28 Ağustos 2015 Cuma

Bir Müptezel'in Hayat Hikayesi-2

İsolde’nin sihirli iksiri içmesinin üzerinden günler geçmişti ve artık Tristan ile İsolde efsanelere konu olmayı hak eden bir aşkın başrol oyuncuları olmuşlardı. Kral Marke ise İsolde ile evlenmeliydi ama duyduğu dedikodular onu çıldırtıyordu. Kral bir keresinde bu iki aşığı sınamış ve İsolde’nin durumu fark etmesiyle çiftimiz ucuz yırtmıştı ama ulu orta olmasa da ormanın gizemli yerlerinde buluşan çiftimiz tekrar dedikodulara konu olunca kral artık dayanamaz ve bu ikisini sürgüne yollar. Çiftimiz ise bir daha buluşamaz ve aşklarını olduramazlar. Kral üzgün, Tristan üzgün, İsolde ağlıyordu ama yapacak bir şey yok olan olmuş bu acıklı hikaye, efsaneleşebilmek için bu şekilde bitecekti. Alper’in hikayesi acaba nasıl bitecekti. Okurken rahatlayacak mıydık yoksa mutsuzluğun habercileri görünecek miydi? Peki iyi son neydi? Acı son nasıl bir şeydi? Tamamen göreceli olan durumlar için başkaları adına üzülmek çok saçma değil mi? Zavallı Tristan mı İsolde mi Kral Karke mi, hangisine üzüleceğini bilemeyen Alper, Wagner’in o Rönesans dönemi Da Vinci eserlerine kafa tutan eseri Tristan ve İsolde’yi dinlerken bu üçü arasında gidip geliyordu.

Alper ne zaman sinirlense kendine hakim olabilmek, düşüncelerini sakinleştirebilmek için bu 4 saatlik başyapıtı dinlerdi. Giriş bölümünde kalbi hızlı hızlı çarpardı Alper’in. Godfather’ın don’ların toplantısı sonunda “Hain Barzini” deyip arabada sinir krizine girmesi gibi Alper de bazı isimleri sayıklıyor adeta sinir krizlerine giriyordu. Çok yalnızdı Alper, muhtemelen yanındaki sözde arkadaşlar kendi yollarına gidivermişlerdi. Alper kendinden geçiyor müzikle beraber coşuyordu. Kendi acınası durumunu bazen unutur ama bu sefer de kendine yapılanları unutamayıp krizlere girerdi. Bazen sinirden ağladığı bile oluyordu. Alper ya sinirliydi ya da üzgün. Ama basit bir insan değildi. Herkesin onu yalnız bırakmasına, maalesef karısının bile, aldırmayıp mücadelesine devam edecekti. Bu mücadele belki geçim olacaktı, belki sinir krizlerinden bir gün kurtulup o zavallı isimleri sayıklamamak olacaktı, belki de yalnızlığın verdiği saf düşünce ortamında hayallerine tek başına ulaşabilecekti. İyi ki varsın Wagner diyordu Alper. 4 saatin ardından hayalinde pek çok kavga, dövüş belki söyleyemediği küfürleri savurmuştu zamanında yanında olanlara, belki biraz kendine kızmıştı, biraz Mustafa’yı düşünmüştü, biraz eski işi olan turşuları. İlk hangi namussuz turşu yapmıştı, evet kafası bulanmaya başladı Alper’in ve Wagner’e veda etti.

