sayesinde altının nasıl çıkartılacağını da öğrenmiş olacaksınız bebeler, zannedildiği gibi toprağın altında cumhuriyet altınları olmuyor bir sürü işlemden geçmesi gerekiyor ki filmde görebileceksiniz. "Gold Rush" dizisine de başlayın artık lo. Üç kişiye kişi başı 25 bin dolar düştükten sonra yaşlı adam hadi gidelim bu para hepimize yeter diyecek ama pislik dobbs bu teklifi reddedecektir. İnsanlar ikiye ayrılır iyiler ve kötüler diye (sevdiğim yerli komedilerden vavien'deki bi replik). Bu dobbs, pislik olanların mahallesinde belediyede görev alacak kadar kötüdür, bu piç 100 bin dolarlardan bahsetmektedir, halbuki yaşlıyla ilk tanışmalarında yerin altında 500 bin dolar bile olsa birazını alıp gideriz diyordu, aslında burada adamın suçu yok çünkü içindeki canavar, salak beynini o kadar güzel manipüle edebiliyor ki filmin sonlarına doğru canavar her şeyi mahvedecektir.


Benzer olayları illaki de altın avlarında görmüyoruz, bilgi yarışmalarımızı düşünün adam 15 bini alayım tatile çıkacam diyor sonra 125 bine geldiğinde de 1 milyonla çok şeyler yapılabilir diyor, şimdi bunu sakin bir kafayla açıklayamayız, insan işte hem nankör hem de cahil. Umut fakirin ekmeğidir derler ya, belki de şu topraklarda söylenmiş en güzel ve doğru sözlerden, insanımızın çoğu 5 lirayla 10 bin liralık kuponlar yapıp hayal aleminde yaşıyorlar sonra o kazandıklarını 1-2 maça basıp piç gibi kalan pek çok gerçek kişilik var, her şey insanoğlunun psikolojisinden mütevellit.


Dobbs’a küfür ederken humphrey bogart’a da hayran olmamak elde değil, yani resmen inanılmaz bir oyunculuk, gerçek bir amele böyle olurdu, müthiş bir performans hatta casablanca’dakinden bile daha güzel bir oyunculuk olduğunu söyleyebilirim, ilerde bogart’ın casablanca başta olmak üzere birkaç filmine daha değinmeyi düşünüyorum ki casablanca aklıma geldi yine, müthiş bir başyapıttı. 



Hırs, açgözlülük ve insanoğlunun doğasıyla ilgili bir film önerisi isteyen olursa verebileceğim en güzel tavsiye bu filmdir, ders olarak okutulabilir.





The Treasure of the Sierra Madre film eleştirisi