30 Eylül 2012 Pazar

The Book of Eli





“The Book of Eli” filmini Hughes kardeşler yönetmişler. Filmimizin başrollerinde ise Gary Oldman, Denzel Washington ve Mila Kunis yer alıyor. Benim çok sevdiğim iki aktörü barındıran bu filmi izlemesem olmayacaktı. Film distopik bir atmosferdeki kişisel mücadeleleri, azmin zaferini, bilginin asıl güç olduğunu ve bir şeylere inanmanın gerekliliğini ön plana atıyor. Filme göre insanoğlu yapmaması gereken son savaşı yapmıştır ve ardından medeniyet çökmüş, insanlar iptidai yani eski çağlara özgü ilkelimsi yaşamlarına dönmüşlerdir. Yine motorlu taşıtlar felan görülüyor ama ilkellik dediğimiz insanların kültürden ve medeniyetten uzak bırakılmalarıdır. Kitap, televizyon, sinema ve kütüphane gibi kavramları savaştan sonraki nesil bilememektedir. Savaş öncesi zamanda yaşamış çok az insan, gerçek dünyayı yaşanılan bunaltıcı atmosferden ayırt edebilecek seviyededir. Bu eski insanlardan biri de Denzel Washington'un canlandırdığı Eli karakteri. Eli, savaştan ve etkilerinden (atmosferin delinmesinden sonra ayyuka çıkan güneşin zararlı ışınlarından) kurtulmuştu ve bir gün gaipten bir ses ona gözükür, bilmem nereye git, orada bir kitap göreceksin, o kitabı batıya götür der. Eli de duyduğu bu sese inanır ve harekete geçer. Tahmin ettiğiniz üzere bu kitap incildir. Filme göre Kuran ve tevrat medeniyet kurtarıcılarının elindedir, ellerinde olmayan sadece incildir.


Filmdeki kötü karakter olan gary oldman'ın canlandırdığı Carnegie ise sürekli kitap okumakta ve serseri tayfasını kontrol etmektedir. Onun da derdi incili bulmak ve orada yazanlarla insanlara hükmetmek ve medeniyeti tekrar canlandırmaktır. Bu iki eski insanın yolları da haliyle kesişir ve olaylar cereyan eder. Eli karakteri kendince kutsal olan yolunda hiçbir taviz vermez, azizimsi bir havası vardır ama asla etrafındaki insanlara selamet getirmez. Çünkü gördüğü veya konuştuğu insanların neredeyse tamamı ölmüştür. Aslında bir bakıma yapmaması gerekenleri tüm insanlığı kurtarmak için sürekli yapmaktadır. Yediği kedi, sıçan etlerini söylemiyorum bile. Onun bu azmi ve fedakarlıkları ile inancını asla sorgulamadan hareket etmesi çok güzeldi.


İncilin bu kadar önemli olarak vurgulanmasında asıl sebep barındırdığı dini öğretiler mi yoksa insanların kutsal kitap düzeyinde cümleler kuramayacak olmaları mı derseniz, filme göre iyiler insanların düzene girmesini sağlayacak kurallar bütününü kurtarmak/taşımak ile uğraşırken kötüler de tüm insanlığı yönetecek hitabetin peşindedirler. Carnegie karakteri ise bence daha başarılı bir figür olabilmiş. İzlerken resmen bayıldım. Kötülüğü dahi yönetmek için cümlelerin gücünden yararlanmak istemesi ve bunu asla paylaşmayacak olması muhteşemce yansıtılmış. Eli için bilgi paylaşılmalıyken, Carnegie için bilgiye sahip olan kudretliydi ve asla paylaşılmamalıdır. Bu da zaten iyi ve kötü karakterlerinin ana doktrinlerini oluşturuyordu.


Carnegie karakterinin kitapsız da insanları yönetebilmesine rağmen bu arayışını tipik film havasına verebilirsiniz ama bence bilginin arayışı sudan ve hayattan bile daha önemli ki filmde de bu vurgulanıyor. Carnegie kesinlikle bir uyuşturucu karteli değildir. Zaten savaş öncesi zamanda da normal bir insandı ama savaş sonrası insanların kolay manipüle edilebilmesi ondaki şeytanı ortaya çıkartmıştır. Carnegie'nin bildiği acı gerçek ise şuydu; kocaman bir şehri yönetmek için hazır formüllere ihtiyacı vardı ve yapmasa bile o kuralların nerede olacağını biliyordu. İnsanlar yapmasalar bile bazı kuralların etraflarında olmalarını isterler. Örneğin Türk halkının din bilgisi tartışılır, olsa bile samimiyetsiz ve riyakar olarak görüyorum ama yanındaki, başındaki insanların dindar olmaları daha doğrusu o iddiada olmaları çok önem arz eder. Carnegie de bunu biliyordur. Binlerce yıllık insanoğlu tarihinde hep günah vardır ama bir insanın yazamayacağı şeyler de gereklidir.


Bu iyiliğin ve kötülüğün mücadelesi film boyunca devam eder. Kapışmanın ortasındaki bilgi ve bilgiye ulaşmanın ne kadar önemli olduğunu ve diğer insanlardan farklı sanatsal bakış ve yeteneğe sahip olmayı da son yaşanan bir olayla anlatabiliriz; yakınlarda büyük ozan, güzel insan Neşet Ertaş vefat etti. İleride Müslüm Gürses, Orhan Gencebay artık sen de kimi seviyorsan hepsi ölecek ve yerleri dolamayacak. Balzac öldüğünde çağdaşları onun yerinin dolamayacağını biliyorlardı, Bach da öldüğünde aynısı olmuştu. Neşet ertaş kimdir? Fakir bir Anadolu insanı ama özü, sözü birdir ve durumunu saza anlatabiliyordu. Bu devirde ise bir insanın ozan olma şansı sıfırdır. Kusura bakmayın ama twitter ile içli dışlı olan bir insan ozan olamaz. En basitinden ana dilini saçma sapan bir şekilde kullanır, ruhtan ve estetikten uzaktır. Ucube bir popüler kültür anlayışı olarak görüyorum. Medeniyet yavaş yavaş çöküyor ve buna yapacak hiçbir şeyimiz yok. Filmde eli’nin gitmeye çalıştığı batı da zaten medeniyeti, eski büyük insanların yapıtlarını tekrar ortaya koyarak getirmeyi hedefliyordu. Bir şekspir, şekspiri siktir et bir pop kralımız Tarkan bile aranacak bu ülkede.