Alper ekmek almaya sokağa çıktı. En son dinlediği rap parçası aklındaydı, bu hızlı yürümesini sağlıyordu, vakit nakittir. Ama ortada bir nakit yok bolca da vakit var. Keşke elimizdeki fazla vakitleri verip para alabilseydik, belki canımız sıkılmaz zaman geçsin diye boş boş yatmazdık hiç. Herkesin ama herkesin canı sıkılıyor ama hiçbirimiz ölmek istemiyoruz. Alper’in yine kafası bulanıklaştı. İlerde Muhtar Ekrem’i gördü. Aa Ekrem hocam nasılsınız demeye kalmadan Muhtar Ekrem uzun pardösüsü ve güneş gözlükleriyle Alper’e doğru dönüverdi. İkisi kırmızı ışıklardaydılar. Muhtar Ekrem ellerini sırtında birleştirmiş hiç konuşmadan yolun karşısına bakıyordu. Alper’in zaten canı sıkkındı. Ne yapıyorsun amına koduğumun adamı diyecekti ki yeşil ışık yandı ve yayalar yürümeye başladılar. Hem niye yeşil ışığın yanmasını beklemişlerdi sanki çok gerekli bir kuraldı Alper’in mahallesinde. Muhtar bir adım öne geçti ve başladı anlatmaya. Bu sırada yolun karşısından gelenler hızlı ve sert bir şekilde Alper’e çarpıyorlardı, muhtar bu duruma hiç aldırış etmeden anlatmaya devam etti; Tüketim toplumu bizim inşa ettiğimiz bir sistem, Alper. Bu sistem bizim düşmanımız. Bu sistemin içine girdiğinde ne görüyorsun? İş adamları, öğretmenler, avukatlar, bakkallar ve memurlar. Bu insanlar bizim kurtarmak zorunda olduğumuz kişiler, biz onları kurtarana kadar onlar düşmanlarımız. Anlamalısın Alper, bazıları gerçeği bilecek kadar hazır değiller. Paralel sokakta ise bir araba bu ikisine eşlik ediyordu. Arka fonda çalan müzik bu arabadan geliyordu. Muhtarın özel isteği idi bu. Arka fon olmadan felsefe yapılamayacağına kanaat getirmişti. Arabanın içinde 93/4 Cemalettin vardı. Muhtarın isteği üzerine “clubbed to death“ çalıyordu. Alper öğretileri şakır şakır kapıyordu. Muhtar ise hiç istifini bozmuyordu. Yoldan gelip geçenler neden sadece Alper’e çarpıyorlardı. Hay aksi. Muhtar devam etti; memur Adem’e bak mesela Alper. Uzun bir süre atanamayınca morali bozuk bir şekilde nice bayramlar ve tatiller atlattı. Psikolojisi bozulacaktı az daha, kimseyle konuşmuyor ülkenin nasıl da yozlaştığını her mecliste anlatıyordu.

Sonra bir gün bir ışık belirdi ve atandı. Artık sabit ve düzenli bir maaşı vardı. Yavaş yavaş rahata ermeye başladı. Maaşı aldıktan sonraki ilk bayramda tüm rehbere bayramı kutlayan mesajlar yağdırdı. Öyle içten ve yoğun bir bayram kutladı ki az daha tüm İslam alemi rahata erip dünya denilen rüya sona erecekti. Ülkenin derdi de artık başkalarını gerecekti. Galiba Adem'in karısı da memur gibi birşeydi neyse hem bu hikayede hem de başka bir hikayede Adem'in karısının hiç bir önemi yok, kredilerin bir miktarını ödüyor sadece. Adem önce araba aldı sonra biriktirdi biriktirdi ve ev için kredi çekti. Evini aldığı günün gecesinde mutfaktan bir ses duydu. Memur olduğu gün gördüğü ışığın bir benzeri mutfaktan yansıyordu. Sanki Sirius-A yeni evinin tepesinde parıldıyordu. Korkarak mutfağa girdi Adem, can havli de olsa memur kafasıdır eliyle damacananın ucunu kontrol etti. Plastik kapak kapalıydı. Pezevenk’in derdi büyük. Mutfağın penceresinden balkona girdiğinde bir uzay aracının hemen karşısında olduğunu gördü. Gelen araç Gregor gezegeninden komutan Mulbar’ın gemisiydi. Mulbar seçilmiş bu zat’a bir mesaj getirmişti. Cümleleri tam anlayamayan adem Mulbar’ın konuştuğu dilin Klingon diline yakın olabileceğini düşündü. Hiç korkmuyordu Adem çünkü dünyaya gelme amacını bulmuş ve gerçeğe ulaşmıştı. Evini almıştı. Uzay aracı yavaşça ortadan kayboldu. Adem arabasını da görüyordu bu sırada. İşe girmiş, önündeki 38 yıl ne yapacağını belli etmiş ve evini almıştı. Kainatın sırrı buydu ve ödülünü almıştı. Bol teşekkürlü cümleler duyduğuna emindi. Bu dünya ne kadar kolay bir yermiş böyle diyordu Adem. Sherman’ın gezegenine gidebilse keşke, bu dünyadaki sınavı bitmişti galiba. Adem gitti, tekrar yattı yatağına, sabah 7:45’te servise binmeliydi zira.

