28 Ağustos 2012 Salı

Person of Interest ve Panoptikon




“Person of interest” dizisini Jonathan Nolan yazıp yönetiyor. Kendisi en sevdiğim ve başarılı bulduğum yönetmenlerden olan christopher nolan'ın kardeşidir. Memento, prestige ve dark knight serilerinin senaristi bizim jonathan nolandır. Bir nevi dahi yönetmenin arkasındaki dahi yazar kardeş pozisyonundadır ki artık kendim de bir şeyler yazıp yönetmeliyim der ve person of interest’i çekmeye başlar, dizinin ilk sezonu bence başarılı ve sürpriz bir şekilde bitti, önümüzdeki güz de dizinin ikinci sezonu yayınlanacak. Diziyi ilk çıktığı günden beri takip ediyorum ve dizinin de fanatiği sayılırım. Bu güzel dizimizin başrollerinde ise sevdiğim oyunculardan Jim caviezel ve Michael emerson yer alıyor. Ayrıca dizi her bölümde inanılmaz güzel müzikleri bizlere sunuyor, hepsi olmasa da çoğunu film müzikleri bölümünde paylaştım.


Dizimizin kabaca konusu şu şekildedir; Harold Finch (Michael emerson) yüksek nitelikli bir yazılım mühendisi ve çok zengin bir işadamıdır. Bir gün finch yıllardır hayal ettiği makineyi tasarlar ve devlete 1 dolar karşılığında satar. Bu makine 11 eylül'den sonra yapılmıştır ve amacı tüm insanları izleyerek onların her türlü hareketinden terörle ilgili çıkarımlar yapmaktır. Devlet bunu gizli bir şekilde kullanır daha doğrusu tüm insanların özelini deler. Ancak finch, makinenin yapabildiklerini bildiği için sadece terör değil tüm büyük suçların da önlenebileceğini iddia eder ve zorunlu emekliye ayrılmış cıa eski ajanlarından john  reese (jim caviezel) ile ortak çalışmaya başlar yani kendi makinesini gizlice kullanır. Dizimiz her bölümde farklı bir olayı ele alırken tüm bölümlerde temas edilen ortak olay ve kişiler de vardır. Diziyi biraz farklı kılan ise “teknolojik panoptikon”un hayatımızı biz bilmeden nasıl izlediği ve yönlendirdiğidir. Bu eleştirimizde panoptikon’a ağırlıklı olarak değinmeye çalışacağız.


Panoptikon (her yeri gözetleyen), ya da gözetim evi merkezli bir gözetleme kulesi etrafında birçok hücreden oluşan, bir gardiyanın birçok mahkumu aynı anda denetleyebildiği büyük dairesel yapı, bir anlamda çelişkili de olsa, jeremy bentham’ın yaratıcı imgeleminin ürünüdür. Panoptikon, gerçekte kardeşi samuel’in düşüncesi olmasına rağmen, genel olarak jeremy bentham’ın adıyla bilinir ve anılır. Bunda jeremy'nin yazdığı mektupların önemli bir etkisi olmuştur. Samuel, 1806 yılında panoptikonun Rusya'da inşa edilmesinden sorumludur ve ülkeyi terk etmeden önce binanın temellerinin sadece küçük bir kısmının inşa edildiğini görür. Panoptikon, sıklıkla jeremy bentham’ın felsefesinin somut bir göstergesi olarak kabul edilse de, bu yapıyı hiç görmemiştir. Aynı anda iki yöne işleyen gözetleme ilkesi, ‘gardiyan mahkumları sürekli gözetim altında tutar ve onları istediği zaman denetleme özgürlüğüne sahiptir’, benthamcı ilkeler olan açıklık ve sorumluluğu vurgular. Ayrıca, panoptikon hapishanesinin ıslah edici yönü, bentham’ın önemsediği konular arasında olan insani koşulların yeniden düzenlenmesini ve iyileştirilmesini yansıtır. Modern buluşlar anlamında, yirmi dört saat gözetleme yapma olanağı sağlayan güvenlik kamerasını ve konuşma tüpleri sisteminin (bentham her hücreyi bu sistemle denetim memurunun odasına bağlamayı planlıyordu) bir çeşitlemesi olan tek bir öğretmenin aynı anda istediği sayıda öğrenciyi, öğrencilerin haberi olmadan, dinlemesine olanak sağlayan dil laboratuarını bentham’ın düşüncesinin mirası olarak görebiliriz.


