28 Ocak 2015 Çarşamba

Black Mirror



Black Mirror dizisinin yaratıcısı Charlie Brooker ve dizi 2011 yılından beri devam ediyor. Devam ediyor ama bizim yerli diziler gibi yılda 30-40 bölüm çekmemişler. Sezon başı üç bölümle devam eden dizimizi inanılmaz derecede yaratıcı ve başarılı buldum. Artık ne dizilerden ne de filmlerden keyif alabildiğim bir dönemde iyi ki varmış diyebileceğim türden bir dizi, ya da dizi-film gibi bir şey işte.


Dizimizin her bölümü birbirinden bağımsız olarak işleniyor ve dizimiz teknolojinin yakın gelecekte bir yerde belki de azzıcuk ilerde sosyal yaşamı ve insanları nasıl etkileyebileceğini, değiştirebileceğini keskin ve acımasız bir şekilde anlatıyor. İzlerken sinirden gerilebiliyorsunuz. Bunu sağlayan kesinlikle sahnelerdeki uç anlatımlar değil. Bu tamamen dizinin realistik ve “evet olabilir, olursa da çok çirkin olur” dediğimiz konulardan/hikayelerden kaynaklanıyor.


Dizinin ismi de tahmin edeceğiniz üzere hayatlarımızı esir almış tv, bilgisayar ve akıllı telefon-aletlerin çalışmadıkları zaman siyah bir aynayı andırmasından geliyor. Sizler benden daha iyi bilirsiniz ve daha iyi fark etmişsinizdir; akıllı telefon bağımlılığı artık hat safhaya ulaşmış durumda. Belki arkadaşlarınızla oturduğunuz sohbet etmeyi istediğiniz bir ortamda herkesin ekranlara gömüldüğünü gördüğünüzde hem üzülmüş hem de sinirlenmiş olabilirsiniz. Sinema salonlarındaki aralardan tutun da sigara aralarına kadar en gereksiz yerlerde bile o siyah ekranları canlılaştırma isteği doğuyor bizde. Sanki oksijenimiz hayat kaynağımızmışçasına.


İşte dizimiz bu çıkmazı daha farklı ve daha zeki örneklerle bence çok güzel bir şekilde anlatmaya çalışmış. Bilim-kurgu diye de sınıflandıramıyoruz bu eseri. Çünkü hiç de olmayacak, olamayacak sahneler, teknolojik gelişmeler görmüyoruz ve bu beni gerçekten geriyor. Lanet olsun böyle hayat kolaylığına da böyle teknolojiye de dedim kaç defa. Distopik bir ortamdan da söz edemeyiz aynı şekilde. Çünkü bu ne ütopyadır ne de distopya. Maalesef birkaç zaman sonraki saçmalıklardır. Çok yakın gelecekteki insanoğlunun kendini cezalandırması olarak nitelendirebiliriz belki de.


Dizimiz ilk sezon ilk bölümüyle çok iddialı bir giriş yapıyor. Kraliçenin kızı kaçırılıyor ve İngiltere başbakanının prensesi kurtarması için canlı yayında domuzla seks yapması isteniyor. Yok lan olmaz öyle şey diyoruz başbakan gibi, dizideki diğer tüm karakterler hatta vatandaşlar da dahil olmak üzere. İşte dizinin en can alıcı noktası buradan sonra başlıyor. Gerçek isimleri kullanılarak, youtube, facebook ve twitter’ın konuyu ne hale getirebileceğini görmüş oluyoruz. Hızlı istatistikler, trendler ve “özel hayat”ın artık ortadan kalkması. Aksiyon, oyunculuk vb. sinema kriterleri açısından çok başarılı diyemeyeceğimiz bu ilk bölüm herkesin bildiği sosyal platformların nasıl bir canavara dönüşebileceğini bizlere gösteriyor. Sokak ortasında komiklik olsun diye kocasına ayı, öküz diyen teyzenin kocası tarafından terk edilmesi gibi hiç ihtimal vermediğimiz olaylar teknolojinin bizleri değiştirmesi sayesinde kolaya indirgeniyor. O adam, o teyzeyi boşayamazdı belki, hiç aklına bile gelmemiştir. Ama bir yarım dakikalık video, teyzenin o ilk popüler olma zevkiyle beraber aileyi dağıtıyor. Suç kimde, teyzede mi? Hayır. Kısır günlerinde zaten onların jenerasyon kocalarına hep hayvan isimleriyle hitap ediyor ama dört duvarın dışına çıkmıyordu bu olay. Teyze kamerayı görünce ekranın cazibesine dayanamıyor ve röportajı yapanları biraz daha etkilemek için biraz daha abartıyor.