Muhtar, Adem’in hikayesini anlattığında gerçekten de bazı kişilerin kurtarılamayacak olduğuna inanmıştı Alper. Acaba uzaylılar ne demişti Adem’e diye merak etti içinden. Karşıdan bu sefer kırmızılı çok seksi bir bayan geçti, ister istemez Alper’in gözleri kırmızılı kadına gitti. Muhtar karıya mı bakıyon lan dedi Alper’e. Alper tövbe ağam gözüm kaymış dedi. Muhtar bi daha bak bakıyım karıya dedi. Alper sağına döndü ve aman tanrım memur Adem pijamasıyla karşımızda, elinde tuttuğu iğrençlik silahını Alper’e tutmuştu. Silaha ateşlerse Alper de zavallı olacak ve garanti bir yaşamın peşinden koşup amaçsız yaşayan zombilere katılacaktı. Nassı da korktu Alper. İstop ulan istop diye bir ses geldi muhtardan ve tüm her şey birden durdu. Aman tanrım bir simulasyonun içinde miydi acaba Alper. Alper, Adem’e baktı o da put gibi donmuştu. Ama hafiften sırıtıyordu. Muhtar’a bu niye sırıtıyor deyince muhtar sinirlendi Adem’e ve “yavşak iki dakika dayanamadın de mi” dedi. Artık simülasyon bitmişti, tüm sokak birden dağıldı Alper de markete yol aldı. Baya bir yürümüşlerdi. Ekmek bitmemiştir inşallah.

Alper’in turşu işi bir faciayla sonuçlanmıştı biliyorsunuz ve ufak çaplı bir bunalımdaydı. Elindeki paracıklar galiba yakında bitecekti. Keşke Mustafa olmasaydı o zaman belki daha rahat davranabilirdi. Muhtar’ın dedikleri aklını meşgul ediyordu. Gerçeğe ulaşmak için ne yapmalıydı acaba. Muhtar puştu matrix’ten sahneler araklamıştı ve filmi Alper’in izlememiş olabileceğini nasıl düşünebilirdi. Alper biraz bozulmuştu bu duruma açıkçası. Ama detaylara dikkat eden muhtara takdirlerini gönderdi içinden. Alper artık parayla beraber gerçekleri de aramaya başladı. Eğer para bulmak ya da kazandıklarını bir cisme, şeye dönüştürmek, bunun uğrunda yaşamak kötü veya gereksizse ne yapmalıydı? Başladı söylemeye Alper: “İlham perilerim, yorgun ellerim ve miskin armağan düşüncemin yanında bir emanetim bu bedene. Zor, yıllarım bir yetki verdi; etki tepki oldu. Kendimin hudutlarında bir çiçektim, mordum. Onca tarla doldum. Bir şafaktım, askerin duvarda yırttığı bir takvim yaprağında. Geri kalan umutlar oldum. İstediğim yerdeyim. 1-2 dakika verin bu adama konuşamaz. Dilim tutuldu. Aman tanrım rap’in sırası mı şimdi Alper. Allah rap’in cezasını verdi. İsyankarlık kolaya kaçmaktı Alper, önce işin felsefesini halletmelisin.

Bir sürü iş planları geliyordu aklına ama tam da emin olamıyordu. Acaba eski arkadaşları neler yapıyorlardı şimdi. Arayıp sormuşlar mıydı hiç Alper’i. Alper ağlıyordu. Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra. Arkadan gömleğini, kefenini soydular. Aman kalkar deyip üstüne taşlar koydular. Bir yiğit vardı gömdüler şu karşı bayıra. Yiğidim hele anlatıver olup biteni. Sen dertli, vatan dertli, oturup ağlayalım. Ağlayıp da sinelerimizi dağlayalım. Yiğidim hele anlatıver olup biteni. Maklube yediği günler geldi Alper’in aklına. Her tarafta harap eller, baykuşlara bayram. Köprüler bir bir yıkılmış ve yollar yolcusuz. Gelip uğrayanı kalmamış, çeşmeler susuz. Her tarafta harap eller, baykuşlara bayram. Maklubeyi yeyip vınn diye kaçıp gittiği günler geldi Alper’imin aklına. 