Panoptikon ile jeremy bentham’a ait onlarca kitap mevcut ama  Barış Çoban ve Zeynep Özarslan’ın hazırladığı “panoptikon: gözün iktidarı” kitabını şiddetle tavsiye ediyorum. Kitapta jeremy bentham’ın yazdığı mektuplar ile beraber panoptikonun felsefi incelemesi ve toplumsal eleştiriler mevcut. Bol kaynağın kullanıldığı bu kitap sayesinde izlenmeye ve yönetilmeye olan düşünceleriniz değişebilir.


Panoptikonun kökenini ise şöyle özetleyebiliriz; “1813 yılında, yirmi yıldan fazla süren bir çabadan sonra, jeremy bentham sonunda Londra’da panoptikon hapishanesinin inşaat planları üzerinde çalışmaktan vazgeçti. Aslında, panoptikon kavramının kökeni yıllar öncesine dayanır ve yüzlerce kilometre uzaklıktaki Rusya'nın cricheff kentine dek uzanır. 1780’de jeremy bentham'ın kardeşi, samuel, büyük katherina'nın gözdesi olan prens potemkin için birkaç yıl çalışacağı Rusya'ya gider. 1784’te ise samuel, esasında bir gemi inşa mühendisi olarak çalışmak amacıyla potemkinin cricheff’deki malikanesine gider. Malikanenin temel işlevi Osmanlı saldırılarına karşın karadenizdeki donanmaya destek olmaktır, ama tersane ile ilintili imalathanelere ek olarak cricheff'de cam imalatı, çelik imalatı, dericilik, damıtılmış içki imalatı, bira imalatı gibi birçok başka endüstriler de bulunmaktadır. Samuel bentham yetkili birkaç yardımcısıyla birlikte, çok sayıda rus köylüsünün çalıştığı malikanenin tüm yönetiminin sorumluluğunu üzerine alır. Bu sıralarda, bir mucit ve mühendislik dehası olan samuel, merkezi denetim ilkesine dayanan ve bu sayede çok sayıda işçinin denetim altında tutulmasını sağlayan panoptikonu tasarlar.”


Cricheff, Beyaz Rusya'da 1787 yılında jeremy bentham’ın yazdığı ilk mektuptan bir kesit verecek olursak (gözetleme ilkesi düşüncesi); “Açıkça görülmektedir ki, tüm bu durumlarda, gözetim altında tutulan insanlar kendilerini denetlemek zorunda olan insanlarca, ne kadar sıkı bir biçimde, gözetim altında tutuluyorsa, kurumun X amacı o kadar mükemmel bir şekilde yerine getirilmektedir. Bu ideal mükemmelleştirme, eğer amaç buysa, her insanın her daim gerçekten bu zor durumda olmasını gerektirecektir. Bu mümkün değildir, arzulanan bir başka şey ise, mümkün olduğunca çok nedenle, her an gözetlendiğine inanması, ya da aksine gözetlenmediğinden emin olamaması, gözetlendiğine kendine inandırmasıdır. Birazdan göreceğiniz gibi, ağabeyimin planında bu özellik, gözetim, tümüyle sağlanmıştır: ve bence bu gözetim planı, başka bir plan tarafından daha iyisinin sağlanamayacağı, ya da daha doğrusu, başkası tarafından sağlansa bile, bu plana yalnızca belli bir oranda yaklaşabileceğini gösterecektir.” İlerleyen zamanlarda yazacağı yeni mektuplar ile Bentham, panoptikon modelinin hem felsefesinden hem de mimarisinden bahsedecektir. Mektupları da Londra'daki bir arkadaşına yazmıştır.


Modern panoptikonun geldiği son nokta ise inanılmaz boyutlara ulaşmıştır. Person of interest’te göreceğiniz üzere yetkili maddi şey istediği zaman istediği bilgilere rahatlıkla ulaşabilmektedir. Peki bu sadece güvenlik amaçlı mıdır? Bu işin sosyal hayat üzerine etkilere hangi boyutlardadır? Şöyle ki, kapitalizmin işçi üzerindeki denetimi öncelikle işyerinde başlar ve sonrasında emekçi sınıfların tüm yaşam alanlarının denetimi ve gözetimi ile yaygınlaşır. Günümüzde teknolojinin gelişimi tüm sınıfsal ve muhalif hareketlerin denetimi ve gözetiminde teknolojiye dayanan yeni denetim ve gözetim biçimlerinin kullanımını beraberinde getirmiştir. İşyerinde çalışanların özgür olabildiği alanlar gittikçe azalmıştır, gözetim hem üretimsellik hem de sermayenin korunmasını amaçlayan güvenlik için temel belirleyenlerden birisi haline gelmiştir; bu yüzdendir ki işyerleri enformasyon toplumunun merkezidirler. Ayrıca işyerinde gözetim, özellikle de internet temelli iletişimle birlikte dramatik boyutlarda bir artış göstermiştir.