Nihat gençle bir sohbetimde bana her cuma gününü kendine ayırdığını (şimdilerde farklı bir metoda geçmiş olabilir) ve notlarını güncellediğini, yazılar hazırladığını söylemişti. Bu, ilk duyan insan için kolay gelebilir ama inanılmaz zor bir disiplindir. En basitinden ben bile okuduğum kitaplardaki önemli yerleri yazıya geçiriyorum ve ne kadar zaman aldığını tahmin bile edemezsiniz. Yani şunu demeye çalışıyorum bu tarihten sonra bir insan nasıl güzel bir roman yazarı olur kafamı meşgul ediyor, dizilerin iddialı senaryolar üretmekte zorlandığını görüyoruz hepsi Orhan kemallere yani geçmişe koşuyor, bu olay dünyanın her yerinde var. Kültür ve medeniyet resmen tıkandı. Yeni dönem hiçbir film ilgimi çekemiyor desem yalan olmaz. Ya biz büyüyoruz ya da ne bileyim bir yerlerde sıkıntı var. Milyonların izlediği şovlara ve sanatçı bozuntularının eserlerine bakıyorum inanılmaz cılız. Çok güzelsin, dalağın harika çalışıyor, memelerin bıldır bıldır, seninle tatile gittik orada balık yedik, akşam otelde club vardı orda dans yaptık sonra yağmur yağdı, gök gürledi, çok korktuk, geldik seviştik uyuduk, saçın harika diye birkaç cümle yaz, iki tane mankeni oynat al sana sanat parçası ve insanlar bunlar için çıldırıyor. Ben size bir müslüm baba parçasını vereyim de sanat neymiş görün, yani bunları duyan bir ecnebinin artık sanat yapmaması gerekir;




Dün gece yine sen düştün aklıma
Oturup ağladım çocuklar gibi
Sensizlik öyle zor geldi ki bana
Oturup ağladım çocuklar gibi

Bir avuç gözyaşı doldu elime
En acı sitemler geldi dilime
Pişmanlık duyup da kendi kendime
Oturup ağladım çocuklar gibi

Artık günlerim günlerden uzun
Gecelerim gecelerden yalnız
Seni sevdiğimden bu yana
Her acıyı tattım her çileyi gördüm

Hayatın her cilvesine alıştım
Yalnız senin yokluğuna alışamadım
Şimdi anlıyorum
Acıdan hasretten gözyaşından başka
Hiçbir şey vermemişsin bana
Yıkılan hayallerime yok olan geçmişime
Kaybolan geleceğime ağladım
Ağladım çocuklar gibi

Ne yazık olanlar hep bana oldu
Ümidim hayalim hepsi kayboldu
Sayende hayatım tarumar oldu
Oturup ağladım çocuklar gibi

Bir avuç gözyaşı doldu elime
En acı sitemler geldi dilime
Pişmanlık duyup da kendi kendime
Oturup ağladım çocuklar gibi  ……büyüksün baba, yakında sen de öleceksin ve yetim kalacağız.


Hadi şimdi götün yiyorsa bunu yaz, yazamazsın. “The book of eli” filmi sevdiğim filmlerden biri, arşivimde de mevcut. Gerek senaryosu gerek oyunculukları ve de muhteşem kapanış müziği (film müzikleri bölümünde mevcut) ile izlenilmesi gereken bir filmdir diye düşünüyorum. Haftaya bir sıkıntı olmaz ise "arrested development" ile karşınızdayız. Kendinize iyi bakın…




The Book of Eli film eleştirisi

23 Eylül 2012 Pazar

Yılanların Öcü






"Yılanların öcü" filmi, Fakir Bayburt'un 1954 yılında yazdığı aynı isimli romandan 1985 yılında sinemaya çevrilmiş. Yazarımız, köy ve köylüler ile ilgili bu ilk romanından sonra "Irazca’nın Dirliği" ve "Kara Ahmet" destanı isimli romanlarını da yazarak üçlemeyi tamamlamıştır. Yazarımız ayrıca bu romanından ötürü öğretmenlik görevinden uzaklaştırılmıştır. Aslında romandan ilk uyarlama 1962 yılında geliyor ama en bilindik ve güzel versiyonu 1985 yapımı olanıdır. Bu son filmin yönetmeni şerif göçektir ve başrollerde de kadir inanır, Fatma girik, serpil çakmaklı, favorilerimden Erdal özyağcılar ve nur sürer yer almaktadır. Filmimizin müziklerini de arif sağ yapmış olup film boyunca kulağımıza gelen şu türkü de baya bir güzeldir. Filmimiz uşak ilinde çekilmiştir ve bence köylülerle ilgili en güzel filmlerden biridir. Benim de köylüler hakkında söylemem gereken meseleler olduğundan bu hafta bu filme değineyim dedim. Filmimizi ilginç kılan bir diğer ayrıntı da kadir inanır’ın canlandırdığı bayram karakterinin büyük oğlu ahmetin, dış mihrakların korkulu rüyası Polat alemdar olmasıdır. Kendisinin ilk oyunculuk deneyimidir keşke sonuncu da olsaydı. Ayrıca filmimiz tv de yer alabilmek için tam 28 yerinden sansürlenmiştir.