Farkında olmadan ciddi bir hayran kitlesine ulaşıyor internette, bu sefer bizler de facebook gibi yerlerde bu videoyu paylaşıyoruz. Ama adamın öküz olduğunu da hepimiz karısı tarafından duyup gülüyoruz. Bu kesinlikle kabul edilemez bir davranıştı ve adam gidiyor. Bir başbakan ya da bir adam domuzla canlı yayında seks yapar mı? O ne lan tabii ki hayır deriz. Ama bizim bunu yaymamız ve yaşatmamız, evet olabilir hatta mecbursun bu iğrençliği yapmaya’ya getiriyor durumu. Sonra biz yeni iğrençlikler, komiklikler, salaklıklar ararken internette geride yarım kalmış hayaller, yıkılmış aile ve onurlar bırakıyoruz. Sevgilisiyle özel anlarını paylaştığı için kız arkadaşını intihara sürükleyen orospu çocukları gibi. Ne kadar iğrenç şeyler bunlar lo. İşin belki de en acayip yanı ise buna bir çözüm olmaması. Gittikçe artacak bunlar. Teknolojinin belki de halka açık ilk mahvettiği aileyi de hatırlamakta fayda var;


Amerikan televizyonu günlük yaşam ideolojisiyle gerçekliğe ait sıradanlık ve özgünlüğü hala bir referans olarak almaktadır. Örneğin 1971 yılındaki Loud ailesi deneyinde olduğu gibi. Yedi ay aralıksız bir şekilde sürdürülen çekim sonucunda 300 saatlik bir film elde edilmiş. Üstelik bu filmin ne senaryosu ne de scripti vardı. Bir ailenin yaşadığı dramlar, keyifli anlar hiçbir atlama ve sıçrama olmadan, kesintisiz bir şekilde el değmemiş bir hikaye gibi sunulmuştu. Kısaca bu ham, işlenmemiş bir tarihi belgedir. Televizyonun, insanoğlunun aya ayak basmasını göstermesi kadar önemli bir belge, üstelik günlük yaşantımızla ilgili bir belge. Olayın kötü olan yanı, bu filmin çekimi bitirildikten sonra ailenin darmadağın olmasıdır. Evden çıkan kameralar, izleniyor olma hissi gidince aile bocalamıştı. Aynı Pier Paoli Pasoli’nin Teorama’sındaki gizemli “the visitor”un evden ayrıldıktan sonra ailenin dağılması gibi. Loud ailesi dağılmıştı. Bu parçalanmanın nedeni televizyon mudur? Peki tv olmasaydı, bu aile yaşantısını sürdürebilecek miydi?


Loud ailesini sanki tv kamerası evin içinde değilmiş gibi çektik yaklaşımıysa daha da tuhaftır. Yönetmen: “aile sanki biz orada değilmişiz gibi davrandı ve yaşadı” diyerek kendi kendine böbürlenmektedir. Bu saçma ve paradoksal bir formüldür çünkü ne doğru ne de yanlıştır. Sadece ütopik bir formüldür. “Sanki biz orada değilmişiz gibi” sözüyle “sanki siz oradaymışsınız gibi” sözü aynı anlama gelmektedir. Zaten yirmi milyon seyirciyi baştan çıkartan şey de işte bu paradoks, bu ütopyadır. Bu programı izleyen seyircilerse, gerçekte “röntgencilik” yaparak alacakları zevkten fazlasını almışlardır.” Loud ailesinin acı tecrübeleri daha sonrasında “bbg” kültürünü doğuracaktı.