Turşu standının önünden çok gidip geldim. Standın olduğu yerde hüzün hakimdi. Oradan geçtiğimde ağlamaklı olurdum hep. Gözlerim Alper’i arıyordu. Onu görmeli ve uzun uzadıya konuşmalıydım. Ne bileyim belki onunla en yakın arkadaş gibi bir şey olmak istiyordum. Alper’i düşünürken ileride muhtar Ekrem’i gördüm. Uzunca pardösüsü ile beraber simsiyah güneş gözlüğü yine dikkat çekiciydi. Yanına gittim, ikimiz de ışıklarda bekliyorduk. Arkadan “clubbed to death” çalıyordu. Muhtar bana dönüp bir şeyler anlatmaya başladı. Hayır, muhtar yine mi. Çok seviyorsun matrix’i biliyorum ama daha önce de yapmıştık muhtar emmi. Yavşak Adem felan vardı deyince muhtar bi kendine geldi ve siktir git deyip simülasyondakileri alıp ortadan kayboldu. Adem kusura bakma kardeş sana da yavşak dedik ama. Adem: “önemli değil abi muhtar doğruları söylüyor”.

Napolyon Bonapart, büyüyüp Fransa İmparatoru olmuş fakir bir İtalyan çocuğu. Neredeyse tüm dünyanın imparatoru olacaktı. Belki "büyümek" yanlış bir ifade olabilir, boyu 1,60'tı sonuçta ama büyük bir fark yaratmak için büyük bir adam olmaya gerek yok. Napolyon güzel ve uzun boylu kadınları severdi. Bir seferinde demiş ki, "Savaşta da, aşkta olduğu gibi işlerin olabilmesi için taraflar birbirlerine yaklaşmalıdırlar." ama Oz'da yakın alan yoktur bebeğim. Napolyon sürgünde öldüğü zaman doktorlar sikini kestiler. Sikini süslü bir kutuya koyup rahibine verdiler. Nedenini sormayın. Yıllar boyunca Napolyon'un siki en fazla parayı verene sürekli satıldı. Bugün, en az üç kişi Napolyon'un sikinin kendisinde olduğunu söylüyor. Ama gerçek sikin kimde olduğu mühim değil. Asıl soru şu ki: Diğer iki sik kimlere ait? Alper favori dizilerinden Oz’u tekrar izlemeye başlamıştı can sıkıntısından. 3. sezon 2. bölümde Augustus Hill’in söylediklerine yine gözlerini fal taşı gibi yaparak karşılık vermişti. Bu ne biçim diziydi böyle lan dedi tekrardan. Keşke “rakipler” tatile girmeseydi. Alper’i ilk gördüğümde bu rakipler midir ne boktur onu izlemeyi bırakmasını rica edeceğim. Bunu yaparken muhtar Ekrem’e ve simülasyonuna ihtiyacım olabilir. Alper, Oz’u izlerken insan insana bunları yapar mı lo dedi ve uykuya daldı.

Alper rüyasında Gregor gezegeninden gelen komutan Mulbar’ı gördü. Ey yüce Mulbar dedi Alper, memur Adem’e neler söyledin dünyaya indiğinde diye devam etti. Mulbar konuşuyordu ve rüyadan mıdır bilinmez Alper her söyleneni anlıyordu. Mulbar, galaksinin yol yapım işlerinden sorumlu baş mühendisiydi ve yapılacak yeni yolun dünyanın üzerinden geçeceğini ve dünyanın iki hafta içinde yok edileceğini söyledi. Ah ulan muhtar Ekrem iyi ki okumuştu “bir otostopçunun galaksi rehberi”ni. Şerro muhtar seni. Acaba gerizekalı Adem dünyanın iki hafta sonra yok edileceğini bilseydi ne yapardı? Vern Schilinger ile Simon Adebisi, Alper’e kim sahip olacak diye başladılar kavgaya. Ulaaan ecdadınızı sikerim diye bağırdı Alper ve rüyadan ne rüyası kabustan uyandı. Sikerler öyle rüyayı tövbe yarabbim. Hemen mutfağa gitti su içmeye. Bardağı damacananın altına yerleştirdi. Bastı pompaya ama su gelmiyordu. Doğru ya plastik kapağı açmayı unutmuştu. Evin en önemli şeyi damacananın ucundaki plastik kapaktı amınım. Alper damacanaya tekme attı ve yatmaya gitti. Yatarken de Oz’a tekrar düşmemek için birkaç dua okudu hızlı hızlı…