Farklı illerdeki fabrika ve atölye tipi üretim yerlerini içeriden gören birisi olarak söyleyebilirim ki şu anki işyerlerinin hapishanelerden bir farkı yoktur. Sabah belli saatlerde aynı araç ve aynı şoför aynı adamları alır ve aynı yere bırakır. İşyerine giden işçilerin hangi bölüme gidip hangi işi yapacakları iş emirlerinde yazılıdır. Sabah 10 gibi korkunç bir zil çalar ve işçiler çay sigara arası verirler, bu süre 15 dakikadır. Daha sonra tekrar işe dönen işçilerin oturmaları, telefonla konuşmaları ve birbirleriyle de temasta bulunmaları yasaktır. Fabrikaların pis ve gürültülü atmosferi düşünüldüğünde hapishane daha iyi gibidir çünkü boş boş yatma şansınız vardır. Öğlen vakti geldiğinde bir korkunç siren daha duyulur ve yemek arası verilir. Yemekte bol sağlıksız besinlerin yanında işçiler zehirlenmesin diye her gün yoğurt vb. ürünler bedavan verilir. Yine işçilerin gün yüzü görmeyip sürekli aynı işe odaklandıkları da unutulmamalıdır. Öğleden sonra bir çay molası daha ve sonra gelişin aynısı gibi eve gidiş. Evde birkaç saçma tv programı biraz çay ve mecbur uyku. Sanayideki işçiler öyle sizin zannettiğiz gibi hızlı bir seks hayatı felan yaşayamazlar. İşçilerle muhabbetlerimde eşlerine vakit ayıramadıklarını ve bu durumun evlilik hayatlarını olumsuz yönde etkilediklerini çokça duymuştum. Bunlar yetmiyormuş gibi işçiler sürekli olarak izlenmektedir. Fabrika girişi ve tuvalet gibi yerlerde giriş çıkış zamanlarını not alan elektronik donanımlar mevcuttur. Diyelim günün 1 saatini tuvalette geçirdiniz, insanlık halidir olabilir veya adam abdest alıyor felan, bu süre etkisiz zaman olarak maaşınızdan düşülüyor. Sabahları ve akşamları işçileri taşıyan servis araçlarını bir gün dikkatle izleyin, hepsinin suratındaki ifade ortak ve üzücüdür neyse.


Bentham’ın döneminde mimarinin temel alındığı ve mimari teknikleri kullanarak işçilerin denetlenmesi üzerinde durulurken günümüzde gözetim teknolojik gelişimle birlikte mimariden teknolojik aygıtlara doğru bir kayma yaşamıştır, mimari gözetimin yerini elektronik gözetim almıştır, başka bir deyişle teknolojik panoptikon dönemi başlamıştır, günümüzde yaşamımız farklı izleme teknolojileri ve gözetim teknikleri ile denetim altında tutulmaktadır. Teknolojik panoptikon ya da elektronik gözetim birey ya da grup etkinlik veya performansının radyo, video ve bilgisayar gibi elektronik araç ya da kaynakların kullanımı ile toplanması, depolanması, çözümlenmesi ve raporlaştırılmasıdır. İşyeri dışında, ezilen sınıfların bulunduğu her yer, kent sokakları, işyerleri, alışveriş merkezleri vb, yani neredeyse tüm yaşam alanları elektronik gözetim altında tutulmaya çalışılmaktadır.


Günümüzde kentsel dönüşüm projesi olarak sunulan yeniden yapılandırma politikaları bu mantık bağlamında ele alındığında, kentin merkezi alanlarına yakın yoksul yerleşim bölgelerinin şehir dışında, sınırları çizilmiş denetlenebilir sitelere taşınması çabası, iktidarın tehdit olarak gördüğü ezilenleri merkezden uzaklaştırma ve gözetim altında tutabileceği alanlarda sabitleme isteğine gönderme yapmaktadır. Etnik sorunlarda benzer biçimlerde çözülmeye çalışılmaktadır, iktidara karşı mücadele eden örgütlü grupların olduğu alanların insansızlaştırılması ve bu insanların köy-kent benzeri, iktidarın baskı aygıtının gözetimi ve denetimindeki alanlarda ikamete mecbur edilmesi, hem kitlelerinin denetim ve gözetimi amacını taşır hem de muhaliflerle iletişim içerisinde olmalarını engellemeyi amaçlar. Şu an Türkiye de kararsız seçmenlerin çoğu alternatif bir muhalefet partisinin olmadığını yakınıp duruyor oysaki bu durum sadece Türkiye ye has bir özellik değildir. Bir şekilde seçmenler muhalifleri ya da farklı sesleri duyamıyorlar ama bu o sesin olmadığı anlamına gelmemeli. Şu an Nihat genç, Banu avar gibi araştırmacı yazarların yokluğu onların artık yazmamalarının mı yoksa tvlerde yasaklanmalarının mı sonucudur?  Bu hafta aynı sıkıntıları dile getiren Abdüllatif Şener partisini kapatmak zorunda kaldı ki uzun süre sonra partisini kapatırken adamın ismini duyabildik. Buna mukabil idris naim şahin in “bir köylüye göbek atmazsan beni sevdiğini nerden bilirim” gibi çok şirin, komik ve ülke için elzem olan haber ve haberlerinin günlerce medyada dolaştığını da maalesef söyleyebiliriz.


