28 Nisan 2013 Pazar

Leon




“Leon” filmini Fransızların ünlü yazar/yönetmenlerinden Luc Besson yazıp yönetmiş. Kendisini taxi, transporter, danny the dog, joan of arc ve fifth element filmleriyle tanıyoruz. Aventür filmleri ortalama üstü olan yönetmenimizin en iddialı olan filmi leon’dur. Leon’da belki de aksiyondan öte duyguyu ön plana çıkarabildiği ve alışılmamış bir senaryoyu sergilediği için filmimiz çoğu otoriteye göre güzide kült filmler arasındadır. Benim favori filmlerimden değil ancak filmin çok güzele birkaç yüz metre yakın olduğunu söyleyebilirim. Tabii biraz da bayan olmak, salya sümük ağlayabilmek lazım. İnsan bu filmin sonunda ağlayamayınca ister istemez favorilerinin arasına da koyamıyor neyse.
 

Başrollerde ise küçücük haliyle sevimli mi sevimli, çok acayip tatlı bi şey olan natalia portman, jean reno ve favorilerimden gary oldman yer alıyor. Gary oldman’ın en iyi üç performansından biri bana göre leon’daki oyunculuğudur. Çok fazla gözükmez ama yeteri kadar tatmin edebilir insanı. Tvlerde pek çok gördüğümüz, özellikle yerli yapımlarda, serbest, kendi başına buyruk polislerden en orijinali serpico’dan sonra stan’dır. İnsanın kötü polis olası geliyor. Peki insanın bu filmden sonra seri katil olası geliyor mu veya o hayata ve karizmasına özenesi geliyor mu? Tabii ki hayır. Seri katilimiz olan jean reno çok sıkıcı bir hayat yaşamaktadır ve filmden izlemesi kolay gelir insana 20 metre kare yerde sıkışıp kalmak. Benzer vurguları “le samourai”de de yapmıştım. Karizmatik gelebilir ama sıkkınlık daha ağır basacaktır.


Gary oldman’ın filmdeki Beethoven hayranlığı en çok hoşuma giden detay olmuştu. Hem bu filmdeki rolü hem de kendisi benim gibi sıkı bir Beethoven hayranıdır. “fırtına öncesindeki sessizliğe bayılıyorum bana beethoven’ı hatırlatıyor”, bir diğer sahnede ise “açılışlardan sonra eserleri biraz sıkıcı olabiliyor, o yüzden ateş etmeyi kestim”  diye söylemiştir. Buradaki yorumları çok hoşuma gitmişti. Serseri tayfanın genelde beethoven’ı sevdiğini de çoğu filmde ve gerçek kesitlerde denk gelmişsinizdir. Bunda stan'ın dediği gibi çılgın ritim artışlarının aynı cinayete ve gerilime benzetilmesi görülebilir. Ben de katil olsam Beethoven dinleyerek işimi yapar ve ona olan sevgimi belli ederdim, nedendir bilinmez ama sadece Beethoven sempatisiyle insanların gözünde daha güçlü olurdum. Gary oldman’ın aynı sene oynadığı bir diğer film olan harika film "immortal beloved"da beethoven’ı canlandırdığını da unutmayalım. O filme ileride mutlaka değiniriz.


Natalia portman’ın her zaman için savunucularından olmuşumdur. Yahudi olduğu için bu kadar başarılı, iddialarına şiddetle karşıyım. Kendisi inanılmaz derecede yetenekli ve entelektüel bir insandır. Buradaki rolü de en iyi çocuk performanslarından biridir. Favori çocuklarım ise; “canım kardeşim”deki kahraman, “to kill a mockingbird”deki scout ve “taxi driver”daki iris. Filmimizdeki bir diğer önemli oyuncu da danny aiello’dur ki kendisini godfather-2’de tony rosato rolüyle görmüştük. Pentangeli’yi öldürmeye çalışırken “Michael corleone says hello” demişti de öldürememişti ya hani, şimdi hatırladın mı bebeğim?
 

Peki film bu kadar güzel de niye ödül felan alamamış diyebilirsiniz. Filmimiz oskarlara yabancı film dalında bile aday gösterilmemiş. Hollywood yapımı olarak çekilseydi de ödül felan alamazdı çünkü 1994 senesi çok bereketli bir yıldı. O senenin filmleri ise şunlardı; forrest gump, pulp fiction, legends of the fall, ed wood, the lion king, speed ve uçuk filmlerden The Adventures of Priscilla, Queen of the Desert. Hey yavrum filmlere bak. Şimdilerde güzel film olmadığı için ucuz eserlere hem ödüller gidiyor hem de sinemalarda paracıklarımız. 90ların sinema yaratıcılığından çok uzaktayız, milenyumdan sonra bir cenabetlik var ama çözemedim.
 