13 Ağustos 2015 Perşembe

Bir Müptezel'in Hayat Hikayesi


Saat 7:45, Alper yoğun küfürler eşliğinde halk otobüsüne binmişti. Önünde arkasında sağında solunda insanlar vardı. Ebelemecilik oyunu oynasaydı şanslı olabilirdi. Hiç de seksi olmayan yolculara şöyle bir baktığında yıllar önce izlediği axe reklamı aklına gelmişti. Axe sıktığı için bir ya da birkaç kadın adama halleniyor, tatlı tatlı sevişiyorlardı. Alper bu fanteziyle biraz neşelenir gibi olduysa da otobüsün hafif duraksamasıyla gerçeğe döndü. Birden fazla uzuv Alper’in poposuna değiyordu sürekli. Keşke oturabilseydi. Her duraksamada poposuna gelen darbelerde yeniden küfürler ediyordu Alper çünkü üniversitenin servisini kaçırmıştı. 15 dakikalık güzelim yolculuğu piç edivermişti Alper ve bu yüzden kendisine çok kızgındı. Yarın mutlaka 15 dakika önce kalkacaktı, kararlıydı artık.


Mustafa’nın okuldaki 158. günü idi. İlk günkü heyecanı kalmamıştı artık Mustafa’nın ve ufak çaplı bir bunalımdaydı. Beslenmesinde muz olmadığı gibi okul aidatlarını da en geç o ödeyebilmişti. Okumayı da hiç sökeceğe benzemiyordu. Mustafa’nın güzel gözlerine baktığınızda ilime dair hiçbir şey göremezdiniz. Sözlülerde hemen ağlardı sık sık da burnuyla oynar sümüklü sümüklü dolaşırdı. Küçüklüğünün verdiği saflıkla paranın değerini ve içinde bulunduğu kast sistemini bilemiyordu ama o akşam babasına baba biz niye fakiriz dediğinde Alper televizyonu şöyle bir durdurdu önce.  Alper en sevdiği programı izliyordu. Her Pazartesi, Salı, Çarşamba, Perşembe ve Cumartesi günü zorlu yarışmaların olduğu “rakipler” adlı oyunu izliyordu. Rakiplerde birbirlerine rakip olan çirkef dedikoducu şerrolar birinci olmak adına çeşitli yarışların içine giriyorlardı. Haftanın stresini atabiliyordu Alper oysaki yıllar öncesinde televizyon izleyenlere salak diyordu. Asıl salak kendisiymiş halbuki rakiplerin olmadığı o iki aylık tatil döneminde Alper çok huzursuz oluyordu. Rakiplerdeki mikail için her şeyini verirdi. Günde ona 35 sms atıp destekliyordu. Oğlum biz fakir değiliz sadece planların biraz gerisinde kaldık hadi sen git arabanla felan oyna diyordu. Mustafa o kadar sevimsiz idi ki alper’in hayatında her şey bombok olduğu gibi oğlunda da şöyle bakınca rahatlanacak bir sıfat yoktu. Oğlu ağlamaklı diğer odaya geçince Alper şöyle bir geçmişe daldı;


Amfide profesör, frederic mishkin’in para politikası üzerine olan tezlerini yarı Türkçe yarı İngilizce ve ukalaca anlatırken Alper de birkaç sıra öndeki ceylan’ı düşünüyordu. Ceylan böyle acayip güzel bir kız olmasının yanı sıra etrafındakileri umursamaz tavırları hemen göze batıyordu. Alper üniversiteyi bitirince kendisine vaat edilen güzel bir işe girecek, ekonomik politikaları o belirleyecekti. Para politikası nedir ki, para nedir ki amınım alper’in gözünde. Yeter ki Alper sinirlenmesin. Sonra Ceylan ile evlenecekti, mortal kombat excellent scorpion subzero sonya fight, çocukları özel okullarda okuyacaktı. Beyaz türk olmanın tüm avantajlarını yaşayacaklardı. Bayramda bol muhafazakar evine eşini götürdüğünde belki annesiyle Ceylan hafif hafif atışacaklardı. Aman tanrım, excellent fight lui kang keyno raydin joni keyc, o kadar mutluydu ki Alper. Arkadan enflasyon hedeflemesi, base drift, sabit kur felan cacık cacık konular Alper’in midesini bulandırıyordu. Ah o Ceylan’ın saçları yok mu.



