17 Haziran 2012 Pazar

Scarecrow



Bu haftaki filmimizin adı “scarecrow”. Filmi Jerry Schatzberg yönetmiş. Kendisi fazla meşhur olmamakla beraber al pacino'yu belki de sinema sektörüne sokan adamdır. Al pacino'yu, al pacino yapan ise tabii ki Francis ford coppola idi. Yönetmenin bir diğer güzel sayılabilecek filmi ise yine al pacino'nun başrolünde olduğu (ciddi anlamda ilk başrol denemesi) “panic in the needle park”dır. Filmimizin başrollerinde en iyi 10 oyuncu listemde olan, çok sevdiğim, inanılmaz karizmatik ve entelektüel insan al pacino ve yine çok başarılı oyunculardan olan gene hackman yer alıyor. Al pacino'nun bir diğer güzel karakteristik özelliği ise sinemaya ve tiyatroya çok değer verip her türlü fedakarlıkta bulunmasıdır. Böyle anlatıyorum ama zannedersiniz ki 10 tane oskarı var, hayır dış mihraklar al pacino'ya türlü türlü oyunlar oynamaktadırlar, bu yüzden sadece bir tane oskarı vardır.


Filme geçmeden önce bazı okuyucularıma serzenişlerde bulunmak istiyorum. Bazen bloğun istatistiklerine bakarken insanların google'dan hangi kelimeleri aratıp siteme geldiğini maalesef görebiliyorum. Uzun süredir dikkatimi çeken bir grup olduğunu düşündüğüm abullabut şahsiyetler, acayip acayip şeyleri arayarak siteme geliyorlar. Google'a arattırdıkları kelime ve kelime gruplarından bazılarını hiç değiştirmeden veriyorum: “kız amı”, “hayalimizdeki sevişmek”, “filin götüne elini sokan adam”, “toplu sevişmeli film”, “hassiktir”, “Azrail resmi gerçek”. Öncelikle çok değerli okuyucular, (bunları google'da aratan okuyucular için) beyin damarlarınızda dolaşan kanı sikeyim. Amına koduğumun küçükken topu inşaata kaçmış ayarsızları. Kız amı ne demektir ulan. Hadi bunu yazdın benim siteye nasıl geldin piç. Bu amına koduğumun sapığı görsellerden kız amı aratıyor düşünebiliyor musunuz. Ulan cahil abaza 21. yüzyıldayız bilmem kaç yıldır her evde internet var ve sen bunu aratıyorsun. Bi tane adamı mağaraya bağlasak, 30 yıl sonra tüm her şeyi öğretip bak bu senin karşı cinsin bu da şeyi desek o adam bile daha estetik bir şekilde abazalığını giderir. Yani aklım fikrim almıyor çok değerli okuyucular biz nasıl insanlar ile beraber yaşıyoruz ya. Daha neler arayıp da geliyorlar da işte yazamıyorum.


Bir insan abazadır olabilir hastalıktır, hormonsaldır felan. Ama bir insan hem abaza hem de cahil olursa korkacaksın. Sen kanepeye uzanıp dinlenirken, tatlı bir rüzgarın eşliğinde hayallere kapılmışken kimleri hangi ortamlarda nasıl şey yapıyorsun düşünemiyorum. Senden korkuyorum “kız amı” okuyucum. Seninle tanışmak felan da istemem bir daha da bu siteye girersen gider babaanneni bulur döverim. Hadi bu abaza ve mal dedik, “filin götüne elini sokan adam”ı aratan okuyucum, canım benim, bebeğim senin içinde çok büyük bir canavar var. Evladım o nasıl bir tabirdir lan. Yıllardır belgesel izlerim bir sürü fil gördüm, hikayelerini dinledim hiç aklıma filin götüne el sokasım gelmedi. Azrail resmi gerçek’i aratana ise fazla bir şey demeyeceğim çünkü bunlardan toplumda çokça var. Bunlar direk mal, ya sen Allah'ın meleğinin resmini google görsellerde aratacak kadar uçmuş olamamalıydın be moruk. Yakında seni flash tv'de görmeyi umut ediyorum.
 