Filmimiz kiralık bir katil ile zavallı küçük bir kızın kesişen yaşam öykülerini anlatıyor. Konu çok klişe olsa da bir de bu yorumu izlemek gerekli. Filmin ilk versiyonunda genç kız ile yaşlı adam arasında daha açık sahneler bulunsa da dünya genelinde gösterimi sizlerin de dvdlerde izleyebileceğiniz halidir. Ve bence bu haliyle çok daha güzel ve manidar olmuştur. Filmde açık tek bir diyalog ya da sahne olmamasından ötürü (american beauty gibi mesela) final sahnelerindeki samimiyet ve katilin ilk aşkına olan özlemi herkesi duygulandırmıştır. Finalin de güzelce bittiğine inanıyorum. Ayrıca finalde çalan güzel müziği de film müzikleri bölümüne koydum, çılgınca dinleyebilirsiniz.
 

Leon filmini en iyi 5-10 filminden biri olarak gösteren erkek kesinlikle fazla film izlememiştir (bir önceki cümle ağır önyargılı ifade içeriyor kaale almayın), bu film güzeldir ama en iyilerden değildir. Alınmaca darılmaca yok, neyse bebeğim haftaya bir sıkıntı olmaz ise yine güzel bir filmle karşınızda oluruz…




Leon film eleştirisi

18 Nisan 2013 Perşembe

The Elephant Man





“The elephant man” filmini favori yönetmenlerimden david lynch yönetmiş. Senaryonun esin kaynağı ise bana göre önemli edebi eserlerden sayılan “fil adam ve diğer hatıralar” isimli kitap. Başrollerde ise favori oyuncularımdan olmayan ama çok sevdiğim aktörlerden john hurt ve anthony Hopkins yer alıyor. Filmimiz tam 8 dalda oskara aday olmasına rağmen, ki 1980 yılında en iyi makyaj ödülü yoktu olsa hem aday olur hem de ödülü alırdı, hiçbirini kazanamaz. Bunda “ordinary people” ve “raging bull”un da suçu vardır. Bence “ordinary people”, fil adamın ödüllerini hak etmeden almıştır neyse,


Filmimiz adından da anlaşılacağı üzere "fil adam sendromu" diye de bilinen hastalığa muzdarip gariban bir İngiliz’in başından geçenleri anlatmaktadır. Bu fil adam sendromu dediğimiz de hastaların vücutlarındaki bilmem ne tümörü müdür nedir onun yüzünden başta kafaları olmak üzere çoğu yerlerinin şişmesi ve acayip gözükmesi durumu. Bir belgeselde denk gelmiştim, Hindistan’da bu şekilde yaşayan onlarca insan var ve orada normal karşılanıyorlar. Tabii hepsi de filmimizdeki hasta gibi baya kötü durumda değiller. İnsan yeri geliyor her şeyi elindeyken canı sıkılıyor. Dünyada ne adamlar ne acılar var haberimiz yok. Bu fil adamların hiçbiri sırt üstü yatıp da fosur fosur uyuyamıyor iyi mi. Zaten çoğu da erken yaşta vefat ediyorlar. Filmimizdeki fil adam olan Joseph merrick de 27 yaşında ölmüş.


The elephant man, favori filmlerindendir. Bunu sağlayan da acındırma duygulu cümleler veya sahneler değil. O tarz konuları da pek sevmediğimi daha önceleri çok zikretmiştim. Film bana göre müthiş bir şaheserin sinemaya uyarlaması, İngiliz edebiyatı ve sinemasının müthiş bir somut versiyonudur. Oyunculukların çok sade, dilin çok karizmatik ve akıcı olduğunu söyleyebiliriz. Hopkins’in yıllardır değişmeyen sikecekmiş gibi bakıp tane tane konuşmasının en güzel örneklerinden birisi de buradadır. Fil adamı canlandıran John hurt’ı da es geçmemek gerek. Çekimlerde 5-6 saatlik makyaja katlandığını ve filmden çok bunalmasına rağmen bitirebildiğini belirtelim. 