Alper birden kendini arkadaş sohbetinde buluverdi, kampüste çay içip entelektüel sohbet yapıyorlardı. Bir insanın iftira yüzünden başına gelebilecekler tartışma konusuydu adam ya suçsuz ise adam ya suçlu ise. Asıl doğruyu kim bilebilecekti. Millet laf kalabalığı yaparken Alper masaya "rashomon"u izleyeniniz var mı dedi. Masadan ses çıkmayınca amısınızı diyerek masadan kalktı ve hafif rüzgarda yürümeye başladı. Yürürken paltosu da ahengli ahengli sallanıyordu. Ah o Ceylan'ın Erol Taş’ı andıran kahkaları. Keşke Ceylan evlerindeki havuz partisine Alper’i de çağırsaydı. Halk otobüsünden inen Alper malikaneye yaklaşık yarım saat yürüdükten sonra kapıdaki lüks arabaları fark etti. Alper paranın huzur getirmediğine kendini inandırmaya yeni yeni başlıyordu. Sanki istediği kadar okusun çalışsın o arabalar o kahkahalar ne bilem lo olmayacak gibiydi sanki Alper için. Alper’in aklını "treasure of the Sierra madre" filmindeki insan psikolojisi meşgul ediyordu. Akşam eve nasıl gideceğini düşünmüyordu pezevenk.


Kapıdaki korumalara selamun aleyküm içerde parti var davetliyim deyince koruma Selim duygulandı. Uzun zamandır kendi kast sınıfından yeni birilerini göremiyordu. Selim dimdik dururken bebeye acıdı da limonataların yerini tarif etti. Ücretsizdi. Alper içeri girdiğinde havuz etrafında mayolu bikinili gençler raks ediyorlardı. Keşke "akira kurosawa"yı hiç bilmeseydi de böyle sabahtan akşama havuza dalıp dalıp çıksaydı. Ulan Alper bu ne hal dedirtecek bir elbise seçmişti. Belki de düşünmüştü ki Ceylanla dürümcüye felan. Alper senin saçındaki rejoice kokusunu sikeyim. Ceylan, Alper’i görünce hemen bir titreme geldi, tüyleri diken diken olmuştu. Alper’i hemen içerideki odaya aldı. Birden öpüşmeye başladılar. Alper ilk defa bir kızı öpüyordu. Ceylan az daha nefes alamıyordu hemen geliyorum sen keyfine bak dedi Alper’e. Alper daha evinde öyle uzanmamıştı ve pis pis sırıtıyordu. Sonra tüm kalabalık cam kenarına geldiler ve Alper’e gülmeye başladılar. Ceylan Alper’i küçümseyici ifadeler kuruyordu. Daha arabası bile yok utanmadan malikanemize geliyor, ne de çabuk kandın bana diyordu. Alper aman tanrım çok fena olmuştu. Şakk diye bi tane patlattı Ceylana ve biz onurumuzla yaşarız kancık dedi. O nasıl bir küfür Alper. "Mavi mavi"yi izlemiş miydiniz. Yoksa amısınızı bak küfür geliyor. Onca hayal arasından Alper’in zihnine neden "mavi mavi"deki sahneler gelmişti. Alper kendine gel lütfen.


Alper kendine geldiğinde üniversite biteli üç sene olmuştu ve Alper hiçbir kuruma girememişti. Daha doğrusu girmek istemiyordu özgürlük daha önemli diyordu. Saygı duyuyoruz. Ceylan ise düğün hazırlıklarına son hızla devam ediyordu. Nişandan önce son bir Avrupa turu Ceylan’a iyi gelecekti. Norveç, Danimarka, kuzey Avrupa iç açıcıydı. Ceylan’ın boyfriendi kabbız yoğurtlarının genel müdürü Ercan kabbızdı. Anlayacağınız bok gibi parası vardı ercan’ın. Temiz elbiseler, pahalı aksesuarlar, milyonluk arabalar, su gibi akıtılan bahşişler ne kadar güzel bir adamdı bu Ercan öyle. İyi kalpli, cömert, kastın en tepesinde, hayatında bu menü kaç para diye bir kere sormuşluğu yok. Alper ise kıymalı pideden başka bir şey yiyemiyor. Korkuyor yavşak hesaptan hala.