Neyse filme dönelim; scarecrow filmi çoğunluğun aksine benim en sevdiğim al pacino filmlerinden biridir. Ve sonu itibariyle hem şaşırmış hem de çok duygulanmıştım. Filmimiz belki de en iyi yol hikayesi filmlerinden biridir. Hapisten yeni çıkmış, yaşlılığa yeni yeni merhaba diyen, bencil, huysuz max (gene hackman) ile dünyanın en tatlı, en saf, en iyi arkadaşı Francis lionel ‘lion’ delbuchi (al pacino) nin herhangi bir yolda tesadüfen tanışıp yol boyunca arkadaş olmaları ve başlarından geçenler filmin ana öyküsüdür. Max dediğimiz adam yıllardır para biriktirmiştir çünkü araba yıkama işiyle uğraşacaktır ve hapis günlerinde bu işin her türlü ayrıntısını düşünmüştür. Lion ise hiç görmediği çocuğuna para göndermektedir, doğru düzgün bir işi de yoktur.


Al pacino'nun godfather'dan sonra böyle bir projede yer alabilmesini takdir etmek gerekir. Proje benim için çok güzel ama ikinci godfather öncesi böyle bir karakteri canlandırmak büyük risk ister. Don Michael gidiyor yerine şebeğimsi hareketler yapıp arkadaşını güldürmek isteyen dünyanın en iyi, en zararsız insanı çıkıyor. Film çok fazla para getirmedi ve çoğu eleştirmen de bu filmi sıradan diye nitelendirdi ama hepsinin amına koyuyum bu film benim arşivimde olan bir film. Acayip hoşuma gidiyor. Bir arkadaşlık öyküsü, basit insanların hayalleri, yeri geldiğinde sevdikleri için her şeyleri yapabilenleri daha nasıl görebilirdik merak konusu.


Bu iki kafadar muhabbet ede ede iyice arkadaş olurlar, kısa süreliğine hapse bile girerler ama sonunda ortak planlarda hareket etmeye başlarlar. İlk önce lion ailesini görecektir ardından ufak problemler hayatlarından çıkartılacak en sonunda da max'ın hayal ettiği araba yıkama yerinde beraber çalışacaklardır. Filmi izlerken sanki onlarlaymışım gibi hissettim, hani az daha beni de dükkana yazın diyecektim. Filmde hiçbir göz boyama sahne yok, her şey sade ve güzel, belli bir dakikadan sonra filmi mi izliyoruz yoksa gerçek bir hikayeyi mi hayalimizde görüyoruz inanın insan karıştırıyor.


Filmin sonunda inanın çok duygulandım, canım sıkıldı belki de ağlamışımdır. Ağlarsanız niye ağladınız diyemem size. Ara muhabbetlerde geçen bir sürü hoş sahne ve diyalog var onları size bırakıyorum. Ama film boyunca en çok hoşuma giden, bencil ve şerefsiz bir bunak gibi gözüken max'in arkadaşı için gözünü kırpmadan müthiş bir fedakarlık yapması, yapabilmesi idi. Bu sahneler beni çok etkiledi. Max'in giydiği zibilyon tane atlet, kazak da bana dedemi hatırlattı. Bundan sonraki haftalarda bir sıkıntı olmaz ise yine al pacino filmlerinden devam edelim diyorum kendinize iyi bakın…





Scarecrow film eleştirisi

3 Haziran 2012 Pazar

A Beautiful Mind



“A beautiful mind” filmini ron howard yönetmiş, filmin esin kaynağı ise slyvia nasar'ın “john forbes nash”in hayat hikayesini anlattığı aynı isimli romanı. Başrollerde de russell crowe, ed harris ve Jennifer connely yer alıyor. Film, ünlü  matematikçi john nash'in sıra dışı hayat hikayesini anlatıyor. İzlediğim tüm filmleri ele aldığımızda beni sonu itibariyle şaşırtmayı başarabilmiş nadir filmlerden biri. Bu tür filmlere örnek de verebiliriz; saw, the sixth sense, fight club, the usual suspects, se7en, old boy, primal fear, the prestige, the game, memento, 12 monkeys, La piel que habito, scarecrow, identity, brazil felan, şimdilik aklıma bunlar geldi ama dediğim gibi bu filmler şaşırtıcı şekilde bitiyorlar.