Birinci sezon ikinci bölüm çok etkilendiklerimden; belki konu çok özgün değil, yine ingilizvari sıkıcılık baş gösterse de konuyu ve anlatımı alkışlamamak mümkün değil. Bölümdeki tv patronları hepimizde benzer isimleri çağrıştırdı ve hiçbirimiz de bu olamaz, böyle bir realite yaşanamaz diyemeyiz. Bence maalesef çok yakın. Monoton hayatın bilimkurgu havasında bu kadar güzel yorumlanması hepinize 1984 eserini hatırlattı muhtemelen. Bu bölümdeki en vurucu yerlerden birisi muhakkak elde ettiğimiz pedal çevirme puanlarının hiçbir sike yaramaması. Yaptığımız alışverişi sanal karakterlerimiz giyiyor ve biz sadece pedal çeviriyoruz, sorgusuzca. Ne kadar da benzer değil mi şimdiki hayatlarımızla. Matrix’i hepimiz izledik ve hepimiz irkildik, ya rüyadaysak dedik belki de. Rüyamda kız kurtaramadıktan, devrim yapmadıktan, oraları buraları patlatmadıktan tüm gözler bende olmadıktan sonra sikerim öyle rüyayı. Düşünsenize rüyamızda her gün aynı saatte aynı yerdeki işe gidip aynı şekilde aynı yere dönüyoruz. Amacımız da hiçbir değeri olamayan kağıt parçalarını biriktirip bir şeyler alabilmek. Sonra rüyadan uyanıyoruz kahvaltıya gidiyoruz. Bu bölümdeki başrol oyuncumuzun ikilemleri ve yapmak zorunda olduğu zor seçim yine üzerinde çok konuşulması gereken konulardan. Dizi basit bir gelecek hikayesiyle aslında hepimizin, her ülkenin belki de, bildiği acı gerçekleri düşünmemizi istiyor. Çözüm var mı peki? Hayır. Muhtemelen en iyisi pedal çevirmektense portakal suyu içmek. Öyle yani yapacak bir şey yok. Ben çevirmem pedal felan.


Bu bölümde simülasyon programı hissi doğdu bizde. Ve en gerçekçi simülasyon dünya üzerinde belki de Disneyland’a ait. Disneyland’ın her köşesinde nesnel bir Amerika modeliyle karşılaşabilmek mümkündür. Bu görüntü kalabalık ve bireylerin morfolojik yapısına kadar giden bir benzerlik göstermektedir. Burada Amerika’nın sahip olduğu tüm değerler minyatürleştirilmekte ve çizgi filmler aracılığıyla çoğaltılarak, kendilerinden geçmektedir. Tıpkı içi doldurularak süs eşyasına dönüştürülen ölü vahşi hayvanlar gibi. Bu ideolojik tezgah üçüncü basamak bir simülasyon olayının gizlenmesini sağlamaktadır. Disneyland gerçek ülkenin, gerçek Amerika’nın bir disneyland’a benzediğini gizlemeye yaramaktadır. Bu durum sıradan gündelik yaşantısının bir hapishaneyi andırmadığını gizlemeye çalışan toplumsal bir hayatın hapishaneler inşa etmesine benzemektedir. Çok zeki bir cümleydi, hatırlatın da bir ara bunu konuşalım sizlerle. Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika, gerçeğe değil hipergerçeğe ve simülasyona aittir. Burada sorun yanıltıcı bir yeniden canlandırılmış gerçeklikten çok, gerçeğin gerçeğe benzemediğini gizleyebilmek ve gerçeklik ilkesinin devamını sağlayabilmektedir. Köle olmadığını ispatlamak için özgürce alışveriş yapan sistem köleleri gibi. Disneyland bir çocuksuluğun gerçek anlamda her yere hakim olduğunu gizleyebilmek için, yetişkinlerin de buraya gelerek çocuklaşmalarına olanak tanımak ve gerçekte çocuk olmadıklarına inandırmak amacıyla kurulmuş bir evrendir.