Film boyunca göreceğimiz köy içi tüm kavgaların ana sebebi iki ailenin köy içindeki bir alanı paylaşamamasıdır. Köyün içine ev yaptırmak isteyen Haceli şöyle der; “her yanımız ıpıslak, rutubet, romatizma. Her taraf kokuyor sası sası. Kurtulcez buradan. Muhtar hüsnü nün iyiliğini gördüm sonunda, bir ev yeri verdi köy içinde, mis gibi. Çeşme burnunun dibinde, cami karşında, sığırlaaaar (burada yataktaki karısının yorgandan taşan kaba etini görür ve iç geçirir) sığırlar hemen kapının önünde toplanıyor. Nurinin kahveye de çok yakın, daha nolsun kız? Bu evi de kardeşim mevlüte gagaladık. O haceli ağam çok saf diyomuş. 1500 kaymeye çekti gitti enayi diyomuş. Aman ürkütme dangalağı varsın enayi desin saf desin avunsun.” Favorilerimden haceli ev izni aldıktan sonra eve uğrar ve müstakbel karısına müjdeyi verir: “gak kız. Ev yaptıran adamın karısı bu kadar yatar mı? Hadi gak kız boklu. (bunu dedikten sonra yatan karısının götüne hafif bir vole çakar, vole çaktığı yerin göt olduğunu beyni anladıktan sonra mıncıklama emri gelir ve yorganı kaldırarak mıncıklar. Ama böyle bir mıncıklama olamaz. Bunun yüzünden bile hamile kalınabilir.) gaksana kız, kız gaksana. Kız gaaaaak (ama bir yandan da kızın gakmamasını ister çünkü mıncıklama olanca hızıyla devam etmektedir)”


Haceli temele başlar, temeli de bayramların evinin önüne attığı için iki aile arasında gerilim tırmanır ve bir köylüye yakışan şekilde davranışlar görürüz. Muhtarı gördüğümüz bir sahnede evinde Adnan menderesin resmi göze batar. Dedem de vakti zamanında muhtarlık yapmıştı ve dedemgilin evinin bir köşesi siyasi figürlerle doluydu. Adnan menderes, kırat ve bolca askeri üniformalı Atatürk resimleri. Adnan menderesin tüm köylerde sevilme sebebi ve Adnan menderesin aslında istanbulun ikinci fatihi (kendisine takılan bir lakap) olacak kadar ulvi bir adam olmayıp sağlam bir Amerikancı olduğuyla ilgili şahsi argümanlarımı da bir çay sohbetine saklayalım. Bayramın anası inşaata karşıdır ve sürekli haceliye laf sokmaktadır. Bir diyaloglarında hacelinin neden oğlun değil de sen karşıma çıkıyorsun sorusuna şöyle diyordu: “O çıkmeyecek, ben çıkcem. Beni öldürür hapse girersen senin garıyı benim bayram alcek” her şey bunda yatar, köylülerin en büyük galibiyeti erkeklerinin başka adamların kızlarını şey yapmalarıdır. Ama kendi kızlarına kimse bunu yapamaz. Bu kadar dindar gözüktüklerine bakmayın kızlarına daha düne kadar miras vermiyorlardı. Sanki koç ailesi amına koduklarım, servetlerinin azalmasından korkuyorlar.


Bayram muhtarın toplantısına iştirak ederken anası ile hanımı da hacelinin özenle açtığı temel çukurlarına sıçar. Bu büyük bir savaşın ilk karşı atağıydı. Artık temele sıçılmış düşmana gereken ilk büyük cevap verilmişti. Köy ahalisinin derdi de hükümetin yani kaymakamın köyü ziyaretinde büyük bir heykel yaparak kendilerini ispat etmektir. Gel gör ki gereken parayı hacelinin ev izninden gelen parayla yapabileceklerdir. Köylüler arasında da ev yapılsın yapılmasın kavgası başlar. Bir nevi köy içinde dünya savaşı başlayacaktır. Bu kaymakamın köyü ziyaret etme muhabbetine de değinelim; kaymakam köylere pek gelmez ama gelse de köylüyü siklemez. Ayrıca köylülerin hepsinde müthiş bir yalakalık vardır. Tüm köylülerin genelinde zengin ve güçlüye karşı acayip boyutlarda sevgi ve saygı gözükür. Halbuki İslam dinine göre her kim ki bulunduğu meclise bir zengin/kudretli gelir de ona sırf durumundan ötürü haddinden fazla hürmet gösterirse imanın yarısı gider diye hadis olması lazım. Ama köylülerin tamamında zengin ve özellikle güçlüye karşı taparcasına davranışlar vardır.


Hele bir de köylü kaymakamı yerinde ziyaret ediyorsa vay köylünün haline. Bunları nerden biliyorsun der gibisiniz ama dedem sıkı bir siyasetçiydi ve herkes tarafından sevilirdi. Hem köyünde hem de ilçesinde çok tanınan bir insandı. Kendisi de genellikle iktidar partilerini tutardı. Gerçi hala şaşıyorum ama dedem akpyi sevmiyor, sevseydi emin olun elini öpmezdim. İşte dedemle geçirdiğim koca bir çocukluk tüm bunları net ve yakından görmemi sağladı. Gidin herhangi bir köy bölgesindeki belediyeye, oradaki kaymakamlığa uğrayın ve köylü manzarasını seyredin, siz onlardan utanmazsanız ben de bu işi bırakıyorum. Köylülerin taparcasına sevdikleri adam da götü boklu bir kaymakamdır. Sürekli insanları azarlar, niye bu kapıdan girdin, doğru düzgün dilekçe yazamamışsın gibi ibareler kullanırlar. Çok yaşlı bir adam girdiğinde de eğer tanıyorsa bilmem ne efendi gel bakalım diye içeri alır ve ona da hükmetmeye başlar. Köylülere gıcık olabilirim ama bu durum beni daha da çıldırtıyordu. Şimdilerde o bıraktığım meclisler ne durumdadır bilemem ama açıkçası pek bir şeyin değiştiğini de zannetmiyorum.


Neyse o çılgın gecede bayramın anası temele hem sıçmış hem de açılan çukurları toprakla kapatmıştır. Bunu gören haceli çılgına döner ve tekrar temel işine döner. Hacelinin karısı da bayramın anasıyla konuşmaya gider ve orada her köyün olmazsa olmazı olan entrika ve gizli seks dedikodularını duyarız: “ırazca hala ( bayramın anasının çok acayip bir ismi vardır ama gerçek adı nedir bilinmez benim babannemin de adı Rukiye ama Rukiye deseniz dönüp bakmaz, köy yerinde herkes ona uhulu cici der, dedem de partici lakabıyla bilinir) ister ayıpla ister kına. Yıllardır içimde bir sözüm var, öldürsen de diyicem sana. Hala, ben senin gelinin olmak istedim olamadım. Bari şimdi komşun olum, bunu bana çok görme. Komşu olalım da karşılardan bayrama bakı bakı yüreğimin tüm yağları erimesin. Gönlüm baharını alamadı gençlik gidiyor hala”. Hacelinin karısının bu sözleri ırazca halada şok etkisi yaratır ama aynı zamanda da müthiş savaşta inanılmaz bir galibiyet şansı tanıyacaktır. Çünkü dediğim gibi köylünün oğlu başka bir karıyı şey yaparsa artık o aileyi de şey yapmıştır. Amına koduğumun ayarsız gerizekalıları sizi. Bir gün toplayacaksın tüm köylüleri meydana, kaymakam konuşma yapacak diye. Sonra izbandut gibi 6 tane cümle alem şirketinden adamı getirtip yaşlı, genç, fakir, zengin, sakat, sağlıklı demeden hepsini siktireceksin. Irazca hala kadına şöyle diyerek ne kadar cömert ve güçlü olduklarını ifade eder: “kadın kızım gönlün varsa bugün gel otur eve. Bayramım seni de idare eder evelallah.” Tüm bunların ardından kadın kızımız bu söylediklerini kimselere söyleme diye yalvarır ve gider.


İşte köylülerin alâmetifarikalarından biri daha gündeme geldi; sakın ola bir sırrınızı herhangi bir köylüyle paylaşmayın. Çünkü o artık sır değil tüm köyün kamu malı olmuştur. İşin güzel tarafı da “bunu senden başka kimseye söylemem o yüzden aramızda kalsın” lafıdır. Yine çocukluğumdan hatırlıyorum, babannem biraz yaşlıca olduğundan onda çok kadın meclisleri toplanırdı ve ne laflar ne dedikodular. Bu dedikodularda ciddi boyutlarda yatak sırları da mevcuttur maalesef. Ebem de söz verirdi kimselere söylemeyeceğine ama o söylemese bile o odada ben de varım benden gayrı 10 tane kişi daha. Bir köylüye güven olmaz, kesinlikle sır tutamazlar. Onlar yüzünden aileler boşanır, insanlar cinayet işler.


Bir keresinde köydeki başka bir tavuğun bizim bahçeye girip yemlerden yediği için (tavuktaki orospu çocukluğunu görüyor musunuz arkadaşlar, namahremimize girip yemimizden yemiş) o aileyle küstüğümüzü hatırlıyorum. Sırası gelmişken bir diğer köylü özelliğini de vurgulayalım; köylü demek birbirine küs cahiller topluluğu demektir. Dedemle arada camiye giderdik. İki sıra dolusu yaşlı vardır ve çoğu da birbiriyle akraba ve yemin ediyorum herkes herkesle küs. Sebebini bilen de yok ama küs işte. Dede diyorum neden herkes birbirine küsüyor, dedem herkes gurur yapıyor da ondan diyordu. Dedemin de küs olduğu onlarca akraba ve komşu olurdu, haliyle oynamaya gitmeden evvel beni tembihlerdi, işte şunlarla konuş şunlarla konuşma diye ve her sene bu liste artarak değişirdi. Dedemin sözüne dönecek olursak, gurur yapan insanın öncelikle onurlu bir insan olması gerekir. Köylüler onurdan yoksuna yakın vaziyettedirler. Ohaaa der gibisiniz, tabi herkesin gözüne soba etrafında geniş bir aile portresi, şirin bir nine, tatlı sakalıyla dedemiz, gelinler çay ve yemek yaparlar, gelenek ve göreneklerimize uygun hal ve hareketler ile atmosfer buram buram kokar felan. Size tek bir şey söyleyeyim: hassiktirip gidin. O sıcacık odalarında akşam 7 dan sonra ilk önce haberlerle beyinlerini yıkarlar sonrasında ise pek de örf adet yanlısı olmayan dizileri izlerler. Mesela bu dizilere en güzel örnek aşkı memnu ise, size yemin ederim ki en çok köylüler izler bu diziyi. Tarihçiler muhteşem yüzyılın rezalet boyutlarda olduğunu söylüyor, atalarımızla yani ananelerimizle dalga geçercesine hatalar yapıyorlarmış, iddia ediyorum tüm köylüler bu diziyi izliyordur.


Adamlar 60-70 yaşlarına gelmiş hala birbirleriyle küs böyle bir hadise olamaz arkadaşlar. Yıllardır aynı yerlerde karşı karşıya geliyorlar ve selamdan yoksunlar. Ve bunu yapan onlarca da kardeş mevcut. Sen adamın ailesine küfür edersin veya birini öldürürsün tamam küs hatta köyü terk et ama yok tavuğum senin kapıya sıçtı, benim horoz senin tavuğa hallendi, bizim çiçek tarlasından çekirdek almışsınız felan. Siktiri boktan sebepler. Ayrıca köylülerin örf adet bildikleri felan da yoktur. Hem milli hem de dini değerleri göz önüne alarak söyleyebilirim ki köylüler ya hiç bir şey bilmiyorlardır ya da bildikleri her şey bir efsanedir. Bir şeye inandıkları zaman da siksen o gerçeği değiştirmezler. Mesela dedem için bilmem ne marka traktör çok iyidir ve o saatten sonra köydeki diğer tüm traktör ve sahipleri dedem için birer zavallıdır. Toros marka araba köylüler için on numara arabadır ve başka bir arabanın iyi olma şansı yoktur. Şimdilerde markalar değişmiş olabilir ama yüzyıllardır değişmeyen tek şey zihniyettir.


Bizim köyden vakti zamanında ülkücü de çok çıkmış komünist de. Herkes istediğine inanır ona bir şey demem ama bazı köylüler mesela bu komünist tayfanın neden dinden döndüğünü tartışırlardı. Şimdi siz köy yerinde dinle ilgili bir soru sorduğunuzda bunu kimse bilmez çünkü fıkıh bilen kimse yoktur. İmanın şartlarını zor sayarlar. Bazı kafa karıştırıcı soruları ki bu soruların olması dinin kendi içinde olan bir özelliğidir yani bazı meseleleri herkes kavrayamaz hesabı, şimdi adam anasından babasından hiçbir şey öğrenemez sonra gider üniversiteye işte bu niye böyle şu niye şöyle derken adam dinden gider veya çok ciddi bir radikal karar alır. Eğer komünist olmak veya köylü gibi olmamak suç ise bunun da en büyük müsebbibi köylülerin ta kendileridir. Ayrıca köyde yaşayanların belli örf adet derslerine göre yetiştirilmeleri de yalanların en büyüklerindendir. Bir köy düğününe ya da köylülerin yaptığı kasaba düğününe gidin de görün, köye gittiğim zamanlardan hatırlıyorum kızlar öyle bir açık giyiniyorlar ki şaşarsınız. İsteyen istediği gibi giyinir beni hiç ilgilendirmez ama hani din elden gidiyordu, örf adet meselesi ne oldu piçler.


Bazılarınız şunu diyebilir; “onlar fakirlik ve garibanlığın pençesinde yaşıyorlar ve bu durumlarını mazur görmeliyiz”. Hayır efendim mazur felan göremem. Cahilliğin hiçbir şekilde savunmasını yapamam. Bu adamların çoğu tarımdan geçinir ve ortalama olarak iç Anadolu bölgesinde bire on gibi bir rakamla ekin ekerler. Yani 1 ekerler 10 alırlar. Bu 10 un 1 ini tekrar tohumluk olarak saklarlar diğer ikisi üçüyle diğer masraflar felan derken iyi kötü kar yaparlar ama sorsan hepsi acından ölür. Sıra geldi bir başka kusulası kine, köylüler şükür bilmezler. Bir köylüyle yarım saat aynı yerde kalsanız ki aman Allah korusun ruh ve akıl sağlığınız bozulabilir size 10 dakika yeter de artar bile, köylülerin sürekli çok şükür, Allah bilir, bu sene ne çıkarsa bahtımıza gibi laflar ettiklerini görürsünüz ama bu gerçek düşüncelerini yansıtmaz. Sokratesin kutsal mücadelesinde karşılaştığımız erdemden uzak olan köylüler gibi bizimkiler de erdem ve şereften uzaktır. Bir ekiyorsun karşılığında ise on alıyorsun ama yine de hepsi acından ölür ayrıca bu sene sizin tarla ne yaptı diye sorarsanız tohumluğu zor çıkarttık diye bir laf duyarsınız yani köylü ektiğini alamamış ve zarardaymış. Sizin yalanınızı sikiyim amın oğlu estebanlar. Eğer zarardaysanız niye her sene bu tarlalar da fidanlar boy gösteriyor ibnetorlar? Son hükümet ananızı belledi, bu sefer gerçekten zarar etmeye başlayanlar varmış galiba, mazot ve gübrelere çok zam gelmiş, üzüleni balkanlar siksin. Geberip acınızdan ölün pislik nankörler, atasından örfünden habersiz aşağılıklar şerefsizler sizi.


Ama köylüler olmazsa biz ne yer ne içeriz diyenleriniz olacaktır. Ulan amına koyuyum dünyanın en verimli topraklarına sahibiz, 4 mevsim mahsul kaldırıyoruz ama verimsizlik ciddi boyutlarda. Yıllar önce köylülerle beraber takıldığım bir yaz tatili mevsiminde, meclisimize bir ziraat mühendisi gelmişti. Bu partici dedikleri dedem de o sıralar ziraat odası başkanıydı. (aslında değildi ama onun gibi bir gücü vardı) Mühendis olan, dedeme ve diğer köylerden gelen köylülere şunları demişti: “bu sene bilmem ne böceği çok yuva yapmış. Hasat zamanı geldiğinde buğdayların anasını belleyecekler, o yüzden bu senelik arpa ekin.” Adamın bahsettiği böcekler çok acayip şeylerdir. Bir gün traktörümüzün vagonu tamamen buğday olacak şekilde eve gelirken ben de vagonda buğdayların üzerinde yatarak geliyordum, bu keyfi de inanın şu sıralar hiçbir şeyde bulamıyorum, bir baktım sırtım ayaklarım hep bu piç böceklerden olmuş. 2 saat banyo yapmak zorunda kalmıştım. Nasıl karınca yiyen sadece karınca yiyorsa bunlar da sadece buğday yiyordu ve arpa yiyemiyorlardı, ayrıca arpa daha önceden hasat ediliyor neyse o sene köylüler bu ziraat mühendisini siklememişler ve ciddi şekilde zarara uğramışlardı, bu sefer hakikaten zarardaydılar. Ee dede, hani adam böyle böyle söylemişti ne oldu? Oğlum alışkanlık köylü milleti cahildir bildiğinden şaşmaz demişti. Halbuki dedem de buğday ekmişti. Ulan bari sen yapma ne diye ziraat odasındasın. Köylere hasattan sonra sürekli uyarı gelir, tarlalarınızı yakmayın diye. Çünkü tarlalar yandığında bir sürü bitki ve böcük möcük ölüyor ve tarlanın azot dengesini felan bozuyor ama köylüler yakılan tarlanın daha kolay sürüldüğünü (tohum atarken traktör tarafından) iddia ederler ki bu da çılgın bir karardır ve mallık abidesidir. Tarlayı sürerken de traktörün tekerleklerinin havasını indirmeleri köylülere tembihlenir çünkü daha az basınç yiyen tarla yüzeyi ileride daha verimli olacaktır ama köylüler buna da karşıdır çünkü ilk başta daha az mazot yakacaklardır, bir de köylüler maldır.


Filmimize dönelim, isminden anlaşılacağı üzere yılanların öcü bitmez. Yılanlar unutmadığı ve ademoğlunu sevmedikleri için böyle bir inanış vardır. Ama filmimizdeki yılanlar alenen köylülerdir. Yıllar önce kemal sunal'ın da davacı diye bir kara mizah filmi vardı, o film de bu yazıya uygundu ama burada köylülerin karakteristik özellikleri daha iyi vurgulanmış. Köylüler hem küskündürler hem de yıllarca kin tutabilirler. Bu kadar büyük bir alemin oluşu, yıldızlar gezegenler bedavadan gelen bal, süt, yumurta vb. ürünleri kafaya takmazlar ama basitliklerinin ve cehalet havuzlarının içinde hayatlarını devam ettirirler neyse. Irazca hala bir gün bayramın kulağına şunları fısıldar: “dinle oğlum (zannedersin ki iyilik ve ahlaktan bahsedecek) bu gancık (hacelinin karısından bahsediyor ve sırrın kutsallığına olayın akşamında tecavüz ediyor) ne zamandır cayır cayır yanıyor. Alev almış gibi yanıyor. Söndürüver şunun ateşini kara bayram. Anladın mı çünkü sevaptır” ırazca hala resmen müthiş bir karakter olmuş ve Fatma girik de hakikaten güzel oynamış. Yaşlı bir köylü kadın nasıl olmalıysa her şeyi ırazca hala'da görüyoruz. Peki ırazca hala nasıl bir insandır? Kendi yazdığı dine inanan cahil bir satanist (satanist olmak için kedi kesmek şart değil, var olan dini değiştirip o değişikliklere uymak da yeterdir hatta daha imanlı bir satanist olunur), ağzı bozuk, fettan, dedikoducu, güvenilmez, hain, gaddar, kindar, oğlunun uçkurundan galibiyet alacağını zanneden zavallı, fakir, bunak ve de dümdüz bir mal. Hem de mallık diyarındaki en güzel pınarda yıkanmışçasına.


Bayram da bu sevap çağrısına hiç olumsuz yaklaşır mı, komşu kadınlarla zina yapmanın en büyük günahlardan olduğunu İslam dini söylüyor ama İslam dininin ülkesinden gitmesine çok korkanlardan olan bu ırazca halamızın oğlu bayram, komşunun karısını sevap olur diye şey yapar. Artık o karıdan doğacak çocuklar da başka bir sıkıntıdır. Köylülerin bir diğer seks efsanesi de bu zamanında şunu şey yapmış bu da bunu. Öyle kardeşler var ki gittiğim köylerden, aynı anne babadan çıkma şansları sıfır. Ya bir insan kardeşine hiç mi benzemez lan neyse bu dedikoduları keşke zamanında duymamış olsaydım. Bizim dede de zamanın da neyse karıştırmayalım maziyi.


Hem temellerine sıçtılar hem de karısını becerdiler, bu durum onlara artık akşamları rahat yatabilmelerini sağlayan huzuru getirmiş olmalı. İş bittikten sonra da bayram ile hacelinin karısı arasında şöyle bir diyalog geçer;
K: ha bi komşu olaydık
B: kocana söyle yıkık bir yere yapsın evi
K: o zaman sık sık ha
B: belli olmaz
K: niye belli olmuyo
B: yetmez mi bu kadar, doymadın mı
K: şimdi doydum ama sonra
B: sabır
…….
K: demek burayı bu gece doldurceğdiniz (yeni açılan temel çukurlarını kastediyor)
B: doldurceğdik
K: biz yatakları getirince vaz mı geçtiniz (haceli inşaatın yanında açık alanda yatma kararı alır)
B: yoooo
K: doldurceğniz mi
B: doldurduk ya görmedin mi (bayram burada 5 dakika önceki sıvı alışverişine gönderme yapar)
K: hıııııh ooohhhh
B: ben gidiyom gı, şimdi gelir senin deli
K: ölcem bayram ölcem

Ve herkes evine dağılır. Ama bayram bu boş durur mu alır karısını da yanına gider başka bir yerdeki çamurdan yapılmış kerpiçleri kırar. Sabah namazına doğru da çılgın bir seksin ortasındayken aynı odada olan annelerinin uyanık olmaları onların canını sıkar ve hayvanların olduğu bölüme geçerek şiddetli sekse devam ederler. Aynı saatlerde de dışarıda buz gibi soğukta haceli ve karısı yatarlar ama karısı düşünde orgasm olur ve “helal, helallerin en güzeli” diye inler, tabi bunu duyan haceli de sarsılır ve karısına yorganın içinde ufak bir sürpriz yapmaya çalışır. Bu sırada da hoca ezan okur. Gusül abdestinden dönen bayram da evlerinin önüne haşmetlice oturur ki bir yanda karısını görür bir yanda da yeni komşuları hacelinin karısını. Birden bayram gözlerini kapatır ve düş görmeye başlar. Düşünde bir elinde karısı bir elinde de hacelinin karısı vardır ve hep beraber erotik figürlü dans yapmaktadırlar. Bayram artık senaryosunu kendisinin yazdığı düşten şiddetli tepkiler vererek etkilenir. Hunharca titremeye başlar. Sonra annesinin seslenmesiyle düş bozulur. Zaten kibar feyzo gibi aile içi seks muhabbetlerinin dalga geçildiği filmlerde ortak nokta annelerin tüm bu ev içi seksi bilip izlemesidir. Bazen de müdahale edip sonlandırıyorlar. Bu filmde de bu sıkça görülüyor. Tabii burada şunu da söyleyelim. Tüm bunları görebilmeniz için sansürsüz olan filmi bulup izlemelisiniz. Tvde verilen formatında mıncıklama ve sevişme sahneleri yok.


Haceli, bayramın kuzusunu çalar ve köylüye yedirir. Köylünün et yedikleri sahne de züğürt ağanın güreş sonrası ziyafet sahnesine benziyor ama burada gülmek pek mümkün değil. Sonra muhtar ve adamları bayramı döver. Haceli kerpiçlerin öcünü almak için gider bayramın karısını döver, kadın düşük yapar. Sonra çaresiz kalan ırazca kadın durumu kaymakama köyün girişinde anlatır. Kaymakam köye girdiğinde de daha önce bahsettiğim utanç tabloları gözükür felan. Ama bir köylüyle ilgili en çok utandığım olay ise şu. Peki hani köylüler milletin efendisiydi? Efendisiydi ama en efendileri ilk önce Çanakkale'de öldüler geriye kalanlar da kurtuluş savaşını verdiler. Onlar da fakirdi ama erdemliydi ve namusluydular. O kadar delikanlı dedemizi kaybettikten sonra geriye kalan abullabut şahsiyetli ucubeler ne benim efendimdir ne de saygı duyduğum bir zümre.


Kaymakam köylüyü ve muhtarı bir güzel azarlar, o gidince de bu sefer muhtar buna sayar işte tam bir gerçeklik. Muhtar da köylü olduğu için ona da güvenilmez, o da haceli'yi satar. Artık kim kimi satabiliyorsa. Haceli'nin başı büyük beladadır artık savaş bitmiş müzakere dönemi başlamıştır. Haceli'nin karısı da bayramlara özür dilemeye gider ve bayram ile aralarında şöyle bir diyalog geçer. Yanı başlarında da bayramın karısı hasta yatmaktadır;

B: şu yandaki yıkığı alın temeli hemen kazın
K: temeli kazarız da geceleyin doldurursunuz
B: siz de karı koca başında yatarsınız
K: hımmm, alıştık nasılsa
B: alıştınız
K: siz de doldurmağa alıştınız (burada bayram ile yaptığı sıvı değişimini vurgulamaktadır bayram da bu kinayeyi fazlasıyla devam ettirir)
B: alıştık, bi temel daha kazsalar da bi daha doldursak
K: çok mu tatlı oluyo
B: çok tatlı oluyo, insan alışınca duramıyo
K: nerde kazarsak kazalım gelip doldurceğniz mi
B: elbetteeeh. İsterseniz tepeye kazın gelip mutlaka doldircez
K: tatdınız bir kere
B: tattık
K: tadınca durulmuyo mu
B: durulmuyooooh
K: baya insanın canı çekiyo demi
B: kaymaklı baklava gibi hıh der ve karısına da bir gülücük atarak bu üst düzey kinayeli diyaloğu bitirir.

Köylülerin bu iki kavgalı aileyi barıştırma çabaları sonuç vermez, ırazca kadın da sıyırır ve film de biter. Köylüler ile ilgili yapılmış en beğendiğim filmlerden biriydi yılanların öcü. İlk ne zaman bu düşünce bende olgunlaştı bilemem ama köylülerle aram pek iyi değil. Orda bir köy var ya uzakta işte o köyün ta amına koyuyum.




Yılanların Öcü film eleştirisi

9 Eylül 2012 Pazar

Deli Yürek : Bumerang Cehennemi



"Deli yürek: Bumerang cehennemi"ni Osman sınav yazıp yönetmiş. Filmimizin başrollerinde ise Kenan imirzalıoğlu, Selçuk yöntem ve Oktay Kaynarca yer alıyor. Bu filme niye değiniyorsun bebeğim der gibisiniz. Ben de açıkçası değinmeyi pek düşünmüyordum. Hatta son dönem Türk filmlerinin çoğunun, son 30 yıldan bahsediyorum, kaliteli ve özgün olmadığını kendi adıma söyleyebilirim. Bu filmimizin de öne çıkan unsurları oyunculukların şahane olması, senaryonun muntazam şekilde akışı veya müzikleri değil. Alman veya Fransız olsaydım bu film benim için hiçbir anlam ifade etmeyecekti. Ama maalesef bir Türk vatandaşı olarak benim canımı sıkan idraki zor cümleler filmin orasına burasına serpiştirilmiş.


Tamam, hepimiz kurtlar vadisi kültüründen sıkıldık ama deliyürek en azından zaafları olan ve bunun bilinciyle kendisine akıl hocası edinen, cahilimsi ama delikanlı bir kardeşimizdi. Dizinin finalinde de dış mihraklar denilenler tarafından öldürüldü. Öyle de olmalıydı zaten, Polat alemdar gibi dünya baronu dedikleri adama gidip hz. İbrahim ile karıncanın kıssadan hissesini anlatamamalıydı. Polat alemdar karakteri, bakın samimi söylüyorum, on yıldır prime time'da milyonların izlediği bir karakter ama ben bu kadar kötü oyunculuğu daha önceleri nadir gördüm neyse.


Geçenlerde biliyorsunuz afyon cephaneliğinde patlama oldu ve 25 tane kardeşimiz şehit oldu. Kimisi de boku bokuna gitti diyor ama sonuçta bunlar ülkenin değerleri ve öldüler hem de ufak salaklıklar, belki de askeriyenin genel mallığı, belki de hükümetin öküzlüğü, belki de bizlerin koyunluğu yüzünden. Şehit haberleri hala devam ediyor ama o hafta daha fazla olay olmuştu. En azından tvlerde daha fazla bahsediliyordu. Artık milletçe ve belki ben de 1-2 tane şehit haberi gördüğümüzde insanlık hali deyip geçiştiriyoruz. Böyle 15-20 tane oldu muydu biraz daha gündemde kalıyor ama ertesi gün yine unutuluyor. Afyon olayının olduğu sıra canım çok sıkkındı ve tvde ilgili bir şeyler duyarım ümidiyle zaping yaparken birden bu filme denk geldim. Normalde dediğim gibi sanatsal anlamda ilgi çeken hiçbir şey yok filmde. Ama birkaç cümle beni filme bağladı. Hızlı bir zaping yapıcısıyım öyle tv'de her şeyi izleyemiyorum ama duygulandım filmi izlerken. Ve bu duygu kesinlikle rahatlama felan değildi.


Görevli bir salağın geniş operasyonlar başlatıldı demesi bende hiçbir rahatlamaya yol açmıyor. Hele “terör çok büyük bir yanlış içinde”, “terör artık kötü niyetini tüm dünyaya bildirmiştir” tarzı yoğun orospu çocukluğu, amerikan köpekliği ve salaklık izi taşıyan cümleler beni çıldırtıyor ama bu filmde acı laflar vardı. Belki söylenirken estetik yoktu ama sikerim estetiğini de sanatını da arkadaşlar bu filmde bizi ilgilendiren şeyler var. Film, 2001 yılında çekilmiş ve sanki izlerken daha yeni yapılan bir filmin etkisini hissettim. İsimler değişiyor ama oynanan oyun aynı. Uluslar arası ilişkilerden çok anlamam, terörle nasıl savaşılacağını da bilmiyorum, haberleri duyunca içim bi kötü oluyor ama elimden de bir şey gelmiyor. Sürekli yetkililere serzenişlerde (analı avratlı küfürler eşliğinde) bulunuyorum, halkımızın durumunun içler acısı olduğundan yakınıyorum (emmeli gömmeli cümleler eşliğinde) ama dediğim gibi ve sizlerin de fark ettiği üzere değişen pek bir şey yok. Ne yapmalıyım, yapmalıyız orası hala muallak. Bu dandik blogta bir şeyler yazınca biraz rahatlama geliyor ama yetmiyor maalesef. Daha fazla yorum yapmak istemiyorum gerisi çay sohbetlerine kalsın, bu filmde değinmek istediklerimi filmde geçen cümlelerle yapalım;


Filmin giriş tiradı gayet net ve açıktı: “Burası Mezopotamya, küresel oyunun bumerang cehennemi. Tanrı bile dünya düzeni için peygamberlerini hep buraya göndermiş. Çünkü burası aslında yeryüzü cennetiymiş.” Sonrasında deliyürek askerlik arkadaşının düğününe gider ve cemal kendi düğününde öldürülür. Bu adamlar uzun dönem askerlik yapan arkadaşlardır. Hiçbiri güzel bir eğitim alamamış, cümleleri de karizmatik olmayabilir ama bunlar her gün sokakta gördüğümüz hatta ayak işlerimizi yapan insanlar, çoğu da gariban, çok üzülüyorum çok. Cemal'in öldürülme sebebi Gaffar Okkan'ın nasıl öldürüldüğünü bulmuş olmasıydı. Sonrasında deliyürek olayları çözmeye, arkadaşının intikamını almaya çalışır felan derken Yusuf eski komutanı Bozoyla rastlaşır ve beraber hareket etmeye başlarlar. Bozo bir sahnede şunları söylüyordu: “Burası Mezopotamya, Amed denen yer. Bu topraklarda kavga tarihle yaşadı. Dünyanın öbür ucunda da olsa güçlü olan elini buraya uzatır. İnsanlığın ilk kanı bu toprağa dökülmüş Yusuf. Üstelik ilk kardeş kanı. Kabil’in kardeşi Habil’i öldürdüğü topraklar.”


Yusuf bu laflara aynı benim gibi şunları diyordu: “Ee peki bu kader değişmez mi? Hep kardeşler birbirini mi vuracak?” Ama miroğlu da benim gibi aradığı cevabı Bozo'dan bulamıyor: “Zor, değiştirmeye kalkan yedi düveli karşısında bulur. Dicle'yi Fırat'ı çevirip bu toprakları sulayalım dedik bak ne oldu?” Yusuf sorgulamaya devam ediyor: “30 bin insanın kanı aktı. Yani bu gizli servislerin su politikası mı?” Bozo bizi üzmeye devam ediyor: “Sebeplerden biri. Kuzey ırak'ta kurulacak bir kürt devleti kimlerin işine yarar biliyor musun? Oraya üslerini kuracaklar. Yukardan ekmek ve silah atıp bölgede istedikleri gibi at koşturacaklar. Sonra doğacak her beş kürt çocuğundan üçü ölecek. Ama kimin umurunda onlar için önemli olan bu bölgeden geçen en az 100 milyar dolarlık eroin-esrar rantını paylaşmak, buna bölgeden uçurup silah sanayinde kullandıkları kırmızı civayı, osminyumu, uranyumu ekle. Bir de bunlara bu kadar Müslüman ülkenin ortasında kudüs'ü düşüren israil'in güvenliğini, suriye'nin piyonluğunu. Daha ne söyleyeyim Yusuf? Bu oyunu bozmaya çalışan herkes ölür.”


Yusuf saflıkla sormaya devam eder: “Bu oyunu bozmanın bir yolu olmalı.” Ama aradığı cevabı yine bulamaz. Çözümler çok hayali ve yüzeysel cümleler içeriyordu. Sıkıntılı bir iç hesaplaşmanın ardından Yusuf bu kadar büyük bir oyunu bozamayacağını anlar daha doğrusu o işi polata bırakır ve bari arkadaşımın öcünü alayım der. Yusuf araştırmasına devam ederken olayın arkasında kasap hasan'ın olduğunu öğrenir. Ama bozo burada da karşısına çıkar ve şunları söyler: “Kasap hasan diye birisi yok Yusuf. Kuzey dakotalı david var. Bunların fiziği bizim Kürtlere çok benzer, anadili gibi Kürtçe konuşular. Hatta lehçe farklılıklarını kullanabilecek kadar. Yabancı olduklarını fark etmek mümkün değildir. Yıllar önce buraya gelip yerleşiyorlar. İmam (kasap hasan Hizbullah bölge imamıdır) gibi, esnaf gibi, dağa çıkmış çoban gibi. Biz burada pkkya yataklık eden, öldüğü zaman boynunda haçla gömdüğümüz çok dakotalı imam gördük. Bunlar Amerikan derin devletinin yetiştirdiği kozmik bilgilerle donatılmış gayri nizami harbi iyi bilen adamlar. Hasan da yani david de bunlardan sadece biri.”


Kasap hasanın gerçek yüzünü ve kimliğini Yusuf'a gösteren bozo son kez şunları diyordu: “Bana bak beni iyi dinle. Çek git buradan, ben bunları sana bil diye gösterdim. Bu insanlarla uğraşan ölür Yusuf, bu uğurda kaç can gitti. Eşref Bitlis paşa gitti, Gaffar Okkan gitti. Çık git buradan” Yusuf’un siniri geçmez, kasap hasan'ı takip eder ve en sonunda da onu öldürür. Ee noldu bitti mi şimdi? Hayır. Film çekildikten sonra 11 yıl devirmişiz zannedersin ki halk bilinçlendi, kenetlendi ve sadece pkk değil her türlü olumsuzluğu dışarı attı. Maalesef öyle olmadı. 2001'den sonra yani milenyumdan sonra “new world order”ın emriyle Mezopotamya'nın anası bellendi. Bizim de iyi durumda olduğumuz söylenemez. Konuşulacak çok şey var da neyse burada söyleyemem daha doğrusu derdimi anlatamam, çay sohbetlerine saklayalım. Şu resmi de hiçbir zaman unutmayın piçler…





Deli Yürek : Bumerang Cehennemi film eleştirisi