Film 2001 yılında gösterime girdi ve dünya çapında 310 milyon dolar para kazandı ayrıca 8 dalda oskara aday olup bunların 4'ünü de kazanabildi. En iyi film dalında da oskarı kazanan filmimiz yüzüklerin efendisi serisinin ilk filminin eline vermiştir. Ama en iyi erkek oyuncu ödülü "the training day"deki performansıyla Denzel Washington'a gitmiştir ki ikisine de verilebilse daha iyi olurdu. O sene inanılmaz derecede güzel erkek oyuncu performansları gördük. Will smith “ali” filmiyle, sean penn de “I am sam” filmiyle aday olmuştu ama kısmet değilmiş. İleride “I am sam”a değinebiliriz.


John nash, megolaman bir metamatik dehasıdır ve aldığı başarı bursuyla Princeton üniversitesine kabul edilir. Burada takdire şayan bir çalışma yapıp alacağı yeni burs ve kabullerle mıt laboratuarlarına gitmek istemektedir ama bu süreçte takıntılı kişiliği ve rakipleriyle olan ilişkisi dikkat çekicidir. Özgün bir proje bulabilmek adına derslere girmez fazla da sosyalleşmez. Otistik adamlar gibi el kol hareketleri yapar. Dahi ve otistik gibi demişken aklıma liseden bir anım geldi. Ayıptır söylemesi ilkokuldan beri hep sınıfın en çalışkanıydım ve tüm bilgi yarışmalarına da katıldım. Lisedeki bilgi yarışmasında da okulca yerimizi almış bekliyorken favori lisenin ekibi geldi. Biz böyle normal kıraathanede bile görebileceğin tipler iken bu favori lisenin ekibindeki diğer iki kişi ortadakini tutarak getiriyorlardı. Bebede bir gözlük var karıncayı ameliyat edersin. Çocuk doğru düzgün yürüyemiyor bile, ağzından hafiften salyalar çıkıyor gibi bir duruşu vardı. Olanca rüküşlüğü ve öldüresiye sıkılmış kravatı tezimi güçlendiriyordu. Yarışmada belli ki yarrağı yemiştik. Neyse dedik o biliyorsa biz de biliyoruzdur ne olacak ki, başladık yarışmaya ilk 5 soruda onlar da tam yaptı biz de ama benim konsantrasyonum alt üst. Çocuk resmen tüm enerjimi alıyordu. Millet kalemlerle, müsvettelerle cebelleşirken o hiç kıpırdaman duruyor ve son 5 saniye cevabı yazıyordu. Yarışma boyunca onu izlemiştim. Yarışmayı da tabii ki onlar kazanmış bizim lise ikinci olabilmişti. O nasıl bir çocuktu öyle hala aklımda. İşte bizim nash de ona benzer bir çocuktur. Bu tarz adamlara megaloman, şerefsiz deyip kızıyoruz ama o kadar kafa sende olsa sen de öyle olurdun itoğlu it.


Başta da dediğimiz gibi film şaşırtıcı şekilde ilerliyor ve de bitiyor. Bunu sağlayan da ana karakterimizin olanca zekasına rağmen şizofren olması. Evet, nash'in film boyunca gördüğü gizemli devlet adamı, oda arkadaşı ve onun kız yeğeni birer halüsinasyondur. Nash, Princeton üniversitesindeki ilk zamanlarında kimseyle konuşmaz ve güvercinleri felan izler, onlardan algoritmalar çıkartmaya çalışır. Böyle bir anda en büyük rakibinden “go” oynama teklifi gelir. “pi” adlı film eleştirisinde go ile ilgili bilgiler vermiştim, orda da değindiğim üzere bu oyuna merak sarmamı ve başlamamı sağlan dürtü işte buradaki sahnedir. Belki çok ilerletemedim ama filmlerin bana kattıklarından biri de mutlaka go ile tanışmamdır. Bu go oyununa davette, nash'in söylediklerini bazı yerlerde replik mahiyetinde kullanmışımdır. Bir filmden güzel bir cümle duyarsam affetmem sağda solda kullanırım, işte buradaki de onlardan birisiydi. Rakibinin alaycı davetine (korkuyor musun?) nash şöyle diyordu: “Terrified, mortified, petrified, stupefied by you”. Gerçekten de çalınmayı sonuna kadar hak eden bir replik. Filmdeki go oyununa fazla değinemeyeceğim çünkü tahtayı yüzde yüz göremiyoruz, neyse nash egosunun da müdahalesiyle yenilir ve sinirli bir şekilde olay yerini terk eder. Megaloman işte.