Yönetmenimizin eraserhead’den sonra çektiği ilk iddialı filmini neden tekrar siyah beyaz seçtiğini ekonomik etkenlerden ziyade dönemi daha iyi anlatmak istemesi olarak yorumlayabiliriz. Çoğunlarının aksine meşhur yol hikayeli filmlerinden ziyade benim en başarılı bulduğum lynch filmi fil adamdır. Bu şaheseri illaki biri çekecekti ve o da lynch’e nasip olduğu için insanlar sevinmeli gel gör ki oskar vermeyi akıl edememişler. Terbiyesiz orospu çocukları sizi. Hatta o senenin en iyi aktör ödülünü robert de niro’dan ziyade john hurt almalıydı ya neyse


Fil adam dediğimiz Joseph merrick, genç yaşta annesini kaybeder ve üvey anasının ve babasının ilgisizliğinden ötürü evden ayrılmak zorunda kalır. İnsanların kabullenemeyeceği kadar değişik bir şekli olduğundan genç yaşından itibaren insanlardan kaçmış ama sevgi dolu yüreğinde en ufak bir kin ve nefret barındırmamıştır. Mecburen yolu yetimhanelere düşer ve orada öleceği, anasına kavuşacağı günü beklerken serserinin biri gelir ve onu yetimhaneden satın alır. Ona maalesef babalık felan yapmaz, bu serseri sarhoşun ve pisliğin önde gidenidir. Adam orospu çocuğu çıktı rıza baba’daki orospu çocuğu işte bu adamdır. Merrick artık sirklerde yarı fil yarı insanmış gibi gösterilip üzerinden para kazanılmaya çalışan bir ucube muamelesi görür. Tüm bunlar olurken de gün be gün çürür ve suskunluğa bürünür. Bazı kere geceleri ağlar ama sesini duyan yoktur. Barındırdığı korkunç görüntüyü bir kere bile kullanıp da insanları ve sahibini hortlatmayı düşünmemiştir.


Tüm bu acılar katlanarak büyürken bir gün genç ve başarılı bir cerrah olan frederick treves onu görür ve tıbbi müdahalede bulunmak ister. Derken bir şekilde onu sahibinden satın alır ve çalıştığı hastaneye kaldırır. Tıbbi deneyler ve çalışmalar yaparken fil adamın aslında göründüğü gibi bir idiot veya zavallı olmadığını anlar. Zar zor konuşabilip hareket eden bu şeyin iç dünyası o kadar zengindir ki birkaç dakikalık sohbet sonrası herkesi ağlatabilir. Ne yalan söyleyeyim kitabını okuduğumda da filmini ilk izlediğimde de çok feci duygulanmıştım. Doktor ve diğer normaller, fil adamın iç dünyasının zenginliği ve temizliği karşısında hayrete düşerler. 


Belli bir zaman sonunda fil adam kendi döneminde öyle bir popüler olur ki sosyetenin yani soyluların çoğu hatta kraliçe victoria’nın kendisi bile fil adamla ilgilenmeye başlar. Hatta karındeşen jack ile fil adam aynı dönemde yaşayıp aynı ortamı paylaşmışlar. Galiba karındeşen jack olduğu iddia edilen doktor, fil adamın tıp camiası için sergilendiği konferanslarda onu kanlı ve canlı olarak görmüş. Hem kitabımız hem de filmimiz merrick’in bu çok vahim hastalığını anlatırken şiddetli bir şekilde önemli olanın iç güzellik olduğunu vurguluyor. Hele fil adamın birkaç sahnede ağlaması yok mu, mükemmeldi. İç güzellik demişken, fil adam bildiğimiz kadarıyla bir kere bile ben niye böyleyim deyip de ağlayıp sızlamamıştır. Sadece annesi onu ilk gördüğünde büyük ihtimal üzülmüştür ve hayal kırıklığına uğramıştır düşüncesinden dolayı bazı kere doktorun yanında ağlamış, annesinin kendisinin aksine çok güzel bir insan olduğunu vurgulamıştır. Fil adam çok iyi bir insandı. Allah rahmet eylesin.