Alper uzun bir süre iş bulamayınca hayallerine ve ihtişamlı üniversite günlerine o "gangs of wasseypur"daki Faizal khan’ı andıran efsanevi yürüyüşlerine elveda demişti, bu ayrılığın kısa süreceğine inanıyordu inanıyorduk. Aile baskısı hat safhada idi. Ekonominin tüm ilkelerini bilen birisiydi sonuçta kendi çapında da entelektüeldi. Sokayım entelektüel olmaya bir Almancı dayının havası yoktu Alper’de. Hala düğünlere çeyrek altın götürüyor ve bunu yaparken de zorlanıyordu. Bir çeyrek altın 1,75 gram. Alper rothschild ailesinin binlerce ton altınını bir malikanesinde sakladığından felan bahsediyordu sürekli. Götünü sikeyim bu rothschild midir nedir o kadar altın olabilir miydi hakkaten. Keşke Alper o aileye iç güvey gidebilseydi. Canım babacım diyecek ellerinden öpecekti en büyük kimse. Su faturalarını gidip yatıracak sabahları eve ekmeği alıp menemen yiyeceklerdi. Hayalini ızdırabını sikeyim Alper ne su faturasından bahsediyorsun sen. Nasıl bir fakirsin olum sen. Alper evlenen arkadaşlarını hiç sevmiyordu. Hem niye zırt bırt çağırıyorlardı onu. Çeyrek altın çok pahalanmış yine gitti paralar. Bu böyle olmayacaktı Alper hiçbir şeyden tat alamıyordu. Acaba kuyumcu kaç sayfa kitap okuyordu günde?


Alper bir süre kitaplardaki dünyaya küstü film izlemeyi bıraktı kimselerle konuşmaz oldu aklı fikri para olmuştu. Lanet olsun kötülediği adamlar gibi mi olacaktı Alper. Memur olmamıştı şimdi pişman mıydı acaba. Hayır, memurluk kötü, yola devam, o düşüncenin kendisini esir almasına asla izin vermiyordu, vermemeliydi. En fazla kaybedenler kulübünün birinde acı çay içip okey oynardı. Ne kadar zorsun hayat bir bilsen. Alper kendine gelebilmek için sık sık hint filmleri izlemeye başladı oradaki yoksul yaşam bir nebze rahatlatıyordu onu. Düşünüyordu ayda 1200 tl kazansa dünyadaki insanların %70’inden daha zengindi. Pencere açıktı kendisi gibi fakir sinekler belki kurumuş ekmek var diye içeri girerlerken dışarıdan arabasını bağırttıran zalımlar Alper’i+ sinirlerlendiriyorlardı. %70’e küfürler edip %30’a selam yolluyordu adeta. Piç kasalar, baslar, dat dat kornalar, çeyrek altının önlenemez yükselişi. Olmuyor bir iş bulmalıydı Alper.


Alper düşündü taşındı tüm ekonomik bilgi birikimini ve zekasını kullanarak sokakta turşu satmaya karar verdi. Üstelik bu Ankara’da yaygın değildi. Neden olmasındı. Önce bursa’dan istanbul’dan firmalarla görüştü. Günlük ya da haftalık turşu alıp sokakta çoğunlukla bardak içinde bu turşuları satacaktı. Alper’in beyni motor gibi çalışıyordu. Bir bardak karışık turşuyu 2,5 tl’ye bir bardak turşu suyunu ise 1,5 tl’ye satmaya karar kıldı Alper. Çok yüksek getirisi olan bir işti bu kağıt üstünde. Belediyeye kira ek giderler derken sattığı her bardağın %70’i Alper’e kalıyordu. %70’den vurup fakirlikten ve fakirlerden kurtulacaktı Alper. Turşular da Ankara çubuktan gelecekti Bursa'ya göre daha yakındı zira. Şöyle işlek bir yerde günde 1000 bardak satsa yakın zamanda paranın ebesiyle ya da babannesiyle sevişecekti Alper.


1 sene sonra yat birden durdu. Rita foster elindeki cd’yi Alper’e uzattı. Güneş hafiften Alper’e temas ediyordu. Çok esaslı bir rüzgar vardı dışarıda. Rita çok seksi bir kıyafet giymişti. Alper ise eline aldığı cd’nin aslında önemsiz olduğunu rita’ya anlattıktan sonra cd’yi kırıp denize fırlatıyordu. Tüm istihbarat birimlerinin peşinden koştuğu hacker Alper’in kimliği, bilgileri her şeyi o cd’deydi ve artık gitmişti denize. Asıl oyunu Rita’ya anlattığında ise her şeyin bir kurmaca olduğunu anlamıştı Rita ve Alper’e bir kez daha hayran olmuştu. İkisi yan yana geldiler ve öpüşmeye başladılar. Alper öpüşmeyi hala öğrenememişti. Rita boğulacak gibi olmuştu. Alper "cypher" filmine dalmışken bir amca bu turşular nereden geliyor dedi Alper’e. Alper tüm detayları anlattı zira gelen giden yoktu pek canı sıkılmıştı. Kendi memleketinde bu turşuların kilosu 6 tl iken bu bardak nasıl böyle oluyordu diye düşündü şerro amca. Koyu bir tartışmaya başlamışlardı. Galiba yaşlı pezevenk turşu felan almayacaktı. Peki ama derdi neydi bu adamın. Bari turşu suyu içseydi. Siktirip gider misin dayı dükkanın önünü kapatıyorsun demek istiyordu Alper. Ben de Alper’i sık sık ziyarete gider o kötü turşulardan her gün bir bardak alırdım. 