Birinci sezon üçüncü bölüm de yine tüyleri diken diken eden bir teknolojik gelişimle karşımıza çıkıyor. Tüm insanlar google glas tarzı bir aletle gün içinde gördükleri her şeyi kaydedip daha sonra tekrar izleyebiliyorlar. Bu durumun ilişkileri çıkmaza sokacağını söylemeye bile gerek yok. Whatsup’taki last seen’in ne kadar zalım olduğunu hepimiz biliyoruz. O saçma sapan son görülme bilgisi bile kafadaki tilkileri koşturduysa bizim toplumda her akşam çiftlerin hafızalarını izleyeceklerini tahmin edebiliyorum. Niye oraya baktın, niye oraya gittin. Biraz gizem olmalı mı, biraz herkes kendi hayatını yaşamalı mı, kesinlikle evet. Teknolojinin en can alıcı zararı belki de ilişkileri çok sıradanlaştırması, bu bölümde bunun güzel bir versiyonunu izliyoruz.


Gelelim ikinci sezona, ikinci sezonu daha etkileyici bulduğumu söyleyebilirim. İlk bölümde çok zekice bir işleyiş gördük bence. Öldükten sonra ölen kişiden mesaj alabilir miyiz? Bir bilgisayar programı, yapay zeka sayesinde aynı profile sahip bir sanal varlıkla temas mümkün mü? Çok uzak gelebilir bu size ama LivesOn diye bir site var orayı inceleyin derim. Peki ya klonlama mümkün olabilir mi? Olsa bile klonumuz bizim gibi düşünüp bizim gibi davranabilir mi? Gözlerimin içindeki ateşe senin gibi bakabilir mi? Durun yoksa şiir yazacağım. Bu bölümde klonlamaya değinildiğinden bence sözü Jean Baudrillard’a bırakmalıyız;


“Klonlar ve klonlama. Sonsuza dek sürüp gidebilecek bir klonlama yöntemiyle bireyselleştirilmiş bir organizmanın her hücresi bu varlığın tıpatıp aynısının dünyaya getirilmesini sağlayabilecek bir ana kalıp şeklinde tasavvur edilebilir. Birkaç ay önce (1970-80’ler olması lazım) ABD’de bir çocuğun bir sardunya çiçeği gibi yetiştirilerek dünyaya getirildiği söyleniyordu. Bu klonlaştırma yoluyla dünyaya getirilen ilk klon çocuktur. (yani ilk kez bitkisel bir çoğalma yöntemine başvurularak dünyaya bir insan getirilmiştir) Bu babasının verdiği tek bir tohumla bütünüyle babasının aynısı, kusursuz bir ikizi, yeniden doğmuş birebir benzeri olan ilk çocuktur.


Tarihsel açıdan klonlaştırma, vücudun bir modele dönüştürülmesinin, soyut ve genetik bir formüle indirgenen bireyin seri halinde çoğalmaya mahkum edilişinin son aşamasıdır. Burada Walter Benjamin’in teknik yeniden çoğaltılabilirlik döneminde sanat yapıtı konusunda söylemiş olduklarını yinelemek gerekecektir. Seri halinde üretilen yapıtın yitirdiği şey, sahip olduğu aura, yani şu anda burada olma gibi tuhaf nitelikte, sahip olduğu estetik biçimdir ve Benjamin’e göre bu kendinden kaçılması olanaksız yeniden üretilmeye mahkumiyet, onu politik bir biçime dönüştürecektir. Orijinal yitirilmiştir. “Asıl” yalnızca nostaljik ve retrospektif bir tarih tarafından yeniden oluşturulabilir.”