Bu kadar duygusal konuşmalara ne gerek vardı derseniz, mazide anısı var derim ben de. Ta lise hazırlık zamanında İngilizceden o en çok nefret ettiğim zamanlarda zorla okutturulan kitaplardan biriydi fil adam ve o dil düşmanlığıma rağmen kitabı bitirmiş ve çok beğenmiştim. Fil adamdan başka sherlock holmes’un da birkaç kitabını okuttuklarını hatırlıyorum. İngilizler yapıyor bu işi, kabullenmek lazım. Neyse bebeğim haftaya bir sıkıntı olmaz ise yine güzel bir eserle karşınızda oluruz. Kib bye…




The Elephant Man film eleştirisi

8 Nisan 2013 Pazartesi

My Left Foot






“My left foot” filmini lim sheridan yönetmiş. Filmin senaryosu ise chris brown’un kendi hayatını anlattığı my left foot isimli kitaptan alınmış. Filmimiz doğuştan sakat doğan İrlandalı yazar ve ressam chris brown’un inanılmaz duygusal hayatını anlatıyor. Başrollerde ise brenda ficker ve favorilerimden daniel day lewis yer alıyor. İki oyuncunun da bu film sayesinde oskar kazandıklarını unutmayalım. Lewis ile yönetmenin "the boxer" ve "in the name of the father"da beraber çalıştıklarını da hatırlatalım. Daha önceki yazılarımızın bazılarında özürlü hikayeli filmlere gıcık olduğumu söylemiştim. Yıllardır duygu sömürüsüne maruz bırakılan beynim artık bu tarz hikayeleri kaldıramaz duruma geldi. En son bir arkadaş tavsiyesi üzerine izlediği "black" isimli hint filminden sonra tövbe noktasına gelmiştim. Ya içimi yakan bir şeyler var ya da başka bir şeylerden ötürü izlerken dayanamıyorum. Black filmi içimi karartmıştı. Kör kızı da onun aklı gitmiş hocasını da sikiyim bu nedir ya.


Özürlü karakterlerin olduğu filmlerden çok azına tahammül edebilmiştim. Bunlar; "intouchables" ve "scent of a woman"dır. Diğer güzel veya klasik eserleri maalesef es geçmek zorunda kaldım, hiç tarzım değiller. Belki bu listeye "the elephant man" de eklenebilir, onun tarzı biraz daha farklı gibi ama hadi onu da sayalım bari, yakınlarda da fil adama değinmeyi düşünüyorum. Daniel day lewis’in favori oyuncularımdan olduğunu söylemiştim. Daha önceden kendisinin "gangs of new york" ve "there will be blood" filmlerine değinmiştik. Yine eski yazılardan hatırlarsınız; gangs of newyork filmindeki "the butcher" tiplemesi bana göre gelmiş geçmiş en iyi oyunculuktur, tartışmaya girmiyorum bile. En iyi karakterler listemin ilk on numarasına baktığımda ise yine lewis’in the butcher'dan başka "oilman" ve "my left foot"taki performansının olduğunu görüyorum.


John cazale ve al pacino’yu bir kenara attığımda en iyi oyuncum her zaman daniel day lewis’tir. Lewis’in filmlerine baktığımda her zaman için işini çok seven ve iyi yapmaya çalışan bir adamın çalışmalarını görüyorum. İlgili filmleri izlerken de çoğu zaman lewis’i unutup canlandırdığı karakteri izlemeye başlıyorum. Bu çok kolay bir olay değildir. Her rolde farklı bir kişiliğe bürünmek uzun psikolojik çalışmalar gerektirir. Lewis’in Lincoln rolü için tam bir sene kitap okuyup vücut dilini karakterine benzetmeye çalıştığını hatırlatalım. Aktörlüğü para için yapmayan nadir oyunculardan biridir kendisi, film koronolojisine imdb'den baktığınız zaman onca yılda hiç film çekilmediğini görürüz, hepsinde kafa toplamalar ve titiz çalışmalar gizlidir. Başka oyuncuların ise yılda 4-5 film çektiğini görüyoruz. Geçenlerde maalesef tvde denk geldi, hiç tanımadığım bir manken hem dizi hem de film çekimlerinin kendisini çok yorduğunu ama güzel deneyimler kazandığını söylüyor, ulan embesil, senin oynadığın rolü de filmi de sikerim. 20 yaşında sanatçı mı olunur karaktersiz? Sen hayatında kaç kitap okudun veya kaç klasik filmi yorumladın? Götün var memen var diye oralardasın, senden daha şıllığını bulduklarında ise unutulup gideceksin. 