Nash için asosyal dedik ama binde bir bira içmek için insanların arasına karışır bunlardan birinde de o çok meşhur “nash dengesi-oyun kuramı”nı bulacaktır. Tabii bunu yaparken de sarışın bir kızın durumundan faydalanır. Bu sahnede nash ve uzaktan arkadaşları 4 çirkin kız ile bir sarışın güzel kızın olduğu bayanlar meclisine hallenmektedirler ve hepsi de sarışın kızı isterler. Bunu isterlerken de adam smith'ten yararlandıklarını düşünerek şunu savunurlar: “rekabet durumunda, kişisel hırslar ortak çıkarlara hizmet eder.” Ancak dahimiz şunları söyler: “eğer hepimiz sarışına asılırsak birbirimizin önünü keseriz. Hiçbirimiz onu elde edemeyiz. Sonra arkadaşlarına asılırız ama hiçbiri bize yüz vermez çünkü kimse ikinci tercih olmak istemeyecektir. Peki ya kimse sarışına asılmazsa? Adam smith şöyle demişti; en iyi sonucu almak için gruptaki herkesin, kendisi için en iyi olanı yapması gerekir. Doğru ama eksik. Çünkü en iyi sonucu almak için gruptaki herkes hem kendisi, hem de gruptaki diğerleri için en iyiyi yapmalı. Yaygın dinamikler. Adam smith yanılıyordu” işte bu inanılmaz zeki konuşmanın ardından bu tezini teori haline getirmek için odasına kapanır.


Burada dikkat çeken bir diğer konu da oyun teorisi denince herkesin aklına sarışın kızdan kurtulmak geliyor ama tabii ki de bu kadar basit değil. Ayrıca oyun teorisini de nash bulmamıştır sadece güncellemiştir. Oyun teorisi barda kız tavlamaktan çok öte bir bilgi yumağıdır ve pek çok yerde de kullanılmaktadır. En basit örnekle anlatmak gerekirse resimde de gördüğünüz üzere iki adet şüpheli yakalanmış ve ayrı odalarda sorgulanmaya başlamışlardır. Eğer A kişisi itiraf edip B kişisi de itiraf ederse resimde görüldüğü üzere ikisi de 5'er yıl yatacaklardır. İlk bakışta en iyi durumun sessiz kalıp 1'er yıl hapse mahkum olunmasıdır. Ama içlerinden biri ibnelik yapabilir çünkü hiç hapis yatmama seçeneği de vardır ve bu itiraf etmekten geçiyor. Diyelim ki a kişisi b'nin de sessiz kalacağına güvenerekten sessiz kalır ama b itiraf ederse a yarrağı yer b ise serbest kalır, işte bu durum şüphelilerin birbirlerine güvenmemelerine ve sonunda birbirlerini satmalarına yol açar. Pek çok filmde gördüğümüz şüphelilerden birine itiraf ettirsen yeter mantığı buradan gelmektedir. Totalde birisi kurtulsa bile diğeri göte gelip 20 yıl yatacaktır. Peki, nash dengesi bunun neresinde ve nasıl belirlenir?


Her oyuncu, oyun içinde elinde olan eylemlerden birini seçmiş olsun, ve tüm oyuncuların böyle bir seçim yaptığını düşünelim. Bir oyuncu için seçilmiş eylem, diğer oyuncuların seçtikleri eylem gözetildiğinde oynanabilecek (getiri anlamında) en iyi eylem ise, ve bu özellik tüm oyuncular için sağlanıyorsa, bu eylemler bir Nash Dengesi oluşturur. Bir başka deyişle, hiçbir oyuncu, rakip oyuncunun stratejisi sabit alındığında, kendi eylemini değiştirerek kazancını arttıramaz (wikipediden). Bunu mahkumların üzerinde deneyelim; B kişisinin itiraf ettiğini kabul edelim (bu parametreyi sabit tutalım) bu durumda A kabul ederse 5 yıl yatacak kabul etmezse 20 yıl yatacaktır. Dolayısıyla A itiraf edecektir. B kişisi bu sefer de sessiz kalmış olsun (sabit tutulsun) bu durumda A kişisi itiraf ederse serbest kalacak, o da sessiz kalırsa 1 yıl hapis yatacaktır. Görüldüğü üzere B'nin iki durumunda da A için en iyi tercih itiraf olacaktır.          