İkinci sezon ilk bölümdeki en can alıcı yerlerden birisi bence sanal eşle telefonda saatlerce sohbet edilme kısımlarıydı. Gerçek koca sürekli telefona gömülmüşken sanal olan, başka şansı da olmadığından telefonda saatlerce konuşabiliyordu. Çık bir tepeye aç telefonu konuş sabaha kadar. Kızımızın en keyif aldığı yerler bence buralardı. Etrafımda çoğu insana diyorum sürekli, la bi kaldır kafanı yukarı bak bulutlara, bir güvercin izle yaz gelince gidecekler buradan diye. Koca koca adamlar kadınlar, ya oyun oynuyorlar ya profillerindeki sahte hayatları besliyorlar amına koyacam en sonunda olmayacak ya. Bu ne zaman son bulacak bilmiyorum. Anne, baba ve çocuk aynı salonda otuyor ve hepsi de akıllı telefonlara gömülmüşler, önce tvlere gömüldük şimdi akıllı telefonlarda sıra. Biz artık biz değiliz, dayanılacak gibi değil. Belki çok klişe ama muhabbet etmeyi deneyin ve o sırada yanınızda teknolojiden bir alet-edevat olmasın. Birbirinizi dinlemeye çalışın, bir hayvan sevin mesela. Çocuklarla top oynayın felan. Çocukların da amına koyuyum onlar daha beter batmışlar bu çukura. Böyle olacak gibi değil. En iyisi mi bir klon yapıp onunla takılayım. Bu bölümü sevdiyseniz güzeller güzeli Eva Green’in Womb'unu da izleyin derim. Çok daha güzeli, canımın içi Scarlett Johansson’un her'ünü de unutmayın. Ayrıca bizden aynısını bir şekilde ürettirmeyi geçtim, bizim bile başka tercihler yapmış olan bir versiyonumuz bizimle anlaşamaz ki. Örneğin bundan beş sene önce yaptığım farklı bir tercih, seçim beni bambaşka bir ben yapabilirdi. Mesela memur olan ben, şu anki ben’in yanında takılamazdı. Yani anlaşamazlardı bebeğim. Klonu sikeyim o hiç beceremez lo neyse.


İkinci sezon ikinci bölümü çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Teknoloji, toplumsal cezaları ne kadar acımasız yapabiliri hep beraber görüyoruz bu bölümde. Kadın her ne kadar küçük bir kızın yakılmasını hiçbir şey yapmadan izliyorsa da o kadının alabileceği cezanın bir sınırı var mı? Diyelim ki kadını öldürdük, astık felan. Tamam, bu suçu işlemeyi caydıracak bir ceza olarak nitelendirilebilir. Ama bir simülasyon oyununda kadını zorla simülakra çevirmek neyin nesidir. Ne kadar zeki bir bölüm olduğunu anlatamam, özgün olmasa bile alkışlamakta fayda var. Yüzyıllardır toplumbilimciler ideal toplumu tartışıyorlar. Bunun içinde ceza sistemi önemli bir rol oynuyor tabii ki de. Hemen aklımıza Kubrick’in a clockwork orange’ındaki cezalandırma sistemi ve Kubrick’in mükemmel eleştirisi geliyor;


“Alex’in maceraları bir çeşit psikolojik efsane. Bilinçaltımız alex karakterinde su yüzüne çıkıyor; tıpkı rüya gördüğümüzde olduğu gibi. Bilinçaltımız alex’in otorite tarafından boğulmasına, baskı altında tutulmasına kızıyor, oysa bilincimiz bütün bu yapılanların gerekli olduğunun farkında. Hikayenin yapısı tıpkı bir peri masalınınki gibi; çekiciliğini ve güçlü etkilerini tesadüflerden alıyor, ayrıca konunun simetrisi de tıpkı peri masallarında olduğu gibi; alex’in bütün kurbanları final sahnesinde alexe yaptıklarının karşılığını vermek üzere yeniden ortaya çıkıyorlar. Elbette, hikayenin bir başka boyutu daha var; davranış psikolojisinin ve psikolojik şartlanmanın totaliter hükümetler açısından vatandaşları üzerinde sonsuz kontrol sahibi olmak ve onları bir robottan farksız kılmak için kullanabileceği yeni ve tehlikeli bir silah olup olmayacağını irdeleyen sosyal bir yergi.