Amına koduğum türk dizileri için günde 4-5 saat çekim oluyormuş, mesela kurtlar vadisi, başroldeki oyuncu olmayan aktör bazı kere 20 saat çekim yaptıklarını söylüyor. Harcadığınız zamana yazık, basit cahiller sizi. Bok gibi paralar harcayıp yüzlerce saat harcıyorsunuz ama ben izlemeye utanıyorum. Daha sıkılmadan üst üste 30 dakika izleyebildiğim bir türk dizisi veya son dönem türk filmi yok. Bu amcıklar günde 4-5 saat çalıştıklarını söylüyorlar akşamları ise partilerde eğleniyorlar, sizin gibi malların sayesinde de para kazanıyorlar, aslında asıl paraları reklamlardan kırıyorlar, sonra da sanatçı oluyorlar. Sizleri de sikiyim hep yüz verdiniz yüz verdiniz böyle oldular. Asıl oyuncu, tek projede çalışır, hem de öncesinden hazırlık yapar, film çekilirken de dış dünyayla bağlantıyı keser. Geçen yine birisine denk geldim, izlediğim felan yok denk geliyoruz işte, flashback kullanıyorlarmış dizide, bu amcık bu kelimeyi belli ki yeni öğrenmiş bol bol flashback kullanıyor. Hem cahil hem özenti ama maalesef memeleri bıngıl bıngıl olduğu için ekranlarda. Neyse sikiyim hepsini


Chris Brown, 13’ü hayatta kalabilmiş 22 çocuklu bir ailenin doğuştan beyin felçli olan bir üyesidir. Yıllar boyunca tek bir ses bile çıkaramadan öleceği günü beklemiştir, ailesi de tabii. Ama zamanla annesinin manevi desteği ile yaşam belirtileri göstermeye başlar ve inanılmaz şekilde kullanabildiği tek organı olan sol ayağı sayesinde resimler çizer, yazılar karalar. Aldığı tıbbi destekler sayesinde de anlaşılabilir seviyede konuşmaya başlar ve sergilere resimler gönderir. İşte filmimiz bu harika adamın hayat hikayesini anlatıyor. Allah’tan lewis var da bu filmi izleyebildik. Başka bir aktörle bu film olmazdı. Film, izleyen tün insanları duygulandırmalı, hatta bayan iseniz ağlatmalı. En çok duygulandığım yerler platonik aşklar yaşamasının verdiği umutsuzluk anları ile yere tebeşirle “mother” yazdığı sahne olmuştu. Bunlar da gerçek chris'in resimleri;


Hep filmlerde olur derler ya, imkansız aşklardan birine daha bu filmde şahit olduk, hasta bakıcı mary ile chris bir şekilde evlenirler ve chris ölene kadar bu evlilik sürer. Mary dediğimiz de güzel, alımlı bir şey. Chris’in ise sadece yüreğinden kopup gelen cümleleri var. Öyle bol fantezili bir seks hayatları olamamıştır. Peki ama mary nasıl oluyor da bu sakat herifle evlenebiliyor? Hala kafamı meşgul eden bir soru. Aynı mutlu sonu intouchables’da da gördük ve şaşırdık. Ben bu evliliğe hıçkırarak tepki verir, salya sümük ağlarım. Çünkü ben kelimelerin ve insanlığın daha önemli şeyler olduğuna inananlardanım. Maalesef bu düşüncelerim her gün zedeleniyor, toplum beni bir şekilde mükemmel yapısal özellikleri olan marka manyağı bir idiota çevirmeye çalışıyor. Kaslı olmalıyım bu ilk şart, bir de bu kasların da öyle her yerde çıkanları seksi olmuyormuş, seksi kaslar için daha fazla çalışmak gerekiyormuş, ondan başka güzel bir telefon ve araba şart, ondan başka kendine güveni tam, sempatik, barışçıl ve liderlik vasıfları yüksek, şakacı, biraz aynştayın, minik sürprizlere gebe, emotional ve sexy. Bu olunacak adam kimdir tarihte nerede görülmüştür belli değil. Eğer bir bayanın bu tarz bir kriteri varsa o bayanı da o adamı da sikerim de yine de sizlere yenilmem. Bir gün kucaklayamayacağım kadar şişman birisiyle evlenir ama sizlerin felsefelerine yenilmem. Amcık cahiller sizi. O yüzden sürekli boşanıyorsunuz ve filmlerde bir psikopat gördüğünüz zaman hayran kalıyorsunuz. Mesela joker;


Adama bakıyorsun tipi zaten kayık, cümleleri çok radikal, kıyafetlere ve markalara küseli yıllar olmuş, üstüne üstelik paraları yakıp piknik ateşi yakıyor. Bu adamın karizmatik gözükmesinin tek sebebi hepinizin aynı boka defalarca özenmenizdir. Bir mankenin aşkıyla, onun giyindiği gibi giyinmenin tutkusuyla anlamsız hayatlarınızı geçiriyorsunuz. Şairin dediği gibi “barbara herhalde, barbara, manken olan” seni de sikeyim sevgili şair. Bir başka şairin de dediği gibi "Now you tell me who won I see them, they run (ha ha), You Little young ass motherfuckers, fuck you and your mother fucking mama. We're gonna kill all you mother fuckers, Then everybody had to open their mouth with a mother fucking opinion. Well this is how we gonna' do this: fuck Mobb Deep, fuck Biggie, fuck Bad Boy as a staff, record label, and as a mother fucking crew. And if you want to be down with Bad Boy, Then fuck you too. Chino XL, fuck you too. All you mother fuckers, fuck you too." Seni özlüyoruz R.I.P, 2PAC. Siz hiçbir zaman elinize kahveler alıp belki sigara da, sabahlayamazsınız. Okuduğunuz bir kitabın veya izlediğiniz filmin peşinden yıllarca gidemezsiniz. Mesela Murat Kekilli gibi the matrix sayesinde dağlara kaçamazsınız. Yani sizin bu sikindirik hayatınızda özürlüyle evlenmeyi geçtim onları görmeye bir beş dakikalık zaman bile yoktur. Avm’lerde el ele gezen aşırı sağlıklı ve sıkı vücutlulardan başka her şey sizin iç dünyanızda bombalar patlatır. Romantik bir akşamda yıldızları izlemelisiniz, siz o huşuda gökyüzüne bakarken benim devasa organım bir de bakmışsınız satürnün felan halkasına tecavüz ediyor, işte o zaman belki sizleri rahatsız edebilirim. Karaktersiz köpekler, sizleri adam etmek gibi bir niyetim yok.


Bak, chris denilen adam özürlü ama hikayesini dinlediğin zaman hüzünlenebiliyorsun. “I am sam” mesela duruşmada filmlerden verdiği örneklerle beni az daha ağlatıyordu. Sen beni nasıl duygulandırabilirsin ki, elindeki o pahalı telefonu ruhunun götüne sokarım senin, kahpe özenti, pislik orospu çocuğu. Ulan fight club’ta demedik mi mükemmel olmaya çalışma bu hayat kısa ve anlamlı hale getirmeye çalış diye. Tamam demiştin bu film artık benim favori filmimdir diye, e ne oldu da birkaç yılda nasıl böyle moron olabildin? Bu dünyada "uçurtma avcısı"ndaki, "yüzyıllık yalnızlık"taki gibi hayatlar ve acılar var daha da ötesi müthiş kelimeler, cümleler var ama sizler her şeyi mahvettiniz. Puştu, mükemmeli, zengini ve karizmatiği (kimlere karizmatik denir bilmiyorum) severek hatta onlara taparak dünyayı bu hale getirdiniz. Hatta özürlüleri ve güzel cümleleri de yine bu sahte dünyanızın atom bombası olan tvlerinize çıkartıp rezil ettiniz. 

 
Olmadı, olmamalıydı, dünyayı birkaç on yılda bu hale getirememeliydiniz. Ama bunların da bir götürüsü olur elbet. Sizleri çok etkiler mi bilemem ama artık aranızdan önemli bir yazar ya da oyuncu çıkamaz. Ya da tüm yaşamınızı sorgulatacak bir cümleyi de hiçbir yerde göremezsiniz. Ulan yavşaklar cümlelerin sahibine aşık olmayı ne zaman unuttunuz? Bu hale nasıl gelebildiniz, gelirken de niye zeka seviyenizi alçalttınız, neyse fazla uzatmaya gerek yok, bu kadar yazıyı okuyacak zaman da yoktur belki. Film dediğim gibi favorilerimden, buradaki karakter de en iyi on karakterimden biri, şimdi siktirip gidin. Eğer toplumun yuhaladığı, fazlaca kendini yalnız hissettiğin biriysen bu sitede kalmaya devam et. Değilsen derhal kaybol ve bir daha da buraya uğrama.





My Left Foot film eleştirisi