Akılcı oyuncular ayrı odalarda, birbirlerinin nasıl davranacaklarını düşünürken ulaştıkları sonuç olan (itiraf, itiraf) gerçekten oyunun Nash dengesini verir, çünkü ne A ne de B rakibin itiraf stratejisi karşısında kendi itiraf stratejilerini değiştirmek istemezler. Oysa her ikisi de, beşer yıl yerine birer yıl hapis yatmayı ya da hiç yatmamayı tercih ederler. Bu tercihlerine rağmen, akılcı oldukları ve akılcılığın genel bilgi olduğu için işbirlikçi sonucu (Red, Red) elde edemezler. Oyunun ismindeki (prisenor’s dilemma) ikilem sözcüğü buradan kaynaklanmaktadır. Yani deli profesörümüzün dediği gibi önemli olan kişilerin bireysel faydaları, karları değil ekibin, grubun, topluluğun faydalarıdır. Hal böyle olunca ilk bakışta en iyi görünmeyen tablo, birden grup için en iyi seçenek haline gelebiliyor. Gerçekten de inanılmaz güzel ve zeki bir teori, mantık. Neyse filme dönelim.


Nash bu düşüncelerini teorileştirir ve arzuladığı yere gelir. Ününü ve zekasını bilen pentagon da ondan Ruslar'a ait olan radyo sinyallerinin arkasındaki gizli mesajı çözmesini ister derken bombalar felan bulunur ama bu bomba işleri maalesef nash'in hayal dünyasına aittir. Benim pentagonlu sahnede bahsedeceğim ise yine çok hoş bir replik. Generalin “içinize bir şeyler doğduğu olmaz mı hiç?” sorusuna nash şöyle der: “her zaman” bu hoş repliği de bazı kere kullandığımı hatırlıyorum. Sen de amma filmlerden replik çalıyormuşsun kendi özgün cümlelerini kullanmalısın diyorsanız siz de kullanın amına koyuyum parayla mı sanki yavşaklara bak.


Değineceğim bir başka sahne ise profesör ile gelecekteki karısının bir teori üzerine konuştukları akabinde çıkma kararı aldıkları yer. Burada nash “siz de yemek yersiniz herhalde” sorusuna şöyle bir şey söyler: “Arada sırada. Tek başıma. Zincire vurulmuş prometheus gibi. Hani akbabalar tepesinde cirit atar. Nasıldır bilirsin” buradaki gönderme yunan mitolojisindeki prometheus'un acınası hikayesinedir. Yunan Mitolojisine göre Olympos tanrılarının kuvvet ve kudretine karşılık, Prometheus'da kurnazlık ve zeka vardır. Titanların isyanları sırasında tarafsızlığını korumuş ve başkaldırmamış bir Titan oğlu olarak Zeus'un gözüne girmeyi başarmıştı. Zeus onu Olympos'daki ölümsüzlerin arasına aldı. Oysa o Zeus ve arkadaşlarına karşı kin besliyordu. Dedelerinin öcünü almak için, kendi gözyaşıyla yoğurduğu balçıktan ilk insanı yarattı. Sonra onun acizliğine acıyarak, Hephahistos'un (Ateş Tanrısı) alevler saçan ocağından bir kıvılcım çaldı ve insanlara armağan etti. Bunun için Tanrı Zeus tarafından Kafkas Dağın'da zincire vurulmuş ve Prometheus Desmotes (zincire vurulmuş Prometheus) adıyla anılmıştır. Tanrılarca görevlendirilen bir kartal (bazen akbabayla karıştırılır) sürekli olarak, her gece yeniden oluşan karaciğerini kemirmektedir. Onu Kafkas dağının tepesindeki bu işkenceden Zeus'un oğlu yarı tanrı, ölümlü Herakles kurtarır. Prometheus; "Zeus tahtından düşmedikçe benim işkencelerimin sonu yoktur" der, böylelikle insanlığa özgürlüğün yolunu göstermiş olur. Bu arada Zeus, kendisini hiçe sayan insanlara da bir ders vermek için, Hephaistos'a su ve balçıktan ilk bakirenin heykelini yaptırdı ve kalbine ruh yerine Prometheus'un ateşi çaldığı yerden aldığı bir kıvılcımı koydu ona da Pandora ismini verdi. Onu insanlara yollarken eline verdiği kutuda ise tüm kötülük ve ızdıraplar vardı. Zeus böylece insanlardan da intikamını alır.(wikipediden) Ama işin asıl ilginç tarafı profesör yalnızlığına dair böyle bir gönderme yaptığında karşısındaki kişinin olayı anlaması ve hoşça tebessüm etmesi. Bazen ben de ufak göndermeler yapıyorum ama öküzün trene bakıldığı gibi izleniyorum.


Hoşuma giden bir diğer sahne ise nash'in hayali oda arkadaşının hayali yeğeniyle tanıştığı bölüm. Burada küçük kız parkta koşuştururken güvercinlerin arasına dalıyor ve güvercinler kıpırdamıyor bunu ilk izlediğimde anlayabilmeliydim. Çok büyük ve ince bir kanıt. Ayrıca gizemli adamla konuşup arkasından bağırdığı üniversite koridorunda geçen sahne de önemli ipuçlarından. Ama dediğim gibi kızlı sahne gerçekten de çok zekice saklanmış bir ipucuydu. Bir de bazı ipuçları vardır teknik bilgisi olanlar çakabilir ama burada tabiatın en basit kurallarından biri ihlal ediliyordu; güvercinlerin yanında koşarsan uçup giderler.


Nash'in tımarhaneye yatırılıp ilaç verildiği sahnede doktorun kurduğu şu cümle de filmin önemli repliklerinden: “Düşünün, hayatınızdaki en önemli kişilerin, yerlerin ve anıların yok olmadığını, ölmediğini, ama daha kötüsü aslında hiç var olmadığını birdenbire öğrenseydiniz ne olurdu? Bu nasıl bir cehennem olurdu?” Doktorun dediği gibi bundan sonrası nash için sıkıntılı geçecektir ama filmin kalitesi açısından şunu söyleyebilirim; filmin sonunda profesörün deli olduğunu öğrenip kapanışı yapabilirdik bu bile yeterli derecede etkili olurdu ama filmin ortalarında en büyük sırrı öğrenmemize rağmen bundan sonra da şaşırmaya devam ediyoruz. Bu hem gerçek hikayenin ilginçliğini hem de filmin kalitesini gösteriyor. Bir diğer güzel film repliği de şuydu: “dersler sadece yaratıcılık yeteneğini yok eder” zaten bu replik yüzünden nash, Princeton'da hiçbir derse girmemiştir.


Bundan sonraki hayatına, deli olduğunu kabul eden birisi olarak devam eden nash, hayatının büyük bir kısmını evlerinde geçirir ama gerçek hikayede karısıyla sürekli olarak evli kalmamışlar. Araya boşanmalar felan girmiş hatta filmdeki gibi Nobel ödülünü aldığında karısı yanında değilmiş. Belki biraz da filmin etkisiyle çift 2001 yılında tekrar evlenmiş. Profesörün deli olmadığına inanası vardır, arada başka manyaklıklar da yapar ama bir olay onu tam anlamıyla bilge havuzuna sokar. Oda arkadaşının yeğeninin hiç büyümemiş olduğunu anlar ve artık hakkaten ben deliyim der, bu sahnelerden birinde kız, nash ile sarılmak istiyordu, nash de olmaz deyince kız ağlamaklı oluyor. İşte tam bu sahnede ağlayacakken birden kendime napıyorsun lan dedim ve sahneyi ilerlettim.


Nash bundan sonra üniversiteye gidip insanların arasına karışacaktır ama hayali dostlar gitmez onlara da zamanla alışır. Böyle bir sahnede punk kültürüne mensup oldukları her hallerinden belli olan birkaç gencin profesörle alay etmeleri beni çok sinirlendirdi. Oradaki gençlerin hepsinin dalaklarını, ciğerlerini, böbreklerini, ikametgah adreslerini sikeyim. Amına koduğumun dna'sında insanlık olmayan haysiyetsiz köpekleri. Neyse zamanla nash sıkça gittiği kütüphanedeki çocuklara ders vermeye ardından da dersliklerde konu anlatmaya başlar. Sonunda da hep istediği Nobel ödülünü kazanır. Profesörümüz şu an hala üniversitede ders anlatmaya devam ediyor ve dediğine göre hayali arkadaşları hala yaşıyormuş…




A Beautiful Mind film eleştirisi