Her turşu alışımda kolay gelsin iyi günler dilerdim. Alper de aynı efendilikte karşılık verirdi bana. Alper’in tezgahı bombok bir yerdeydi. İlk hafta kuyruklar oluşunca hepimiz Alper zengin olacak zannetmiştik. Sonra nedense kalabalıklar azaldı, o günün turşusunu Alper başka başka zamanlarda da satıyordu çaresizce. Turşular barlanıyordu. Acaba kirasını ödeyebiliyor muydu Alper. Bazen Alper’in küçük ama sevimsiz oğlu Mustafa da gelirdi tezgaha. Bedavadan turşu sularını içip şımarırdı geldiği zamanlar. Büyüse de bir işe girseydi hırtoğlu. Belki de okuyup doktor mu olurdu. Ulan Alper okudu da ne oldu. Eğer illegal işler yapmazsa bırak Alper’i, Alper’in yedi kuşak torunu bu alt sınıftan çıkamayacaktı. Okumak sadece durumun vahametini kavramasına yardımcı oluyordu. Ayten teyze geçiyor tezgahın önünden. Amına koduğumun karısı bir kere mi canın çekmedi bu turşuları. 365 bin tl'lik evde oturuyorsun. Ne anlamı vardı ki bu turşuları yiyemedikten sonra. Ayten hala şaşırıyordu bu tezgahın batmamasına. Ayten bundan 40 sene önce evden kaçıp evlenmişti. Hayır Ayten’in hayat hikayesini anlatmayacağım. Çünkü ondan nefret ediyorum.


Alper büyük ümitlerle girdiği bu turşu işini bırakmak zorunda kaldı. Kazandığı para anca masraflarına yetiyordu. En ufak bir sosyal hayatı kalmamış çaresizce insanların turşulara bakışını izliyordu. Nerede hata yapmıştı. Bu işin ilmini de biliyordu halbuki. Bir sene öncesine dönse acaba hangi hataları yapmazdı belki de işe girmezdi. İşe girmeseydi de ne yapsaydı. Acaba şalgam suyu mu satsaydı. Günde 200 bardak şalgam suyu satarsa… bu kafamın içindeki kimse götünü sikeyim diyordu Alper. Ne 200 bardağı lan. Bir senedir senin aklına uydu zaten. Hiç de 1000 bardak turşu felan satılmadı. İnsanın iç sesi bu kadar hesap kitaptan uzak olur muydu ya. Alper’in şansı işte. 

Alper bu bir yılda iyice yaşlanmıştı. Rakipler isimli yarışma programının müptelası olmuş geçen ay da boşanmıştı. Galiba para ciddi problemler yaratmıştı evliliğinde. Belki de çok sevememişti Alper. Aklı ceylandaydı belli ki. Ceylan yaz tatilinin ardından tatilin yorgunluğunu atmak için madrid’e gidecekti. Acaba Real Madrid maçına gider miydi. Maçta belki Alper'e selam gönderirdi. Alper kendine gel. Alper bodrum kattaki çok kötü evinde Mustafayla beraber kalıyordu. Mustafa'nın bu yaşlarda bir anneye ihtiyacı vardı. Annesi ise bırakıp gitmişti bu aileyi.


Alper televizyon izlemekten sıkıldığı bir anda iyice darlanınca, para kazandırmayan işini de bırakmıştı artık, Mustafa’yı kucağına alıp kanepeye oturdu. Mustafa  hemen uyuyuverdi. Alper belki ilk defa yapamayacağını anlayıp ağlamıştı. Çoğu arkadaşı kurumlara girmişti. Şu an muhtemelen evde sikiliyorlardır özür diliyorum sıkılıyorlardır. Ama Alper çok huzursuzdu. Gözyaşlarına hakim olamayıp çılgınca ağlamaya başladı Alper. Alper her şeyden öte iyi bir insandı ve çok yalnızdı. Aklına "pursuit of happyness"i getirdi hemen ama mutlu sona aldanmak istemedi yine.



Devamı gelebilir…