Bunun yanında zorunlu göç ile muhaliflerden uzaklaştırılan toplumlar, bu süreçte politik suçtan uzaklaştırılmaktadır, aslında hem yaşadıkları baskılar hem de ekonomik olarak yaşadıkları çöküntü nedeniyle yaşamlarını normal yollardan sürdürme olanakları bulunmamakta ve yasadışı yollardan kazanç sağlamaya başlamaktadırlar, bu anlamda sistem tarafından suça teşvik edilmektedirler. Sistemin temel korkusu politik suç olduğu için adi suç önemli bir güvenlik sorunu olarak görülmemektedir. 1 nihat genç olacağına 1000 tane tecavüzcü hatta silahlı terörist olması iktidar için daha avantajlı bir ortam yaratacaktır. Sonuç olarak, gözetim sistemleri kentsel anlamda adi suç değil, politik suç ekseninde yapılandırılmıştır.


Canetti , “kitle ve iktidar” adlı eserinde şunları söylüyordu: “iktidar ile toplum arasındaki ilişkide iktidarın gözü süreğen olarak toplumun üzerindedir, ancak iktidar toplumsal gözden saklanmaktadır. Bu anlamda ‘gizlilik iktidarın özünde yatar’. İktidarın gizlenmesi toplumsalın kendisini anlamlandırıp aşma istemine yönelmesi eğilimlerini engellemeyi amaçlar, örgütlü ve göze sahip bir toplum iktidarların en büyük düşmanıdır; iktidara nüfuz edilemez. İktidara sahip olan insan başka insanların içini okur, ama onların kendi içini okumalarına izin vermez, iktidar sahibi herkesten ketum olmalıdır; niyetlerini ve fikirlerini hiç kimse bilmemelidir. İktidarın bu sızdırmaz yapısı ve kendisini ulaşılmaz, yenilmez bir kutsal güç olarak sunması, tanrısal göndermelere sahiptir. Devlet görünmeden her şeyi gören, duyan, bilen tanrısal güçlerle donatılmıştır, bu yeryüzü tanrısı, gökteki tanrının yeryüzündeki gözüdür, bu teknolojik tanrı sürekli bir şekilde gözetim altında oldukları sanrısını yaratarak toplum üzerinde, gökteki tanrıdan bile daha etkili bir iktidar kurar.


Foucault ise, “hapishanenin doğuşu” adlı eserinde canetti ye ilaveten şöyle der; “toplumsal bilince yerleştirilen bu kuşku, toplumun teslim alınmasını sağlamaktadır. Kuşku bilinci sakatlayarak, toplumun gücünün altını oymakta, itaat etmesini meşrulaştırmaktadır. İktidarın gözünden, ya da gözün iktidarından kaçış yoktur, bu nedenle hiçbir şekilde mücadele etmenin de bir anlamı kalmamaktadır. Toplumlar iktidarı ve onun gözünü içselleştirirler, gözetleyen bir bakış ve bakışın ağırlığını üzerinde hisseden herkes, bakışı öyle içselleştirir ki, sonunda kendini gözetleme noktasına varır; böylece herkes kendi üzerinde ve kendine karşı bu gözetlemeyi işletecektir.”