Eğer alex daha az kötü bir karakter olsaydı filmin anlatmak istediği şeyin etkisi azalacaktı. Tıpkı masum insanların da linç edilebileceğine dikkat çekerek lince karşı bir film yapmanın hedeflendiği western'lere benzeyecekti. Filmin anlatmak istediği şu: "insanları linç etmemelisiniz, sadece masum insanları linç edemezsiniz değil, kimseyi linç etmemelisiniz". Şu açık ki eğer alex daha az kötü bir karakter olsaydı, ona uygulanan tedaviyi reddetmek çok kolay olurdu. Ama alex kadar kötü bir karaktere bile böyle tedavi uygulanmasına karşı çıktığınızda vurgulanmak istenen ahlaki nokta daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor.


Alex’in zorbalığına gerekli ağırlığı vermek çok önemliydi, yoksa hükümetin ona yaptıkları karşısında ahlaki bir karmaşa yaşanabilirdi. Alex daha az kötü bir karakter olsaydı, izleyenler ona bu psikolojik ıslah uygulanmamalıydı; bu korkunç bir şey, hem zaten alex o kadar da kötü değildi diyebilirlerdi. Öte yandan, onu bu kadar zalim şeyler yaparken gösterdiğiniz halde, hükümetin alex’i iyi biri yapmak için onu insanlıktan uzaklaştırmasının büyük bir kötülük olduğunu fark ediyorsunuz; işte ben ancak o zaman kitabın anlatmak istediğini net bir şekilde verebildiğimi düşünüyorum. En önemli şey, insanların iyi ya da kötü olmayı seçme şanslarının olması. Kişiyi bu seçim hakkından yoksun bırakmak, onu insanlıktan çıkartıp otomatik bir portakala dönüştürmektir.”


Çok derin konular cimcimeler, detayları çay sohbetlerine saklayalım. Eğer bu bölüm yeterince ilginizi çektiyse “the running man”, ve yerli kısa filmlerden murat menteş imzalı “tek ölüm yetmez”i tavsiye ederim. Bu arada prometheus’un da hikayesine bir bakın derim. Her şey bir yana bölümdeki kadın daha ne kadar bu cezayı çekecek ve aslında cehennem değil midir bu yer bir nevi? Çek etkileyici bir ceza. İstemediğimiz bir rüyayı sonsuza kadar görmek ne demektir, nasıl bir şeydir? Evlerden ırak lo.


İkinci sezon üçüncü bölümü biraz cılız buldum, belki siz seversiniz neyse. Üçüncü sezon ilk bölüm geçenlerde çıktı ve diğer bölümlere oranla biraz daha kaliteli buldum. Bunda ister istemez Jon Hamm’ın da rolü var. Konuyu yorumlamayayım, çay sohbetlerine saklayalım. Konu içinde konu var ve hangisi daha ön planda kişiden kişiye göre değişir. Dizinin tüm bölümleri için söylenebilecek bir şey varsa o da şudur bence; teknoloji böyle olacaksa hiç olmasın. Varsın hayatlarımız kolaylaşmasın, varsın bilgiye ve insanlara bu kadar rahat ulaşamayalım. İnsan olduğumuzu hatırlayalım istiyorum sadece. Teknolojiye bu kadar bağlanmayın, akıllı olun. Bu arada bloğumuzun facebook sayfası açıldı. Bu sayfayı beğenip, beğendirin, öptüm çok…




Black Mirror dizi eleştirisi...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder