22 Ekim 2012 Pazartesi

Memories of Murder / Salinui Chueok





“Memories of murder” korecesiyle de “salinui chueok” filmini Güney Kore’nin önemli yönetmenlerinden joon-ho bong yazıp yönetmiş. Başrollerde de içinde park olan bir sürü adam var ne siz tanırsınız ne de ben. Güney kore sinemasının son yıllarda büyük bir çıkışta olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Bunda serbest piyasa ekonomisini benimsemeleri ve küçük yaşlardaki nüfusa  yatırım yapmaları etkili olmuştur çünkü bu sayede güney kore son 20 yılda inanılmaz şekilde güçlendi ve uzak doğunun önemli ekonomi merkezlerinden biri haline geldi. Akrabaları olan kuzeyliler ile aralarında asla kapanmayacak bir fark oluştu. Ekonomik anlamda rahata eren Koreliler artık farklı zevklere yönelmeye başladılar ve sinema da bundan nasibini aldı. Hiç filmlere ilgisi olmayan insanların bile izlediği old boy, ki gerçekten enfes bir filmdi, Korelilerin ne kadar iyi film yapabileceklerinin ufak bir göstergesi.


Bunlardan başka “Spring, Summer, Autumn, Winter... and Spring”, “The Chaser”, “Ajussi” ile “The Warrior” da güzel kore filmlerinden. “Memories of murder” filmini ise bir çok açıdan ön plana atan faktörler var. Bunların başında filmin bizim gibi holivud kültürüne alışkın insanların idrak edemeyeceği bir akışa sahip olması geliyor. Sonu belli olan ya da bir şekilde özümseyebileceğimiz şekilde biten filmlere alıştık, alıştırıldık. Bu güzel kore filmi sayesinde içinde bulunduğumuz anlamsız film izleme alışkanlığından kurtulabiliriz. Mesele sadece bir cinayeti hıphızlı çözüp akıcı konuşmayla yanındaki bayanları etkilemek değil. Daha doğrusu bunlar gerçek hayat değil. En basit örneğiyle “the mentalist”ten ciddi şekilde nefret ediyorum. Hem biz insanları salak gibi oyalayıp “red john” mamasıyla yıllardır avutuyorlar hem de jane karakteri şipşak olayları çözüyor, kendisi çok zekidir hem de çok. Buna benzeyen bir sürü örnek var. CSI serilerini de çok küstah buluyorum. Amerikan kültüründe yakışıklı ya da karizmatik dedektif/danışman hemen olayları çözüyor bizler de ekrandan izliyoruz ve manipüle ediliyoruz.


Sadece bu da değil. Aynı zevklere ve esprilere sahip olduk Amerikalılar ile. Şöyle ki conan obrian şovu izlediğimde ciddi şekilde gülebiliyorum belki de bende biraz Amerikalılık var bilemeyeceğim ama adamların esprilerine gülebiliyorum ya da sit-comlarına. Pek çok Türk’ün de aynı durumda olduğunu söyleyebilirim. Bir Japon şovunu izlediğimde ise hiç güleceğime ihtimal vermem. Amerika kökenli yarışmaların ve dizilerin ülkemizde tuttuğu bir gerçek. Bu holivud kültürü bizlere gerçeği göstermiyor. Diziler ve filmlere daha doğrusu tv'ye göre dünya (kamera) hep zengin ve güzelin etrafında dönüyor. Adam sokağa çıkıyor girdiği ilk dükkanda etrafındaki onca kız (ve hepsi de güzel) adama aşık oluyor ama adam kararsız, önümüzdeki 4-5 sezon ya da 40-50 dakika neler olacağı belli değil. Bu durum beni çok geriyor. Ulan amına koyuyum biz de sokağa iniyoruz karşılaştığımız rezillikler diz boyu, bırakın kızların ilgisini görmeyi insan muamelesi görmediğimiz pek çok sahneyle karşılaşıyoruz. Adamlar (holivud karakterleri) bir eve yığılmışlar yedikleri önünde yemedikleri arkalarında, hayatta hiç fatura ödememişler, ellerinde kitap hiç gözükmez ama hepsi de psikolojik bunalımda, hepsi de düzensiz seks hayatlarını toparlamanın derdinde, herkes de birbirine aşık ve entrika çevirme niyetinde felan. Akşamları hiçbirini uyku tutmuyor, sizin ejdadınızı eveliyatınızı sikerim amına koduğumun bebeleri. Bugün berber kulak içi kıllarımı kolonyadan tutuşturduğu büyüğümsü ateş parçasıyla yakarken kulağıma çok acayip duygular yaşattı, ben bu hissi neden tv'de göremiyorum ya da sokakta yürürken ben boylarda bir adam bir şey söyleyebilir miyim dedikten sonra niye memleketine gitmek için para istiyor, bende bir cenabetlik felan mı var?


Niye hep acılarla karşılaşıyoruz, bu filmlerdeki tatlı dünya neden yok? Lokantada yemek yerken neden bir kızın gelip “sürekli aynı yerde yemek yiyoruz, ne zamandır takip ediyorum seni, akşam köpeklerimizi yürüttükten sonra sevişelim mi?” teklifi yerine tipsiz ve bıyıkları çirkin bir dayının geğirtisini duyuyorum? Arada sırada göz göze geliyoruz ve yemek iştahım kaçıyor. İşte Amerikan rüyası bu, adı üstünde rüya her zaman gerçekleri göstermez. Kamera hep güzel veya zenginin etrafında dönüyor ve ezbere hayatlar akıp gidiyor, peki biz ne olacağız? İşte tüm bu çelişkili ve üzüntülü durumuza sebep olan Amerikan tipi eğlence sektörüdür. O yüzden farklı bir formattan bir şeyler izlemek bana acayip haz veriyor. Filmin sonunda bir duygu boşalması yaşamanız gerekirken (nefret/komedi/rahatlama gibi) hiçbir sikim yaşayamıyorsunuz, aynı hayat gibi. Tüm karizmanızla sokakta yürürken iki tane yavşak ilkokul bebesi koşarlar ve yanlışlıkla sizin taşak ve böğürlerinize doğru toslarlar, sizin de tüm ihtişamız yerle bir olur, ağrıyan taşak da cabası. Halbusem karşıdan gelen kız ile ilk önce çarpışmamız sonra yere düşen eşyalarımızı büyük bir yardım ve tatlı bakışmalar eşliğinde toplamamız akşam da sevişmemiz gerekirdi. Holivud senin ananı bacını sikeyim.


Gerçeklik izleri taşıyan bu filmi özel kılan başka sebepler de var. Yönetmen asla zeki olmaya çalışmıyor, birisinin bakışından cümlelerinden yalan söylediği anlaşılamıyor ki bu çıkarım yapma sanatı (science of deduction) adıyla çokça holivudda göze batıyor. En çok hoşuma giden detayı da bu idi. Öyle bir adamın duruşundan bakışından neci olduğu anlaşılamaz, anlaşılamamalı da. Zaten filmde bu husus güzel bir göndermeyle işleniyor. Başroldeki iyi niyetli ama az zeki polis en başta insanların bakışından her şeyi çıkarabildiğini söylüyor sonra kırmızı donlu adamı yakaladığında aslında o yeteneğine gerçeklere iyi çökmekle ulaşabildiğini gördük, filmin sonlarında da olmayan bu yeteneğinin hiçbir işe yaramadığı bir 5 dakika boyunca işlendi ve önemli vurgular yapıldı. İşe yaramamalı da zaten, bir ukala adam benim konuşmalarından negatif elektrik aldı diye ben katil olmamalıyım. Holivudda en nefret ettiğim işlerden biri bu; adam geliyor tüm karizmasıyla katilin katil olduğunu ispatlıyor üstüne katilin zekasını küçük düşürüyor ardından da espriler havada içkiler, parti ve akşam seks. Böyle bir dünya yok. Gelsinler benim her gün gördüğüm insanların iyi mi kötü mü doğru mu yalancı mı olduğunu söylesinler. İşte Korelilerin yaptığı bu filmde hakikaten gerçek bir cinayet soruşturmasındaymışım gibi hissettim kendimi.


Şişman polisin suçlu olmayanları bir şekilde suçlu çıkarmak için girişimleri çok güzeldi. Hatta suçlamak istediği delimsi çocuğun ayakkabısını olay mahalline götürüp iz yapmasını inanılmaz beğendim. Tam bir Türk polisi edasında olayı 10 dakikada kapatma çabasında. Ama işin içinde seri katil olduğu için bu polisimiz ve psikopat ortağı çoğu kez sıçıyorlar ve her defasında başka adamların günahlarını alıyorlar. Şişman polisin ben kötüyü bir bakışta anlarım demesine rağmen her defasında suçsuz insanlar kötü muamele görüyor. Ben de o zaman adamın tipine bakaraktan sapık olup olmadığını söyleyeyim size peki ama hadi ben yanılıyorsam ve o adamın tüm sosyal hayatı gitmişse ne olacak? İşte holivud bunun açıklamasını hiçbir zaman yapamıyor. Dediğim olayın aynısı yıllar önce ülkemizde yaşandı, çocuk istismarcısı suçlamasına maruz kalan masum bir adam (ümraniye sapığına aşırı derece benziyormuş) sokakta neler çektiğini canlı yayında anlatmıştı, adamın tipinden emin olun sapık olduğu anlaşılıyor, hem de acayip gariban ama adam suçsuz amına koyuyum, ne yapalım yani tipi kayık diye adamı mı asalım? İşte bu gerçekliktir hem de tv'de göremeyeceğimiz bir gerçeklik. Öyle bir bölümde seri katil felan yakalanamaz, iddia ediyorum sağlam bir seri katil Türkiye'de siksen yakalanamaz. Arka sokaklar bile yakalayamaz. Koreli yönetmenin de vermek istediği mesajlardan biri bu: “bazen olmuyor işte”. Evet tüm polis teşkilatı ve imkanlar yanınızda da olsa katiller yakalanamayabiliyorlar. Holivuda göre bazen bu katiller akıllı dedektifle oynamak istiyorlar sonra çok gizli bir mesaj bırakıyorlar ve bunu sadece dedektifimiz buluyor, ipucunun olduğu yere vardığındanda da (ki tam zamanında olur bu iş) başka bir ipucu onu bekler. Peki ilk ipucunu bulamasalar ne olacak, işte bu hiç yaşanmaz ve holivud bunu bize asla göstermez.


"Öyle çok zeki zannetmeyin kendinizi katiller sizden akıllıdır veya olmasalar bile bulamayabilirsiniz, siz sadece yaptığınız işi güzel yapın" diyor Koreli yönetmen ve filmin her yerinde bu mesaj adeta buram buram kokuyor. Bazen hayatta sonucunu veya sebebini merak ettiğimiz olaylar olur da bir ömür boyu cevabı bulamayız ve o hep aklımızdadır ya, işte filmde de bu duygular hakim, aynı gerçek dünyadaki gibi. Filmde başka neler güzeldi derseniz, şişman polisin psikopat arkadaşını çok beğendim. Durmadan insanlara uçan tekme atması ki hiç adam dövecek cüssesi yok, beni çok şaşırttı. İlk uçan tekmesinde acayip şaşırmıştım ki siz de aynı duyguyu yaşayacaksınız. İz bırakmaması için şüphelileri döverken sağ ayağına bez takması ve sürekli onlara tekme tokat dalması filmin sonunda da aynı ayağına aldığı takdiri ilahi cezası filme daha güzel havalar katmış. Şişman polisin de tüm beceriksizliğine rağmen başarılı bir polis olarak tanınması ve bu durum yüzünden teşkilatın sıçması da güzel vurgulardan, polislerimiz öyle sizlerin alıştığı gibi karizmatik felan da değiller. Yani filmde karizmatik kimse yok, herkes benim sokakta gördüğüm insanlar ve benim gibi sıradan ve basit.


Bunlardan başka gerilim yüklü bu filmde komik diyebileceğimiz pek çok sahne de var. En beğendiğim ise katili yakalamak için büyü yaptıran bu önsezileri yüksek şişman polis, büyü esnasında seul şehrinden olayı araştırmak için gelen polisin olay yerine gelmesiyle psikopat arkadaşı ile çalılıklara saklanır ve onu kıskanaraktan şunları söyler: “ne bok yiyor öyle, bize bilimsel şeyler lazım”. Bundan sonraki kovalamaca sahnesi de gerçekten güzel bir aksiyondu. Filmin sonunu anlatmak veya yorumlamak mümkün değil kendiniz izlemelisiniz. Alışmış olduğunuz sahte holivud hikayelerinden sıkılıp gerçek bir konuyu izlemek isterseniz biraz da kore kültürüne sabredebilirseniz güzel bir filmin sizi beklediğini söyleyebililim. Ayrıca önceden yazmış olduğum “Hollywood operasyonları” yazımı okumanızı da tavsiye ederim. Filmin sonunda ise hepiniz şunu alacaksınız.





Memories of Murder / Salinui Chueok film eleştirisi

14 Ekim 2012 Pazar

Papillon







“Papillon” filmini Franklin J. Schaffner yönetmiş. Filmin esin kaynağı ise Henri Charrière’nin yazdığı papillon isimli roman, dediklerine göre de film ve kitap gerçek bir hayat hikayesini anlatmaktadır ama buna inanmak hiç de kolay değil çünkü papillon ve arkadaşlarının başına gelenleri başka bir hikaye veya filmde göremeyebilirsiniz. Schaffner ustanın film çekme tarzını da düşünürsek, yani gerilim atmosferli bir normal akış olarak kabaca özetleyebileceğimiz bu tarz sayesinde hapishane ortamı  inandırıcı olabilmiş diğer türlü ya becerilemezdi ya da çok sıkıcı bir yapıt olurdu. Filmde kubrick’in “2001: bir uzay yolu” ve coppala’nın “apocalypse now” şaheserlerindeki belirsizlik atmosferi hakim ve buna ciddi şekilde korkutmayan gerilim de ekleniyor. Bu hafif gerilimi ziraat bankasında sıranıza 20 kişi kalmışken ön taraflara doğru ilerleyip yaşlılara, elinizdeki bir adet sıra fişine, yaşlıların elindeki en az iki adet sıra fişine ve numara tabelasına bakarkenki ruh haline benzetiyorum.


Schaffner’ın filmlerini çok beğeniyorum, daha önce “a man for all seasons” film eleştirisinde listesini verdiğim benim en iyi 15 yönetmenimden biri olan schaffner’in filmleri kesinlikle sıkıcı olmadan ilerleyebiliyor ve dediğim gibi nasıl beceriyorsa film boyunca çok tatlı bir gerilim hakim, müziklerin seçimi ve vurguları da bir o kadar etkili. Kendisinin daha önceden “patton” ve “the boys from brazil” filmlerine değinmiştik, böylelikle ustanın toplamda üç filmine değinmiş olduk. İleride bir başka filmine daha değinebiliriz. Filmimizin başrollerinde ise usta oyuncular Steve McQueen ve Dustin Hoffman yer alıyor. Dustin hoffman çok başarılı bir oyuncu, yedi defa oskara aday olup ikisini kazanmış ama nedense ben bir türlü ısınamadım kendisine. Benim en iyi 10 oyuncu listemde yok. Eski filmleri çok güzel ama 90 sonrasındaki hali biraz itici geliyor zaten holivudda da kaprisli olmasından dolayı pek sevilmeyen bir oyuncudur kendisi neyse.


Filmimizde papillon (Fransızca da kelebek anlamına geliyor) isimli mahkumun Fransız guyanasında başından geçenler anlatılmaktadır. Fransız guyanası, Brezilya'nın üstünde göt kadar bir yerdir ve Fransa’ya aittir. Papillon ve esir arkadaşları güzel manzaralı guyanaya gitmektedirler ama aldıkları cezanın büyüklüğü onları ümitsiz bir duruma sokmaktadır çünkü bir hükümlünün cezası bitse bile guyanada yaşamak zorunda kalacaktır. En sıkıntılı suçlular oraya gönderiliyor ve bir daha da asla Fransa’ya alınmıyorlar. Papillon, bu cezanın bilincindedir ve gittiği ilk günden beri kaçmanın planlarını yapmıştır. Bu serüvenindeki en yakın dostu da hoffman’ın canlandırdığı dega karakteri olacaktır. Dega ile arkadaş olmak isteyen papillon’un asıl amacı ise dega’nın paralarıdır. Dega tüm ülkeyi kazıklayan bir finansçıdır ve gerek mahkumlar gerekse de gardiyan ve askerler dega’yı sevmezler.


Papillon, dega’ya koruma sağlayacak karşılığında da dega ona para verecektir. Peki bu para nerden geliyor derseniz, götten geliyor. Hapishaneye düşmeden evvel ince bir çubuk ya da plastik şeyin içine para sıkıştırılıyor ve o da anüse sokuluyor, filmde gördüğümüz kadarıyla bu götlerinde taşıdıkları şeyler onların bir organları gibi olmuştur. Diğer başka hapishane filmlerinde de bu götte mal taşımadan dolayı iltihap kapma olaylarına sıkça değinildiğini hatırlıyoruz hatta "pulp fiction" da bu göte yerleştirilen yadigar saatin hikayesini de unutmamak lazım, çok komik sahneydi.


Götlerindeki azıcık parayla biraz ayrıcalık yakalayabilen bu ikili mutlaka kaçmalıdır ama o kadar da kolay  değil. Başlarına o kadar çok şey geliyor ki inanın bu hikayenin gerçek olmaması lazım diyoruz. Böyle bir atmosferin olabilmesi hala beni düşündürüyor. Belli bir zamandan sonra ikilinin aralarında başlayan arkadaşlık ömürlük bir hal alıyor ve filmi üst sınıf yapıtların içine atan önemli detaylardan biri de bu; film gelmiş geçmiş en iyi arkadaşlık ve dostluk filmlerinden biridir. “Scarecrow” filmindeki bencil karakterin samimi arkadaşlığı bizleri nasıl etkilemişse papillon’un hücre hapsinde, ki orada ilk etapta 6 ay boyunca çok kötü şartlarda kalacaktır, arkadaşını satmaması da aynı etkiyi yapacaktır.


Satma dediğimiz olay da şu; dega, papillon’a her gün hindistan cevizi gönderir ve bunu da su kabının içine saklayarak yapar bu sayede arkadaşı hücre hapsindeyken güç depolayacaktır ama Fransız askerleri bu durumu öğrenir ve işler papillon için çok daha kötü olur. Yardımı kim yaptı sorusuna cevap vermeyen papillon tam altı ay boyunca karanlık ve eksik yemek menülü bir ortamda kalmıştır. Çoğu zaman da böcük yer ve delirme eşiğine de çok yaklaşmıştır. Bu süreçte arkadaşını satmaması çok güzel bir anlatım olmuştu. Şu an bir film yapılsa herhangi iki kişinin fedakarlığının beni etkiyebileceğini zannetmiyorum. Ama papillon’un hücre hapsinden etkilenmemek mümkün değil.


Hapishane filminden bahsediyoruz ama çoğu insan bu filmi bilmez veya izlememiştir. Hapishane filmi deyince herkesin aklına esaretin bedeli (The Shawshank Redemption) gelir. Bazen duyuyorum sağdan soldan bir anlatıyorlar hiç sormayın. Ama insanların bu esaretin bedeli filmini beğenmelerinde asıl sebep, filmin imdb de bir numarada yer alıyor olması yatıyor ya da sağdan soldan duyulan cılız yorumlar, bu filmi hiç izlememiş olsa bile övecek yüzlerce insan olduğunu düşünüyorum. Bu listeyi de anlamak çok zor, esaretin bedeli güzel filmdir ama kesinlikle imdb de ilk sırada olmayı hak etmiyor. En iyi hapishane filmi olması da muhtemel değil çünkü en iyisi papillon dur. Gerçek hikaye diyorsanız papillon da gerçektir ve papillon'un başından geçenler daha idraki zor sahnelerdir. Esaretin bedelindeki en büyük zorluk kanalizasyon çukurundan saatlerce geçmektir ama bu zorluk papillon’un başından geçenlerin yanında hiçbir şeydir. Papillon'un karşılaştığı psikolojik saldırılara ve ilk 10 yılda başından geçen talihsiz olaylara Andy Dufresne'nin 1 hafta dayanabileceğini zannetmiyorum. Bu böcük yediği hücrede papillon bir 6 sene daha kalacaktır ki bunlarla da sınırlı kalmıyor. Azim ve ümit duygularının yoğunluğu ve anlatımı diyorsanız papillon yine ağır basacaktır. Ya adam bir şekilde kurtuluyor ama en sonunda artık papillon’a gitme olum yaşa gitsin diyoruz. En son sahnelerde nerelerden ve nasıl kaçtığını tarif etmenin mümkünü yok izlemeniz lazım.


Oyuncu kalitesi açısından bakacak olursanız da zaten papillon bir iki adım daha öndedir. Hangi konuyu değerlendirirsek değerlendirelim papillon, gelmiş geçmiş en iyi hapishane filmidir. Esaretin bedeli de hem imdb de gereksiz bir şişirme puanı almış hem de papillondan daha kötü bir filmdir neyse. Çok az filmde olduğunuz duruma şükür edersiniz. Mesela, titanic’in sonunda sıcaklığa sahip olmak bir battaniyenin içinde kıvrılmak çok acayip tat verebilir. Pianist’te filmi sonlara doğru durdurun gidin mutfağa bir şey yiyip içmeye utanırsınız o derece tatlı gelir besinler gözünüze. Bu filmde ise yemin ediyorum özgürlüğün tadını yaşıyorum. Filmi durdurun bir bakkala gidin yani kimseye sormadan gidebilmeyi yaşayın başka da bir şey demiyorum. İnsan olabilmenin tadını yaşıyorsunuz. Amına koduğumun sömürgeci kalleş Fransızları suçlu da olsa insanların insanlıklarını ellerinden alıyor. Bu bahsettiğimiz deniz aşırı bölgede hapis bittikten sonra orada köylü olmak gerekiyor ki delirmeyen görülmemiş. Dega’nın filmin sonlarındaki haline içiniz cız etmeli. İnsan olmanın farkını ve güzelliğini, özgürlüğü başka bir film bu denli yoğun bir duygu bombardımanıyla anlatamazdı. Ve başrolde bayan olmamasına bir aşk hikayesi yaşanmamasına rağmen. Ayrıca öyle duygu sömürüsü felan yapıldığı da yok.


Arkadaşlığın, fedakarlığın, fakirin ekmeği umudun, hapishane ortamının, güzel oyunculukların ve yönetmenliğin belirgin bir şekilde gözüktüğü arşivimde yer alıp en iyi 20 film listemde olan bu filmi mutlaka izlemelisiniz…




Papillon film eleştirisi

7 Ekim 2012 Pazar

Arrested Development









“Arrested Development” dizisini Mitchell Hurwitz yönetmiş. Dizinin anlatıcısı (narrator) ünlü yönetmenlerden Ron Howard’dır. Barşrollerde de Amerikan'ın en yaratıcı komedyenlerinden David Cross, Will Arnett, Jeffrey Tambor ve Jason Bateman yer alıyor.  Bu diziye değiniyorum çünkü kendisi en sevdiğim komedi dizisidir. Amerika ve ülkemizdeki tüm komedi dizilerini göz önüne aldığımızda bana göre en kalifiyeli senaryoya, oyunculuğa ve akışa sahip dizi bu dizidir. Hiçbir diziye veya filme bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. (eski yerli komedi filmlerinden bazıları hariç) Ama total izleyici kurbanı olma meselesi sadece ülkemizde olan bir hadise değil. Bu güzel dizi de 3. sezonun ortasındayken reyting kurbanı oldu ve birkaç bölüm daha yayınlandıktan sonra kaldırıldı.

 
Burada çok önemli bir husus yatıyor; izleyicilerin seçimleri ne kadar doğrudur ve reytingler doğru bir şekilde ölçülebiliyor mu? İşte bu iki sorunun muğlaklığı tv sahiplerinin çoğu zaman yanlış ve saçma kararlar almalarına sebebiyet veriyor. Arrested development, belli ki Amerikan halkının zekasının üstünde bir anlatışa ve espri yaklaşımına sahipti, insanlar gerek ülkemizde olsun gerekse de başka yerlerde çok zeki yapıtları istemiyorlar. Belki bunda da haklıdırlar, işten eve geldiklerinde veya dinlenmek için tv açtıklarında çoğunlukla sonu belli olan ya da tanıdık hikayeler görmek isterler. 4-5 sezon yayınlanan sıradan aşk dizilerinde başrol oyuncularının sevişmesi için tam 1500 gün bekleyen teyzelerimiz var ve reytingi de bu kadınlar belirliyorlar. Uzun cümleler, göndermeler ve bazı üstü kapalı mesajları dünya genelindeki çoğu izleyici sevmiyor belki de kafa yorduğu için istemiyor. Peki ama bu zeki kitlenin varlığı azınlık kesimin neden canını sıkmak zorunda?


Ülkemizde baştan sona izlediğim tek dizi vardı o da tahmin edeceğiniz üzere erkenden yayından kaldırıldı. "Üsküdar’a giderken" adlı diziyi çok beğenmiştim, tamam dedim aradığım bu. Hep gavurların sit-comlarını izliyoruz biraz da kendi komikliklerimizi, muzipliklerimizi, maceralarımızı izleyelim demiştim ki güzelim dizi yayından kaldırıldı. Şimdilerde hemen hemen aynı ekip başka bir dizide beraber çalışıyor; işler güçler. Selçuk aydemir bu sefer izleyiciyi mutlu etmenin yolunu bulmuşa benziyor. Araya tipik, bilindik, ucuz sahneler de ekleyerek bir yarım saatlik bölüm de kendi nirvanasını zorluyor ve tutturdu da. Arrested development ise o kadar yüksek bir çıtadan başlamıştı ki salak Amerikan halkı diziyi anlayamadı. Derken zamanla dizi kıymete bindi ve yakında yoğun istek üzerine dizi 4. sezondan devam edecek ayrıca bir de filmden bahsediliyor. Hepsi önümüzdeki iki yıl içinde olacak gibi.


Amerikan halkı salak olabilir ama en azından dilekçe vermeyi biliyor. "How I met your mother" (ananla nasıl tanıştım) ile gülen üniversite gençliği, hepinize acıyorum. O kadar sıradan ve ezbercisiniz ki gördüğüm yerde cümlelerimle sizleri ezesim var. Birde okan ve beyazın programları bi de Abbas güçlü ile Türkiye nin geleceği derken entelektüel olunmuş oluyor. Bir kere üniversite öğrencisinin farkını izlediği talk showlar belirlemez. Ben hiç birini baştan sona izlemedim, gerek de yoktu. Üniversiteye gitmiş olmanın en önemli göstergeleri sosyal olmak, yeni kültür ve lisan öğrenmek, beynini çalıştırmayı denemek ve en önemlisi kitap okumaktır. Türkiye de bir sürü üniversite dolayısıyla bir sürü öğrenci var ama gazetelerimiz, sinemamız ve dizilerimiz hiç de okur yazar,kültürlü kesime hitap etmiyor. Gerçi hakkını vermek lazım biraz biraz toparladı dizilerimiz ama potansiyelin çok altındayız. Leyla ile mecnun dizisi buna en güzel örnek olacaktır. Üniversite mezunu veya öğrencisi olmadan bu diziden bir insanın tad alamayacağını düşünüyorum. Ne zamanki böyle diziler ve eserler artacak işte o zaman bu ülkede bir şeyler yolunda gidiyordur diyebileceğim.


Üniversiteye değiniyorum çünkü bu insanlar belirlemeli izlediğimiz, okuduğumuz veya içinde bulunduğumuz her şeyi. Çünkü bu insanlar düşünen, eleştiren ve kolay ikna olamayan insanlar olmalı, ama daha var. Görünen o ki o hep özenilen amerikanın bile hala zamana ihtiyacı var neyse ülke ve kültür meseleleri hiç bitmeyecek gibi. Bitmeyecek ama konuşmak lazım, özellikle dizilerin süreleri. Reklamla beraber 4-5 saat süren dizilerimiz var ve bu diziler her hafta yayınlanıyor. İnsan bunca senaryo ve olay akışı nasıl oluyor diye merak ediyor ve tabii ki cevap belli; olaylar ve karakterler sıradan, şöyle ki başroldeki insanları kapatıyorlar bir odaya hadi siz konuşun diye. Bu insanlar konuşurken çok ciddiler, hiç biri cümle hatası yapmadan konuşuyor ve normal insan izleri yok. Başroldeki erkeklere  tüm mahallenin kızları aşık ve hep zengin ile güçlünün hikayesi anlatılıyor ve amına koduğumun bu dizilerinde olaylar akmıyor, adamlar kahvaltı yapıyorlar yarım saat ve bizde izliyoruz. İşte izlememek lazım ama daha 50 senemiz var. Komedi dizilerimize gelince canı sıkılan sit-com yapıyor. Nedir bu sit-com? “Situation comedy” yani durum komedisidir. Belli birkaç mekanda belli kişiler en fazla yarım saatlik bir süre zarfında hızlı hızlı espriler ve göndermeler eşliğinde bir şeyler anlatmaya çalışırlar.


Peki ülkemizdeki sit-comlar nasıl? En kısası reklamla beraber 2,5 saat. Amına koyacam şimdi ama olmayacak. Olmaz, olamaz bu kadar uzun sit-com olmaz. Başrol oyuncusuna veriyorlar inisiyatifi konuş babam konuş. Espriyi biz konuşma şeklinden ve tavırlarından alıyoruz. Halbuki asıl espri hızlı laf sokmalarda ve göndermelerde aranmalı. Hep göndermeden bahsediyoruz ama nedir bu gönderme der gibisiniz. Gönderme, dizi oyuncularının rolleri icabı anlattıkları olay ve durumda aslında başka bir hikaye ve olaya çağrışımda bulunma istekleridir. Örneğin bir komedi dizisinde beş-altı tane adam ani bir kararla bir mekandan çıktıklarında üzerlerinde siyah takım elbiseler ve arka fonda da hareketli bir müzik var ise gönderme yapılan yer reservoir dogs filmidir. Tabi gönderme yapan kadar alanın da yeri önemlidir. Bu gönderme film olur, gerçek hayattan olay olur bazen de oyuncuların eski deneyimleri ile gerçek hayatlarından kesitler olur. İşte bu gönderme denilen şeyin en fazla ve güzel olarak yapıldığı yer arrested development’tir. Ben daha önce bu kadar güzel ve fazlasını görmemiştim. Her sahnede bir şeyler saklı ve az olan dizi süresi çok ama çok dolu ve yoğun olarak geçiyor.


Gönderme meselesindeki asıl olay ise şudur; gönderme yapılan kesimin belli kültür seviyesinde olmasıdır. Kimse yanlış anlamasın ama şuan 40-50 yaş ve üstü olanların anlayabileceği bir gönderme türü yok. Türkiye'de bu işin adı absürd komediye çıkıyor zaten öyle de olmak zorunda. İnsanlar anlamıyorlar ve anlaşılmayan şey de absürd yani tuhaf oluyor. Tabi burada absürdlüğün dozajını arttıran da halkını çok iyi tanıyan senaristler. Bütün bunların üstüne oyuncularımızın çok sıradan olmaları da eklenince cılız bir tv hayatı ortaya çıkıyor. Akasya durağı ve arka sokaklar dizileri zeka altı diziler. Bu dizileri kendi oyuncuları dahi izlemezler. Aksiyon ve komedinin bu kadar kötü olduğu başka bir yapıt olamaz ama bu diziler sağlam reyting alıyor sebebi ise halkımızın ciddi şekilde mal olmasıdır. Bir üniversite öğrencisinin bu dizileri izlememesi lazım gerçi şunlar da üniversite öğrencisi ama. Bu otobüsteki adamlar kusura bakmasın da boşuna okuyorlar. Muşta üniversite mi olur lan.


Güzelim dizimiz arrested development’ı anlayabilmeniz için az buz yabancı dizi ve film kültürüne biraz da Amerikan yaşamına aşina olmanız lazım. Arada anlayamadığınız espriler olabilir. Bir de bu dizide çok sağlam kelime oyunları içeren espri olduğundan altyazıyı çok iyi yerden seçmelisiniz. Bir kere bu dizi tv de felan izlenmez. Birkaç tane güzel yabancı dizi yayını yapan site var oralardan izlemenizi tavsiye ederim. Peki bu dizi neyi anlatıyor derseniz, bluth ailesinin başından geçenleri anlatan bu dizimizde bluth ailesinin tüm fertleri alık ve saftiriktir, bir kaçı ise kolpadır. Baba bluth tam bir dolandırıcı olup aileyi ve şirketi iflasa sürüklemişken, karısı ve kızı ise işe yaramadan sürekli alışveriş yapan fettan tipli kadınlardır. Ailenin en akıllısı  ama aslında gizli bir saf olan Michael ise ailesini iflastan sonra bir arada tutmaya ve kurtarmaya çalışmaktadır. Michael’in iki erkek kardeşi de evlere şenliktir. Birisi hala annesiyle kalmaktadır bir diğeri de işe yaramaz bir sihirbazdır ve kendi kurduğu “hilesini halka gösterenin atılacağı cemiyet”ten atılmıştır.


Michael’in oğlu ile yeğeni de çok sevimli ve saftiriklerdir. Asıl bomba karakterim ise tobias fünke olup kendisi bluth ailesinin damadıdır. Tobias işe yaramaz bir doktor olup zamanında sertifikası elinden alınmış işsiz gezmeyi kendine şiar edinmiş gay olup olmamak arasında gidip gelen çok sevimli bir abimizdir. Onu her gördüğünüz sahnede güleceksiniz. Zaten o karaktere gülmüyorsanız diziyi bırakın. Arka sokaklar her pazartesi saat sekizde yayınlanırken, Rasim ozan Kütahyalı ve Ahmet çakarlı (bonus ümit ozat) derin futbol her pazartesi gece on bir de yayınlanıyor. Pazartesi tam bir eğlence ve heyecan şöleni sizleri bekliyor.


Tobias fünke bir gün iş aramak için evden erken ayrılır ve evdekilere bir not bırakır. Notun üstünde “işe gittim” yazılıdır. Notun altında ise t.(tobias) yazar. Evdekiler t'yi yanlış anlayabilir diye parantez içi not düşecek kadar da düşünceli bir abimizdir. Bu sahneye kaç dakka güldüğümü hatırlamıyorum. Tobias fünkenin o kadar zekice hazırlanmış sahneleri var ki saymakla bitmeyecek kendiniz izlemeli ve keşfetmelisiniz. Analrapist lakabını da unutmamak lazım. Ailenin işe yaramaz avukatını da unutmamak gerekiyor. Ara ara karşımıza çıkan bu karakter de inanılmaz komik ve bir sürü göndermenin ve hızlı esprinin de tam ortalarında yer alıyor. Gönderme demişken işte size avukatımızla ilgili güzel bir gönderme. Gönderme yapılan yer ise aynı oyuncunun yıllar önceki bir sahnesi. Bu sahneyi bilmeden çok sıradan gelen görüntü bilenler için çok keyifli bir hal alıyor. Sanki bulmaca çözüyormuşuzsunuz gibi inanılmaz zevk alacağınız yüzlerce sahne var. Ayrıca dizimizi özel kılan bir diğer özellik de sahne geçişlerinde ve esprilerde gülme efekti kullanmamaları ki sadece bunun için bile izlemelisiniz. Bir de dizimiz inanılmaz hızlı ilerlemektedir. O kameramanın neler çektiğini gidip kendisine sorun. 25 dakikada en fazla ne anlatılabilir derseniz bu diziyi izleyin derim. Aynı diziyi bizimkiler yapsa bu aile yemek masasından yarım saatten önce kalkmaz, doğruya doğru.


Diziyle ilgili bir diğer güzel göndermeye daha değinmeliyim. Michaelin abisi gob, bir gün kardeşi michael’e ve onun bisikletine sinirlenir ve ona bir ders vermek ister. Bir gece Michael yatağından uyanır ve elleri siyah yağlarla beraber yorganın içinde parçalanmış bisiklet bulunur. Burada gönderme yapılan yeri de anladınız siz. İzleyince çok daha güzel gelecek bu sahne emin olun. Favori bölümlerimden birine de değineyim; hermano kelimesinin İspanyolca da erkek kardeş olduğunun bluth'lar tarafından bilinmediği bölümde  salaklık bu kadar güzel oynanabilirdi. İşte bizimkiler bunu beceremiyor, adam salak rolü oynuyor ama sevimli değil ve roller çok yapmacık. Dizi yayından kaldırılma kararı alındığında ekip son iki üç bölümü o kadar rahat ve kanallara laf sokaraktan yapar ki izlemeye değer. Buraları da anlatmanın mümkünü yok izlemeniz lazım. Diyelim ki diziyi hiz sevmedin ne olacak 25 dakika hemence geçiverir. Çok bir şey kaybetmezsiniz yani. Dizideki bir diğer ama başarılı olan avukata ve ismine de değinelim. Avukatın ismi: bob loblaw. Bir de hukukçular için bir bloğu var onun da adı: bob loblaw’s law blog. Bu bile izlemeniz için yeter piçler. Dizinin keyfini çıkarın ve komedi neymiş görün. Yakında çok sevdiğim favori filmlerden biri ile karşınızdayız…



Arrested Development dizi eleştirisi