Burada insanın aklına hemen dolardaki dünyayı gözetleyen gözümsü şey geliyor. Bu konuyla ilgili o kadar çok site, haber, kitap, film ve yorum var ki inanın insan içinden çıkamıyor. Ben herkes gibi şu şöyle bu böyle demeyeceğim. İlluminati dediğiniz şey hakkında derin bilgilere sahip de değilim, bilgisi olanın da nereden bu datalara vakıf olduğunu hala anlayamıyorum. Bu dünyayı yönlendirme işinin olduğuna inanıyorum ama bunu lady gaga gibi iki cümleyi bir araya getiremeyen, cahil, ergen orospuların video kliplerinde aramayı da açıkçası doğru bulmuyorum. “El topo” film eleştirisinde değindiğim gibi justin biberin hizmet ettiği tarikatı başlarındakilerle beraber sikeyim, böyle amatörlükle dünya falan yönetilmez. Ama şu bir gerçek ki bizim gibi abd ve batı hizmetkarlığı yapan ülkelerin hepsinde ortak olan şey medyanın çirkin bir şekilde standart ve bayağı olması. Yemek yarışmaları, aksiyon yarışmaları, evlendirme programları, haber programlarının duygusuzluğu, tartışma programları ve tüm ülkenin şaklabana çevrildiği bilmem ne yarışmaları felan tüm benzer ezik ülkelerde aynıdır. Bu meselenin ciddi şekilde planlı olarak yapıldığı ortadadır. Onların istediği şekilde beyinlerimiz yıkanıyor. Biri bizi gözetliyor yarışmasını gördü bu millet yıllar önce. Bu yarışmayla başlayan akım şu an hat safhalarda ve işin can sıkan kısmı bu programlar bize özgü değil. Birileri düğmeye basıyor ve aynı anda belli ülkelerde süreç başlıyor.


Foucalt aynı eserinde gözetlemeye dair şunları söylüyor: “toplumun iktidarın haz nesnesi haline dönüştürülmesi aslında sado-mazoşist bir ilişkinin başlangıcını imler. Toplum acı çekmekten, iktidara haz üretmekten zevk almaya başlar. Toplumu gözetleyen iktidar, toplumsal bilinç yapısında gözetleniyor olmayı içselleştirmenin yanında, toplumun giderek teşhirci olmasını, gözetlemekten zevk almasını da sağlar. Gözetleme cinsellik içeren bir etkinliktir, yani bir anlamda röntgenciliktir. Gözetleyen gözetlediği cinsel bir göndermede olmasa bile birisini gözetleme eyleminin hazzına sahip olur, gözetlenilen her nesne bu anlamda erotikleşir, hatta giderek pornografikleşir. (bu bbglerin dünya çapında yasaklanmalarını sağlayan olay da şu idi; aynı sayıda erkek ve bayan aynı evde kalıyorlar ve çıplaklık ile seks kamera önünde zorunlu ve serbestti)


Panoptikon asıl olarak denetim altında tutulan işçileri üretken kılmak ve toplumsal yapı içerisinde suçu engellemek amacıyla tasarlanmıştır, ancak sistem olarak panoptik yapının temel aldığı suç iktidara karşı işlenen suçtur, yani politik suçtur. Panoptik sistem, sınıflı toplum içerisinde egemen sınıfın hesabına çalışan sınıfları denetim altında tutar ve şiddet de kullanarak sistemin çizdiği sınırların içerisinde tutar. Panoptikon var olan yapının devamını garantilemeye çalışır, toplumsal sorunların temel kaynağı olan yoksulluğu ortadan kaldırmayı amaçlamaz, çünkü yoksulluk sermayenin varoluş koşuludur, zenginliğin yoksulluğun kaynağı olması gibi, yoksullukta emeğin kaynağıdır. Bu anlamda, iktidar hiçbir zaman için suçu ortadan kaldırmak gibi bir amaca sahip olamaz, sadece onu kendi belirlediği ve denetlediği sınırlar içerisinde kapatmayı ister, kapitalistik yapıda suçun ortadan kalkması sistemin ortadan kalkması ile aynı anlama gelir.


Küresel panoptikon uluslarası birçok suçu yeniden üreten ve örgütleyen bir yapılanımdır. Küresel uyuşturucu kaçakçılığı, insan ticareti ve küresel terörizm vb. hepsi kültürel iktidarın denetiminde gerçekleşir ve yerel iktidarlara başkaldıran halklara karşı kullanılır. Örneğin, Kolombiya da uyuşturucu ile mücadele maskesi altında toplumsal muhalefete karşı kontr-gerilla mücadelesi yürütülür ve hem yerel hem de küresel iktidarın denetiminde uyuşturucu ticareti yapılır. Aynı şekilde, Afganistan da hem abd’nin işgali ve gözetimi altındadır, hem de uyuşturucu ticaretinin halen en önemli merkezlerinden biridir. Küresel iktidar uyuşturucu, silah kaçakçılığı, insan ticareti, cinsel sömürü vb. adi suçlardan edindiği parayla, emperyal iktidarını garanti altına alan küresel panoptikonu finanse eder. İktidarlar tarafından, kendi kanunlarını ihlal ederek yasadışı yollardan kazanılan paralar, iran-gate skandalında olduğu gibi, politik suçların engellenmesinde kullanılır. Bu bakımdan, panoptikon suç üreten bir makinedir, insanları kendilerine daha da yabancılaştıran, farklı düşünceleri baskı altına alıp yok etmeye çalışan bir canavardır.


Jean Baudrillard, “panoptiğin sonu” adlı makalesinde şunları diyordu: “Amerikan televizyonu günlük yaşam ideolojisiyle gerçekliğe ait sıradanlık ve özgünlüğü hala bir referans olarak almaktadır. Örneğin 1971 yılında Loud ailesi deneyinde olduğu gibi. Yedi ay aralıksız bir şekilde sürdürülen çekim sonucunda 300 saatlik bir film elde edilmiştir. Üstelik bu filmin ne senaryosu ne de scripti vardır. Bir ailenin yaşadığı dramlar, keyifli anlar hiçbir atlama ve sıçrama olmadan, kesintisiz bir şekilde el değmemiş bir hikaye gibi sunulmuştur. Kısaca bu brüt(ham) bir tarihi belgedir. Tv’nin, insanoğlunun aya ayak basmasını göstermesi kadar önemli bir belge, üstelik günlük yaşantımızla ilgili bir belge. Olayın kötü olan yanı, bu filmin çekimi bitirildikten sonra ailenin darmadağın olmasıdır. Loud ailesi boşanmıştır vs. Bu durum bizi içinden çıkılmaz bir tartışma ortamına sürüklemektedir. Bu parçalanmanın nedeni televizyon mudur? Peki tv olmasaydı, bu aile yaşantısını sürdürebilecek miydi?


Loud ailesini sanki tv kamerası evin içinde değilmiş gibi çektik yaklaşımıysa daha da tuhaftır. Yönetmen: “aile sanki biz orada değilmişiz gibi davrandı ve yaşadı” diyerek kendi kendine böbürlenmektedir. Bu saçma ve paradoksal bir formüldür çünkü ne doğru ne de yanlıştır. Sadece ütopik bir formüldür. Sanki biz orada değilmişiz gibi sözüyle sanki siz oradaymışsınız gibi sözü aynı anlama gelmektedir. Zaten milyonlarca seyirciyi baştan çıkartan şey de işte bu paradoks, bu ütopyadır. Bu programı izleyen seyirciler ise , gerçekte röntgencilik yaparak alacakları zevkten fazlasını almışlardır. Söz konusu olan şey, günlük hakikatin bir parçası olan bir sır ya da ahlaksızlık değildir. Söz konusu olan şey, gerçek yada hipergerçek estetiğin sunduğu bir tür ürpertidir. Hem içine hile katılmış hem de insanı dehşete düşürecek bir gerçekliğin yarattığı ürperti. İnsanı hem yabancılaştıran hem de çok yakından izleyerek bakışımızı anormalleştiren, aşırı saydamlığın sonucu olan bir ürperti. Gösterge ibresi normal anlam çizgisi altına düştüğü anlarda anlam bolluğunun, aşırılığın getirdiği bir haz. Çekimler anlamsız olana aşırı anlam yüklemektedirler.”


Person of interest’ten başka "oz" adlı bir diğer çok sevdiğim idraki zor hapishane dizisinde de panoptikon modeli uygulanmış hücreler vardı. Yine sansasyonel dizilerden olan "lost"ta da adadaki deney hücreleri izleniyordu sonrasında da izleniyor hissi verilmeye çalışılıyordu. Dizinin başrollerinden birini canlandıran bıçak ustası kel adamın da öldükten sonra aldığı takma isim, hatırlayacak olursanız jeremy bentham idi. Bundan başka öncesinde eleştirisini yaptığımız das experiment de benzer konulara temas etmiştir. Bir de “look” isimli 2007 yapımı değişik bir film vardı. Fragmanı da burada. Daha pek çok ilgili film, belgesel ve dizi mevcut ve bundan sonra da bolca başka örnekleri göreceğiz gibi, sokakta yürürken akıllı olun hepimiz izleniyoruz şerefsizler.




Person of Interest dizi eleştirisi

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Get The Gringo




“Get the gringo” filmini Adrian Grunberg yazıp yönetmiş, kendisi orta sınıf bir yönetmen olup aventür filmleri de fena değildir. Filmimizin senaristlerden biri de başroldeki Mel Gibson. Mel gibson, son 10 yıldır hayranlarını adeta hayal kırıklığına uğratmıştı, bunda kaç yıldır evli olduğu 7 tane bebesinin analarından boşanması ve iddialı yapıtlarda yer alamaması etkili oldu. “The passion of the christ” filminden sonra adeta holivıd ona yüz çevirmişti belki de kendi kendini soyutlamak istedi bilinmez ama eski günlerinden uzak olduğu bir gerçek.


Birkaç yıl önce Yahudilerden de şiddetli tepkiler almıştı. Yahudilerle arası “the passion of the christ” ile biraz açılmış ardından da sosyal ortamlarda Yahudiler'e ufak çaplı hakarette bulunduğu için veya dalga geçtiği için diyelim Yahudiler bunu fişlediler, haliyle de artık çok iddialı bir projede yer alması zor gözüküyordu. Ben, birkaç yıl önce bu Yahudilerle olan atışmasından sonra artık bunun kariyeri bitti demiştim ama hala tutunmaya çalışıyor.


“Get the gringo”nun ilk defa fragmanını izlediğimde açıkçası filmi çok bayağı ve ucuz sahnelerle dolu olarak nitelendirmiştim. Ama boş bir zamanımda mel gibson'un da hatırıyla izledim ve inanır mısınız filmden baya bi keyif aldım. Sonu belli olan sıradan aksiyon filmlerine benzese de senaryoyu ve filmin akışını çok beğendim. Mel gibson, filmde yaşlı bir kurt, yaşlı bir dolandırıcı ve en önemlisi de mükemmel bir toplum mühendisi olarak karşımıza çıkıyor. Amerikalı polislerden kaçtığı bir sahnenin sonunda onu Meksika'da hapishanede görürüz. Meksika'da genel olarak Amerikalılar'a "gringo" diye hitap edilir. Hapishaneye girdikten sonra iyi bir toplum mühendisi nasıl olunur hepimize göstermiştir.


Buralardaki sahneleri anlatmak veya yorumlamak mümkün değil. Hapisten sonra yaptığı kısa telefon görüşmelerinin ardından hedeflerine ulaşması inanılmaz güzeldi. Clint eastwood taklidi yaptığı yerler çok zekice. Toplum mühendisliği demişken benim de bu filmde değinmek istediği konu bu. Geçenlerde bir arkadaşımdan bir kitap ödünç aldım. Kitabın ismi “aldatma sanatı”, yazarı da Kevin D. Mitnick. Kitap ünlü yasal dolandırıcılardan yani toplum mühendislerinden mitnick’in sıra dışı yaşam öyküsünü ve acayip tiyolar içeren toplum mühendisliği öykülerini içeriyor. Sanırsın ki kitap çok akıcı ama değil, zar zor bitirebildim. Hepsi sizin için şerefsizler yoksa sırada bir sürü kitap vardı.


“Para ya da mal çaldığınızda birileri onun kaybolduğunu anlarlar. Bilgi çaldığınızda çoğu zaman bunu kimse fark etmez, çünkü bilgi hala ellerindedir.” diyor yazar ve kitabın her örneğinde bu gerçek üzerine çeşitli idrakı zor cümleler kuruyor. Eğer şirket sahibiyseniz kitabı mutlaka okuyun en azından bir göz gezdirin derim. Kitapta inanılmaz hoşuma giden bir toplum mühendisliği örneğini de sizlerle paylaşmak istedim;


Hikayenin adı “bir sentlik cep telefonu”. Yazının buradan sonrasını direk kitaptan veriyorum; “Pek çok insan bir mal alacakları zaman daha ucuzunu bulana kadar araştırırlar; toplum mühendisleri ise daha ucuzunu aramazlar, bir ürünün fiyatını daha aşağı çekmenin yollarını ararlar. Örneğin bazen bir şirket öyle bir pazarlama kampanyası düzenler ki göz ardı edemezsiniz. Buna karşın toplum mühendisi teklifi inceler ve bu alışverişten nasıl daha kazançlı çıkabileceğine bakar. Bir süre önce ülke çapında iş yapan bir GSM operatörü büyük bir promosyon yapmıştı. Şirketin tarifelerinden bir tanesine abone olduğunuzda bir sent ödeyerek yeni bir cep telefonuna sahip oluyordunuz. 


Birçok insanın oldukça geç fark ettiği üzere, bir cep telefonu tarifesine abone olmadan önce dikkatli bir müşterinin sorması gereken bir yığın soru vardır. Hizmetin analog, dijital ya da her ikisi birden olup olmadığı; sabit ücretlerin ne kadar olduğu gibi sorular. İşin başından, abonelik taahhüdü süresinin ne kadar olduğunun bilinmesi özellikle önemlidir. Yani, kaç ay ya da yıl abone kalmanız gerekecek? Philadelphia’da oturan bir toplum mühendisini hayal edin. Bir cep telefonu şirketinin abone olunduğunda vereceğini söylediği ucuz cep telefonunu çok beğenmiş, ancak telefonla birlikte sattıkları tarifeden hiç hoşlanmamış. Sorun değil. İşte bu işi kotarmanın yollarından biri;


İlk görüşme: Ted
Toplum mühendisi ilk iş olarak, bir elektronik eşya mağazalar zincirinin west girard’daki mağazasına telefon eder.
-electron city. Ben ted
-merhaba ,ted. Ben George. Birkaç gün önce bir cep telefonuyla ilgili olarak bir satış görevlisiyle konuşmuştum. Hangi tarifeyi istediğime karar verdiğimde onu arayacağımı söylemiştim ama adını unuttum. O bölümde akşam mesaisinde çalışan adamın adı nedir?
-birden fazla kişi var. William olabilir mi?
-emin değilim. Belki de william’dır. Görünüşü nasıl?
-uzun boylu zayıfça
-sanırım o. Soyadı ne demiştin?
-hadley. H-A-D-L-E-Y
-tamam, oydu. Ne zaman orada olacak?
-bu haftaki mesai çizelgesini bilemiyorum ama akşamcılar beş gibi gelirler.
-çok iyi. Onu bu gece bulmaya çalışırım o zaman. Teşekkürler, ted.


İkinci görüşme: Katie
Bir sonraki görüşme, aynı mağazalar zincirinin North broad caddesi’ndeki mağazasıyla yapılır.
-merhaba,electron city. Ben katie, size nasıl yardımcı olabilirim?
-katie, merhaba. Ben William hadley, west girard mağazasından.işler nasıl bugün?
-biraz yavaş. Ne oldu?
-Şu bir sentlik cep telefonu promosyonu için gelmiş bir müşterim var. Hangisini kastettiğimi biliyorsun değil mi?
-biliyorum. Geçen hafta onlardan birkaç tane sattım.
-o promosyon kapsamındaki telefonlardan elinde daha var mı?
-bir yığın
-harika, çünkü az önce bir müşteriye ondan bir tane sattım. Adam kredi kartıyla ödedi; kontratı da imzaladık. Sonra depoya baktım ki elimizde hiç telefon kalmamış. Çok mahçup oldum. Bana bir iyilik yapabilir misin? Telefonu almak için müşteriyi sizin mağazaya göndereceğim. Ona bir sent karşılığında telefonu satıp, fatura düzenler misin? Bir de, nasıl programlanacağını anlatabilmem için, telefonu aldıktan sonra beni araması gerekiyor.
-elbette gönder onu buraya
-tamam. Adı ted. Ted yancy


Adının ted yancy olduğunu söyleyen bir adam North broad caddesi mağazasına geldiğinde katie, bir fatura düzenler ve adama bir sent karşılığında cep telefonunu satar. Her şey “mesai arkadaşının” ondan rica ettiği şekilde gelişir. Kadın zokayı yutmuştur. Ödeme zamanı geldiğinde müşterinin cebinde hiç bozuk para yoktur. Bu yüzden kasada bir sentlerin durduğu küçük bölmeye uzanır, bir tane alır ve ödeme yaparken bunu kadına verir. Telefonu bir senti bile ödemeden almıştır. Artık aynı marka telefonu kullanan başka bir GSM gitmekte ve istediği tarifeyi seçmekte özgürdür. Tercihen hiçbir taahhüt gerektirmeden aydan aya bir tarife seçecektir.


Bu hikaye benim çok ilgimi çekti, kitabı okuduktan sonra insanda bir hastaneyi arayıp ben sağlık bakanlığı müfettişlerinden hikmet görkem ya da bir askeri lojmanı arayıp ben albay bilmem ne diyesiniz geliyor ama ben yapamadım yapsam olurdu gerçi. Çünkü kitapta da bahsedildiği gibi telefonun diğer ucundaki kişiden ilk saniyede üstün olduğunuz için sizi sorgulama cesaretinde bulunamıyorlar ve bilgiler teker teker size ulaşıyor.


Film sıradan gözükmesine rağmen şu ramazan günlerinde akşamları izlenebilecek cinsten. İzlerseniz bir şey kaybetmezsiniz. Bu arada wachowski kardeşlerin son filmleri olan “cloud atlas”'ı fragmandan izlediğim kadarıyla söyleyeyim baya bir beğendim. Bu kadar zamandır film çekmemelerinin bir sebebi vardır diyeceğiz gibime geliyor. Son batman filmine gideceğimi önceden sizlere söylemiştim. Çıktığı gün gittim de, film güzel fena değil. Ama herhalde çok beklentim vardı ondan olsa gerek abartılacak bir finali yok. İkinci film daha güzeldi. Artık iyilerin bir şekilde kazanmasından da gerçekten sıkıldım. Ayrıca gotham halkı ile batman'in de iyi insan olduklarına inanmıyorum. Neyse yakında bir sıkıntı olmaz ise özgün bir projeyle karşınızda olurum, hayırlı ramazanlar…




Get The Gringo film eleştirisi