24 Nisan 2012 Salı

Sherlock Holmes: A Game of Shadows




"Sherlock holmes: a game of shadows" filmini, serinin ilk filminde olduğu gibi çılgın ve inanılmaz zeki yönetmenlerden guy ritchie yönetmiş. Benim en sağlam 15 yönetmen listemde olmayan guy ritchie'nin listeye girmesine çok az kaldığını hisseder gibiyim. Yönetmenin diğer önemli filmleri ise şunlardır; "lock, stock and two smoking barrels", "snatch", "revolver" ve "sherlock holmes'un ilk filmi". İlk iki film ile kendine özgü çılgın İngiliz tarzını geliştiren yönetmen, sherlock serileriyle biraz daha farklı bir formata geçebildi zira "rocknrolla" ile artık sıkmaya başlamıştı. 


Başrollerde de yine ilk filmdeki gibi Robert downey jr. ve  jude law yer alıyor. Bu filmde James moriarty'yi ise başarılı oyunculardan jared haris canlandırıyor. Sherlock holmes karakteri bildiğiniz üzere fiktif yani hayali bir karakterdir. Sir Arthur conan doyle tarafından ortaya atılan bu polisiye, dedektiflik ve gizem senaryolarının ana kahramanı, zamanla ingiltere'de ve dünyada inanılmaz derecede hayran kitlesine ulaştı. Yazarın kitaplarında sherlock'un kaldığı yer olarak gösterdiği "baker street 221/B" nolu daire, şu an müze olarak kullanılmakta ve baya da bir turist çekmektedir.


Sherlock holmes ile ilgili tüm dizi ve filmlerin esin kaynakları yazarın yazdığı onlarca dedektiflik hikâyesidir. Bazıları dergilerde ve gazetelerde kısa hikayeler olarak yazılmışken bazıları romanlaştırılıp kitap haline getirilmiştir. Sherlock holmes karakteriyle ilk tanışmam da lise hazırlıkta zorla okutturulan İngilizce kitaplar sayesinde gerçekleşmiştir. Oradaki hikayede bizim dedektif bir yalıya gidiyor ve katili buluyordu. Kitabı zar zor anlayabilmeme rağmen hikayeyi beğenmiştim. Bir diğer okuduğum zoraki hazırlık kitabı ise "the elephant man" idi. Bir de "monkey paw" mu ne vardı. Hey gidi günler kaç sene geçmiş neyse. 


Sherlock holmes karakteri öylesine zeki ve çılgınca resmedilmişti ki normal bir insanın bu hayali şahıstan etkilenmemesi imkansızdı. Olayları “science of deduction” yani çıkarım yapma sanatıyla çözen sherlock holmes'un botanik, zooloji, yakın dövüş teknikleri, keman çalma ve besteleme (benim gibi sıkı bir bach hayranıdır) ile sıkça absürt deneyler yapma gibi farklı dallarda alışkanlıkları ve başarıları vardır. Orijinal holmes kitaplarını okumadığım için daha fazla detaylı bilgi veremeyeceğim ama hemen hemen anlatılanlar bu yönde olacaktır. Diğer aile yaşamı, arkadaşlıkları, kadınlara olan bakış açısı, kurnazlığı, alçak gönüllü olmayışı ve ukalalığı pek çok ilgili film ve dizide ortaktır. İşte tüm bu film ve dizilerin içinde en çok etkilendiğim ve hoşuma gidenler guy ritchie'nin çektiği filmler ile “sherlock” isimli inanılmaz derecede başarılı bulduğum mini dizidir. Aslında ilk önce o diziye değinmeyi düşünmüştüm ama sonra vazgeçtim. Bu seri filmde olduğu gibi orada anlatılan olaylar ve dipnotlar da sir Arthur conan doyle'nin eserlerinden esinlenilmiştir. Bazı yerlerde ise yönetmenler konuyu biraz doğaçlama anlatımlarla desteklemişlerdir. Mesela sherlock isimli çok beğendiğim dizide sherlock, 2010'larda yani günümüz zamanında yaşamakta ama kıyafetleri ve zevkleri ile asıl sherlock'muş gibi davranmaktadır. Modern londra'nın içinde anlatılan bir eski kafa dedektifin hikayesidir bu dizi.


Filme dönecek olursak, son filmde James moriarty betimlemesine bayıldım ama gerçek hikayelerin birinde sherlock holmes, profesör tarafından öldürülüyordu. Ayrıca profesör dedektiften daha akıllıdır. İngiltere'nin en akıllısı (muhtemelen kitaplarda bu tüm dünya olarak vurgulanmıştır) profesör James moriarty; ikincisi sherlock'un abisi ve üçüncüsü de bizim dedektif olarak resmedilmişti. Ama filmde sherlock, James moriarty'nin sinsice planını bozar, daha doğrusu bozduğunu zannedip ayarı da yiyince öldürür. Gerçi sherlock'un ölmediğini biliyoruz ama profesor de bir sonraki filmde karşımıza çıkabilir. Demem o ki bebeğim serinin ikinci filminde hayran olduğum fiktif karakterlerden James moriarty'ye biraz haksızlık edilmiş ama bunu da çok zeki izleyicilerin varlığına borçluyuz. Zaten zamanında aynısı yazarın da başına gelmişti. Bir hikâyede sherlock, profesör tarafından öldürülünce halktan çok tepki alır ve sonraki hikayede tekrar diriltilerek dedektiflik yaşamına devam eder. Etrafımız basit insanlarla çevrili olduğu için illaki her hikaye mutlu sonla bitecek ve iyiler kazanacak. Ama şunu da unutmamak lazım; bir insan planlı bir şekilde kötülük yapıyorsa (ki kötülük görecelidir ve filme göre profesör, tüm dünyayı savaşa sokup paranın ve otoritenin amına komak istemektedir) muhtemelen iyilerden daha zekidir. Anlatılan hikayenin sonunda da bu kötü tasvirin başarılı ve galip olmasında bence bir mahsur yoktur neyse.


Sherlock holmes'un hikayeleri zaten yeterince zeka parıltılarını barındırıyor ama bizim de sherlock holmes gibi görüp olayları çözmemizi sağlayan sadece iki yapıt var. Diğer film ve dizilerde sherlock holmes olay yerine gelir ve tak olayı çözer sonra bize yarım saat anlatır. Ama bu bahsettiğim dizi ve filmde yönetmenler sayesinde biz de çıkarım yapma sanatı yapabiliyoruz (bu arada şu videoyu da izlemelisiniz). İki eseri de çok başarılı buluyor ve devamlarını şiddetle bekliyorum. Sherlock isimli dizi son üç yılda sadece iki sezon ve sezon başına üç bölüm yayınladı. Türkiye'de olsa ne olur diye demeye gerek yok heralde. Maalesef sadece buradan bile ingitere'nin bizden ileri ve üstün olduğunu söyleyebiliyoruz, acı ama gerçek. 10 yıldır dış mihrakların öldüremediği bir Polat alemdar'a eşlik eden esrarengiz yarışmalar ve arka sokaklar ile beraber akasya durağı. Bana kimse ileride bir gün yeniden dünyayı yönetecek olan süper güç olacağımızı söylemesin zira küfür ederim.


Güzel dizi demişken bazı okuyucularım şiddetle dizi önerileri istiyor, ben de onları bu yazıda mutlu edebilmeyi umuyorum. "Sherlock", "oz", "deadwood", "dexter", "breaking bad" ve "person of interest" ile "arrested development" çok beğendiğim dizilerden. Sherlock'un 2. sezon 3. bölümünü yani şimdilik son bölümünü de hiçbir dizinin herhangi bir iddalı bölümüne değişmem o kadar. Deadwood'daki oyunculukları da başka bir yapıtta zor görürsünüz.


Şimdilik öyle bir niyetim olmamasına rağmen bir gün okunacak kitaplar listemde sherlock holmes sıraya girebilirse kitaplardan sizlere pek çok dipnot ve güzel anekdotlar paylaşabilirim ama yakın gelecekte zor gözüküyor. Yazımızı  ilgili filmden bir cümleyle bitirelim: “Bilinçaltındaki muammalar insanı ihtilafa düşürmeye biçilmiş kaftandır.”------james moriarty.




Sherlock Holmes: A Game of Shadows  film eleştirisi

8 Nisan 2012 Pazar

A Torinói ló



"A Torinoi lo", filmini ünlü yönetmenlerden Bela Tarr yazıp yönetmiş. Bela Tarr, filozof olmak isteyip de arzuladığı kıvama gelemeyen ve hobi olarak da film çeken Macar asıllı bir arkadaş. Filmlerinin çoğu hatta hepsi için söylenebilecek belki de tek şey idraki zor olmalarıdır. Ben aslında kendisinin filmlerine "satantango" ile giriş yapmayı düşünüyordum ama nietzsche'nin az da olsa konuyla ilgili olması beni bu filme itti. Biliyorsunuz konu niçe olunca en sıkıcı filmleri bile ayağınıza getirebilirim. When nietzche wept isimli rezalet filmi neden bloğa taşıdığımı o filmin eleştirisinde dile getirmiştim. Ancak bu filmimizi zorunluluk icab ettiğinden yazmıyorum. Sinema severlerin bilmesi gereken bir film ve yönetmenden bahsediyoruz ki filmimiz siyah beyaz olmasına rağmen 2011 yapımı bir filmdir.


Blogda siyah beyaz filmlere de çok sıkıcı kült filmlere de örnekler vererek değindik. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki sıkıcı film formatlarına sahip yapıtlar arasında en eğlenceli olanlarından bazıları bana göre bela tarr'ın filmleridir. Kabul etmek gerekirse film baştan sona sabır ve ilgi isteyen ögelerle dolu ama formatına rağmen çok heyecanlanabileceğiniz hatta empati kurabileceğiniz yerler de var. Bu dediklerim sıkıcı filmler için zor bulunan unsurlardır ve çoğunluğunu da sinema severler izlemek zorunda oldukları için izlerler ama bu filmin kesif düşünceler içerdiğini biliyorum ve eminim. Bu anlam yoğunluğu fazla olan sessizlikleri ve insanların davranışlarını niçe'nin öğretilerini ve yaşamını göz önüne alarak sizlere anlatmaya çalışacağım.


Filme geçmeden önce başrollerde bela tarr'ın çoğunlukla beraber çalıştığı kişiler ön planda; janıs derzsi, erika bök ve mihaly kormos. Bu üç oyuncu neredeyse yönetmenin en önemli eserlerinin hepsinde yer almış. Oyuncuları da çok beğeniyorum. Bu arada şunu söylemem gerekir ki İskandinavların 5-6 yılda bir yaptığı rezalet boyutlarda sıkıcı filmler var. İnternet ortamında ya da entel sohbetlerde bu filmlerin kıymetlerinin anlaşılamadığı ve oyunculukların antik yunanın tiyatral özelliklerini barındırdığı ifade ediliyor. Ben bu düşüncelerin hiç birine katılmıyorum. Bir film sıkıcı ise güzel olacak diye bir şey yok. Bizden örnek verecek olursak Nuri bilge ceylan'ın filmleri sıkıcı ve bir o kadar da kötüdür. İnsan manzaralarını, hüznü, sevinci, doğayı ve çoğunlukla sessizliği anlattığı için bir film iyi olacak diye bir şey yok ki nuri'nin gittiği yolun babalarından biri de hiç kuşkusuz bela tarr'dır.


Filmin niçeyle ne alakası var diyebilirsiniz çünkü filmde niçe'nin ne adı ne de öğretileri yer alıyor. Topu topu 2 başrol oyuncusu ile bir at görüyoruz. Söylentilere göre niçe, torino'da delirmeden önce bir gün yolda bir atın sahibi tarafından kırbaçlandığını görür ve bu duruma çok içerlenerek hemen gidip atın boynuna sarılır ve ağlar derken birkaç gün hasta yatar ondan sonra da ölene kadar bir daha hiç konuşmaz ve kısa süre sonra da bitkisel hayata girer. Annesi ve bacısı tarafından da ölene kadar kendisine bakılır. Ancak niçe'nin neden delirdiğini veya neden konuşmamayı seçtiğini akabinde de neden bitkisel hayata girdiğini kendisine soramayacağımız için tam anlamıyla bilmek mümkün değil. En kesin görüş bu idi. Filmimiz ise o kırbaçlanan atın sahibi ile kızının başından geçenleri anlatıyor. Yönetmenin dediğine göre biz o meşhur olaydan sonra niçe'nin başına ne geldiğini biliyoruz asıl bilmediğimiz ise at ve atın sahibinin başına gelenler. O yüzden de yönetmen bu filminde sadece at, atın sahibi ile atın sahibinin kızının 6 günlüğü çekilmiş yaşam öykülerini anlatıyor.


Filmde kullanılan sinema teknikleri ve kameranın yaklaşımı ilk defa bu tarz film izleyenler için ilk başta garip gelebilir. Bu bildiğin amatör çekim diyebilirsiniz ama ilk yarım saatinden sıkılmayıp filmi sonuna kadar izleyebilirseniz ne kadar etkileyici bir teknik ile film çekildiğini anlayabilirsiniz. Filmde bahsi geçen kişiler İtalya'nın torino kentinin bir dağ evinde yaşayan bir aile. Ailede sadece baba, kız bir de at var. Baba sabahtan evden ayrılıp atı ile taksicilik vb. işler yaparken kız da ev işleriyle uğraşmaktadır. Yıl da 1890'lar felan. Aile inanılmaz derecede fakir ve bir o kadar da medeniyetten yoksundur. Yaşadıkları her gün, bir diğerinin kopyası gibidir. Hatta babanın sabahları uyandığında verdiği tepkiler bile aynı ve sinir bozucudur. Babanın sağ kolu felçli olduğu için çoğu işinde kızının yardımını alır. Baba karakterinin iyi mi yoksa kötü mü olduğu izleyiciye bırakılmışken yaşlı, bunak ve biraz da pişmanlıkla dolu bir hayata sahip olduğu aşikardır. Kızı ise dört duvar arasında 5-6 tane ev araç gereciyle evcilik oynayan kocaman bir, belki de duldur. Her gün yedikleri haşlama patates ne kadar gerçekleri yansıtır bilinmez ama fakirlik bundan güzel anlatılamazdı. Her gün tek öğün yemek o da haşlanmış patates. Babanın patates yemesindeki garipliği anlayabilmiş değilim. Bu güzel yemeklerden başka sabahları ve akşamları acayip acayip içkiler içerler, sularını da avludaki kuyudan karşılarlar.


Derken günün birinde babanın başına niçe'li olay gelir. Bu olay filmde gösterilmiyor. Film, olaydan hemen sonrası ile başlıyor. Ne oluyorsa ondan sonra oluyor ve ailenin yaşamında gariplikler cereyan etmeye başlıyor. Niçe ile yönetmenin durumundan yoksun insanlar için film sırlar kapısı modunda geçecektir. Adam atı dövdü sonra tüm aile boku yedi. Tabi bu şekilde yorum yapacak birinin bu filmle herhangi bir yerde buluşabileceğini düşünmüyorum.


Niçe'nin torino'da ne işi var diyebilirsiniz. Niçe “neden bu kadar akıllıyım?” adlı makalesinde iklim ve sosyal çevrenin insanın kişisel gelişimi üzerine derin etkileri olduğunu şöyle ifade ediyordu: “Şu zamana kadar yaşamış olan zeki insanların yaşadıkları yerleri, zekanın, kurnazlığın, hainliğin insanı nerelerde mutlu kıldığını, dahilerin nelerde kendilerine bir yuva edinmeye zorlandıklarının bir listesini oluşturun: bu listeden çıkabilecek olan tek bir ortak nokta vardır; havası kuru olan yerler. Paris, provence, florans, Kudüs, Atina. Bu yerlerin isimlerinden de anlaşılacağı kadarıyla, dahiler kuru havaya, duru göğe, yani hızlı bir metabolizmaya, hiç durmadan ve büyük ölçülerde kişinin enerjisini tazelemesine bağlıdır. Bununla ilgili bir örnek hatırlıyorum; özgür yaratılışlı, değerli ve zeki birisi, sırf iklim konusunda bir içgüdüye sahip olmadığı için dar kafalı, sinik ve hırçın bir uzmana dönüştü ve hastalığım beni sağduyulu olmaya, gerçek sağduyu konusunda düşünmeye zorlamasaydı, benim sonum da aynı olabilirdi. Uzman bir araştırma sonucunda fark ettim ki, iklimin ve havanın üzerimdeki etkilerini, çok hassas ve güvenilir bir aygıttan okur gibi okuyabiliyorum. Örneğin Torino’dan Milano'ya kısa bir yolculuk sırasında, havanın nemlilik oranındaki değişikliği bedenimle ölçebiliyorum ve yaşamımın son on yılı dışında, tehlikeli yıllarımın hep benim için yanlış, bana kesinlikle yasaklanmış yerlerde geçtiğini düşününce dehşete kapılıyorum. Naumburg, Schulpforta, çoğunlukla Thüringen, Leipzig, Basel, Venedik…”


Yine bir başka makalesinde şöyle diyordu: “en büyük sarfiyatlarımız, sık bir şekilde ufak ufak yaptığımız sarfiyatlardır. Bir şeyden kurtulmaya çalışmak, onu yanımıza yaklaştırmamaya çalışmak bir sarfiyattır; olumsuz amaçlar için boşuna harcanmış bir güçtür. İnsan sürekli olarak kendisini savunmaya çalışırken, kendisini savunamayacak kadar bitkin düşünceye kadar ileri gidebilir. Varsayalım ki, dışarı çıktım ve karşımda soylu ve sessiz Torino şehri yerine bir alman kasabası buldum. O bastırılmış ve korkak dünya içime dolmasın diye içgüdüsel olarak hemen kabuğuma çekiliveririm. Ya da tam tersi olsaydı da, taştan binalarla dolu, iyi kötü her şeyin oraya sürüklenip getirildiği bir alman şehri çıksaydı karşıma? O zaman bu, bir kirpiye dönüşeceğim anlamına gelmez miydi? Fakat bu bir sarfiyattır; dikenlerimizin çıkmasının gerekmediği, sadece ellerimizi açarak yaklaşmamız gereken bir durumdur, iki kat lükstür…”


Bir başka yazısında da torino'yu ve yörenin insanını şöyle övüyordu: “okurlarım arasında gerçek üstün zekalılar bile var; viyana'da, Petersburg'da, stocholm'da, Kopenhag'da, Paris'te, new york'ta, her yerde beni bulmayı başardılar; avrupa'nın en basık ülkesi Almanya hariç. İtiraf edeyim, beni okumayanlardan, ne adımı, ne de felsefe sözcüğünü duymuş olanlardan memnunum. Ama örneğin burada, yani torino'da nereye gitsem beni görünce herkesin yüzü gülüyor. Şu ana kadar, gururumu en çok okşayan olay da, meyve satan yaşlı kadınların en tatlı üzümleri verebilmek için çırpınıp durmaları. Filozof dediğin işte böyle olmalı….”


Torinoyla ilgili son yazıyı da "ecce homo" adlı eserinden verelim: ( her ne kadar ecce homo ile beraber güç istenci gibi eserleri bacısı tarafından tahrifata maruz kaldıysa da yoğun çalışmalar sonucunda niçe'nin el yazılarının birebir kopyaları kitaplar haline getirilmiştir. Bilenler için bazı yazılarında niçe çelişkili şekilde gözükür gerçi bu iddiayı ispatlayacak bir delil elimde yok ama şimdilerde eserlerinin tamamıyla tahriften yoksun olduğu söyleniyor neyse) “bahsi geçen çalışmayı (putların alacakaranlığı ya da bir psikoloğun atıllığı) bitirir bitirmez, bir gün bile boşa geçirmeden hemen o büyük görevime, yeniden değer biçme işine koyuldum. Bu işe başlarken daha önce kimsenin hissetmediği kadar gururluydum. Her geçen dakika ölümsüzlüğümden birazcık daha emin oluyor ve bronz tabletler üzerine bir kaderin şaşmazlığıyla imgeleri ardı ardına kazıyordum. 3 eylül 1888 tarihinde önsözü yazdım. Sabahleyin, önsözü yazdıktan sonra dışarı çıktığımda, ober engadin’in o güne kadar bana gösterdiği en güzel sabah karşımdaydı; berraktı, renkler alevler gibi parıldıyordu. Tüm zıtlıkları, güneyle buz arasındaki tüm geçişleri bir araya getiren bir gün. Ancak 20 eylül tarihinde ayrılabildim sils-maria’dan. Seller yüzünden gidememiştim. Sonunda o eşi benzeri olmayan o yerin son misafiri olarak ben kalmıştım. Oraya duyduğum minnetin karşılığı olarak ona ölümsüz bir ad vereceğim.


Bir sürü sorunla dolu bir yolculuktan sonra, ancak gece yarısında varabildiğim Como’yu da seller almıştı; bu yüzden bir de ölüm tehlikesi atlatarak 21. Günün öğleden sonrası, daha önceden bir sınava tutulduğum yere, bundan böyle kalacağım Torino'ya vardım. Gene bir ilkbaharda oturduğum, altı katlı via carlo alberto’nun üçüncü katındaki, Victor emmanuele'nin doğduğu o devasa saray carignano'nun karşısındaki evi tuttum. Charles albert meydanı ve daha uzaklarda tepeliklere bakıyordu evim. Bir an için bile tereddüt etmeden, hiç oyalanmadan hemen çalışmaya oturdum; geriye çalışmamın dörtte biri kalmıştı. 30 eylül günü büyük zafer; yedinci gün; cennetten inmiş olan po kıyılarında (torino, po kıyılarında gezinti yapılabilecek olan yerleriyle meşhurdur. Niçe de bu yere çok düşkündür) bir gezinti. Hayatımda hiç böyle bir sonbahar geçirmedim ben. Dünya üzerinde böyle bir şeyi yaşayabileceğimi düşünmezdim hiç. Sonsuzluğa uzanan claude lorraine caddesi her gün aynı ebedi mükemmelikte…”


Bu güzel anılarını paylaştığı eylül ayı ve sonbaharı belki de niçe'nin en son güzel aklı başında yıllarıydı. 1989'un 3 ocağında yine sevdiği torino şehrinde dolaşırken bir adamın atına kırbaç salladığını fark eder ve sinir krizi geçirir sonra atın yanına gider, ona sarılır ve ağlar. Derken sinir krizleri hiç dinmez ve artık niçe kimseyle konuşmaz olur zaten hafiften de sıyırık idi, derken zamanla daha kötü hale gelir ve bitkisel yaşam bir on yıl sonra da ölür. Peki burada tüm suç at sahibinin şuursuz hareketleri miydi? Kesinlikle hayır, bu olay niçe'nin sabırsızlıkla beklediği bir olaydı. 


Niçe, kişisel yaşamında ne kadar alçak gönüllüyse eserlerinde de bir o kadar saldırgan ve eleştiri kabul etmez bir karakterdi. Daha genç bir filozofken dört bir yana saldırmıştı. O zamanki tavırlarını niçe şöyle aktarıyordu: “Çağa aykırı düşünceler dörtlemesinin her bir parçası saf savaş ordularıdır. Bu dörtleme, benim aklı bir karış havada bir hayalperest olmadığımı, gerektiğinde kılıcımı kınından çıkarttığımı ve bu kılıcı sağa sola gözüm kapalı sallama ihtimalim olduğunu göstermiştir. (david strauss eleştirisi 1873, tarihin yaşamımıza etkisi 1874, eğitmen olarak schopenhauer 1874, richard wagner bayreuth’da 1876)” görüldüğü üzere Avrupa'nın en popüler eserlerine ve kişilerine hunharca saldırıvermişti, bundan sonraki eserlerinde de aşağılamaya devam edecekti.


Niçe "böyle buyurdu Zerdüşt"ü yazdıktan sonra ise artık kendisine rakip tanımamaya hatta Zerdüşt'ü kendisinin bile anlayamayacağı bir yapıt haline getirdiğinden bahseder olmuştu. Zor durumlarda anekdotlarından yararlandığı, kendisinden nasıl olmuşsa ortaya çıkmış; gelmiş geçmiş en komplike kitap olarak görüyordu. Niçe'nin şu sözünü de hesaba katarsak: “Benim savaş taktiklerim dört kuraldan oluşur: birincisi, sadece galip gelmiş şeylerle savaşırım, eğer öyle değillerse galip gelmelerini beklerim” artık olmayan rakiplerin dünyasında, ve anlaşılamamın derin sessizliğinde kendisine tek bir çare kalıyordu. Zerdüştünün yanına gitmek. Peki bu delirme nasıl olmalıydı tabii ki dillere destan bir şekilde. Son dönem etkilendiği yazarlardan olan Dostoyevski'nin bir eserindeki hikaye birden kafasında canlanır ve sihirli yol hazırlanır. Biliyorsunuz 1887 yılında "yer altından notlar"ı okuyan niçe, Dostoyevski’yi incelemeye alır. Yine biliyorsunuz ki "suç ve ceza" adlı Dostoyevski eserinde raskolnikov, bir gün kötü muamele gören attan çok etkilenerek sıyırıyordu. İşte bu güzel esin niçe'nin sessizlik süreci için en güzel senaryosuydu.


Filme dönecek olursak yönetmenin niçe'nin nihilizminden etkilendiği aşikardır. Ve bence yönetmen de niçe'nin bu taktiğini çözer ve bunu tüm torino'ya uygulamak ister. Dünya artık erdemin, ahlakın ve bilginin çok uzağındadır ve bilgeler daha doğrusu decadent'ler anlaşılamamaktadır. Artık bu düzenin yıkılması gerekecektir ve bu yıkılma sürecinde ara form derin bir sessizlik ve hiçliktir ki yönetmenin diğer filmlerinde de bu unsurlar göze batar. İlk önce niçe suskunluğa bürünür, sonra iklim alışılmışın dışında bir tepki verir, evin etrafında sürekli sesler çıkaran böcekler susar, at yemek yemeyi ve su içmeyi keser, evin kuyusu kurur, evin kızı sessizliğe bürünür ve sonunda bu büyülü yolu başlatan adam susar. Böylece artık susup bir sonraki aşama beklenilecektir.


Özetleyecek olursak niçe ile beraber tüm torino ve beklenilen o ki tüm evren derin bir sessizliğe bürünecek ve kaçınılmaz son gelecektir. Burada suçlu aramamak gerekir. Atın sahibi hata yapmıştır ama tüm bunlardan asla sorumlu olamaz. Bozulan dünyanın ve insanlığın, susmaya ve sessizce ölmeye ihtiyacı vardır. İşte filmimiz bu geçiş sürecindeki birkaç portrenin başından geçenleri anlatıyor, filmde sıkça duyduğunuz harika müziği de film müzikleri bölümüne ekledim, çılgınca dinleyebilirsiniz(113. parça).


A Torinói ló film eleştirisi

2 Nisan 2012 Pazartesi

Wrath of the Titans


"Wrath of the Titans" filmini basit yönetmenlerden Jonathan Liebesman yönetmiş. Başrollerde ise serinin ilk filminde olduğu gibi Sam Worthington, Liam Neeson ve Ralph Fiennes yer alıyor. Serinin ilk filminin adı ise "Clash of the Titans" idi. Mitoloji ile ilgili filmlere daha sonra değinmeyi düşünüyordum ama bu filmden sonra illaki bir şeyler söylemem lazım. Benim bu yazıda çoğunlukla üzerinde duracağım ise özgün senaryolar ile filmlerin esin kaynakları.


Öncelikle ilk filme değinelim; ilk filmin adı "clash of the titans" olmasına rağmen film boyunca titanlar gözükmez ve ayrıca bu isimle 1981 yılında çıkmış bir film daha vardı. Filme göre ismi zikredilen tek titan Kraken'dir ki kraken'e filmde canavar denilir ayrıca kraken yunan mitolojisinde yer almaz, iskandinav mitlerinin karakteridir. O yüzden yunan mitinde olmaması gerekirdi. İlk film çoğu insana sıkıcı geldi, bazı arkadaşlarımdan filmle ilgili senaryoyu eleştiren yorumlar aldım ama onların derdi niye tanrılardan ve titanlardan fazla bahsedilmediğiydi. Ben de onlara bu filmin konusunun sadece perseus isimli yarı tanrı yarı insan bozuntusu antik kahramanın seçilme sürecini anlatan bir yolculuk olduğunu anlattım ve biraz yatıştılar ama beni kim yatıştıracak? Pek çok hikaye götten uydurulmuş, amacın sadece ticari olduğunu düşünmüyorum, senartistlerin wikipediden mitoloji okuduklarına kanaat getirmiş durumdayım. Medusa'nın öldürülmesi sürecindeki doğaçlama sahneler beni çıldırttı. Beni asıl sinirlendiren ise ellerinde hazır hikayeler bulunmasına rağmen götten senaryo üretmeleri. Biliyorsunuz bu yunan mitolojisi pek çok yunanlı tarihçinin epik ve de lirik şekilde yazdıkları eserlerin toplamı. Her ne kadar farklı yorumlar olsa da çoğu hikaye ve mesaj aynı. Ama 5 yılda gördüğümüz yaklaşık bir 3-4 tane iddialı yunan mitolojisi filminde hikayeler çok sıradandı.


Bu bahsettiğim yazılar "homeric hymns" adıyla bazıları anonim olmak suretiyle literatüre geçmiştir ve homerik ilahiler diye de Türkçe'ye çevrilebilir. Ama filmlerde gördüğümüz senaryolar rezalet boyutlarda. Sen madem titanlardan bahsetmeyeceksin o zaman o adla reklam yapma, tanrı betimlemelerini doğruca yap, kurtlar vadisindeki basit güç odakları gibi tanrı toplantılarını gözümüze sokuyorlar. Herkül'ün bile nerden baksan 20 tane hikayesi varken senaristlerin çokça sayıda mevcut olan asıl eserlerin yerine kendi yorumlarını filme çekmek istemelerini bir türlü anlayamıyorum. Bunun önüne kim geçecek? Benim en büyük sıkıntım budur. Yani biz istersek kendi batman filmimizi çekebilir miyiz? Gerçi geçen fragmanını gördüm süpermen türkiye'de mi ne diye iğrenç bir dip yapıt daha geliyor. Bazı konuların denetlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Herkes keyfine göre film çekememeli.


Buna en basit örneği vampir kültüründen verebiliriz. Vampir var mı? Hayır yok, ama irlandalı'nın eserine saygı göstermek zorundasınız. Birilerinin olanca twilight vb. ergen saçmalıklarına dur demesi gerekir. Hakeza olmayan yunan tanrılarını bile anlatırken tarihçilere saygı duyulması gerekir. Örneğin Troy filmi ile filme göre antik yunanın en önemli savaşlarından biri anlatılır ama filmde tanrısal tek bir betimleme göremedik. Meşhur savaşçı aşir'in durumu hiç anlatılmadı oysaki filmin sonunda aşir, aşirine ok yiyince ölüyordu, sebebi ise yarı tanrı annesinin kimi hikayelere göre de terkedilmiş tanrı olan annesinin aşiri küçükken ölümsüzlük suyuna bandırması ve eliyle topuğundan tuttuğundan o bölgenin tılsımlanamaması. Şimdi sen bu hikayeyi anlatmıyorsun ondan sonra da adam aşirine ok yiyor ve ölüyor, sizin yapacağınız filme sokuyum. Troy favorilerimden diyebileceğim bir film ama eksik lan konu.


Truva'da savaşa gelen bir çok tanrısal öge varken filmi tek bir aşk hikayesi üzerine kurmaya çalışan zihniyeti şiddetli kınıyorum. Agamennon, aşir, hektor ve helen ile paris; bunlar filmde kahraman ama truva savaşını anlatmak için yeterli değil. Ayrıca güzeller güzeli helen'in kadın tanrılar tarafından kıskanılması ve gelen azaplar neden es geçildi? Agamennon isimli kral kimin keyfine göre kalleş bir kral olarak gösterildi? Athena, Hera, Afrodit ve Ares betimlemeleri nerede? Homeros'un ilyada isimli tarihi başyapıtına neden riayet etmiyorlar? Dediğim gibi bunların tek sebebi finansal sebepler olmamalı.


Clash of titans filminde perseus'un önemli maceraları varken cılız aşk kokularını suratımıza atmalarının ne anlamı var? Orijinal hikayede perseus, kraliçe andromeda'yı kurtarmalı ve onunla birbirlerini sevmeli idiler. Ama bu filmimizde kurtarma gereksizce değiştirilmiş. Sanki perseus kraliçeyi değil de şehri kurtarıyormuş gibi anlatılmış. Yalan ve de yanlış bilgiler. Perseus'un medusa'nın kellesini alması sonucu krakenle savaşmasını nereden okuyup senaryoyu yazmışlar merak konusu. Yine filme göre perseus neden Io isimli yarı tanrı karakterle kırıştırıyor onu da anlamış değilim, hangi kitaptan okudular bilinmez. Lan dallamalar madem filme aşk, şehvet, şefket koyacaksın sana koyma diyen yok ki, niye perseus, ıo mudur oil midir onunla sevişiyor? Perseus kraliçe andromeda'yı şey yapmalıydı.


Sonra ne oldu benim dediğime geldi piçler, serinin son filminde (umarım war of the gods'ı da çekmeye kalkmazlar) kraliçe ile perseus'u öpüştürüyorlar. Hem de çok sinirlendiğim bir yerde. Son filme gelmeden önce arada pembe dizi niyetinde çekilen immortals'a da değinmem gerek. Öncelikle bu filmin yönetmeni olan hintli tarsem singh'in sanata bakış açısının kosinüsünü sikeyim. Ulan elin amelesine mitolojiyi okutsak geri yazdırsak o adam daha fazla doğru yazardı. Rezalet, tam bir rezalet. Filmin senaryosu da görüntüler de aksiyon sahneleri de rezalet. Yine aynı soruyu soracağım. İsteyen istediği filmi çekebilecek mi? O zaman ben de ileride çok popüler bir kült akımın içine edeyim iyi mi. Yani bir adam çıkıp ikinci dünya savaşı filmi çekse ve almanları haklı gösterse en başta beyni yıkanmış sen bile bu durumdan rahatsız olursun, çünkü haklı olanlar yahudiler olmalıydı. E bu meselede bu kadar net kırmızı çizgiler varken bir kaç amatör hayalperestin asırlık baş yapıtların içine etmesine kim neden göz yumuyor bilinmez.


Ayrıca şunu da belirtmeliyim ki yönetmenler illaki de işin ekonomik boyutunu düşünüp biraz doğaçlama yapacaklar ama bu konuyu baştan sonra yorumlayabilecekleri anlamına gelmez. Mitolojide pek çok serüven ve yorum var ama ne diye götünden uydurursun bre yönetmen bre kalleş bre sanat düşmanı, bu bre ne demekti?


Immortals adlı film diyemeyeceğim şeyde güya kral hyperion titanları zindandan kurtarıp tanrıları öldürtecek. Filmdeki titanlar yemin ediyorum piramit inşaatında çalışan mısırlı ameleler gibi çıkmış. Olum mal mısın tarsem, sen ne okudun la, senin ilkokul öğretmenin kimdi, öyle titan öyle zindan mı olur piç. Sen titan hypreion'a ne diye kral diyon kalın kafalı. Madem titanları zindandan kurtaracan ne diye müzeden çıkartır gibi titan teması yapıyorsun, hani o meşhur tartarus zindanları, taa yerin dibindeki uçsuz bucaksız zindanlar neredeler? Ve titan temalarını rüyanda mı gördün? Bu arada titan deyip duruyoruz da titan nedir der gibisiniz. Biliyorsunuz yunan mitolojisine göre ilk önce kaos vardı. Kaos'tan uranus ile gaia çıktı. Gaia bereket, uranus gök sorumlusu idi. Bu ikisinin birlikteliğinden titanlar ve acayip şeyler ortaya çıktı. Ama uranus doğanı öldürtüyordu. Derken bebeğim titanların lideri olan büyük evlat kronos kardeşleri ve anasıyla birleşip babaları uranus'u yener ve hapse yollar. Sonra kronos'tan zeus ile beraber hades ve poseidon gibi ilk büyük tanrılar olur. Derken tanrılar güçlerini birleştirir ve kronos'u yenerler. Böylelikle ikinci defa oğul babayı tutsak eder ve titanların neredeyse tamamı tartarus'a yani yerin dibine gönderilir.


Yani titanlar ağızlarında salya sümük yaratıklar olarak filmlerde gözükmelerine rağmen tanrılardan daha bilge ve öncüldürler. Ayrıca evren altın çağını mitolojiye göre titanlar zamanında yaşamıştır. Yine filmlerimize göre tanrılar insanları titanlardan felan koruyorlar, yalan düpedüz yalan. Yunan mitolojisine göre ilk insanı zeus değil prometheus yaratmıştır. Hatta yakınlarda prometheus diye ridley scott'un alien çakması basit bir bilim kurgu filmi daha geliyor. Filmin adını niye prometheus koyduğunu fragmandan anlayabiliriz ama bu da onun cahilliğini gösteriyor neyse. Yani immortals'daki gibi bir olay söz konusu değil. Bu filmdeki titan betimlemesini ise hayatımda gördüğüm en kötü yorum olarak nitelendirebilirim. Bu filmdeki bir diğer sinir bozucu şey ise titanların kurtarılmasını sağlayan tanrısal ok ve yay. Güya bu ok herkül için yapılmış ve bir gök savaşında yere düşmüş. Kral hyperion da buna ulaşır derken olaylar gelişir. Halbuki filmdeki palyaço gibi giyinmiş sakalsız tanrılardan biri de herakles'tir yani namı diğer herkül. E adam demez mi benim okumla bana mı artistlik yapıyorsunuz diye. Ya kardeşim, amına koduğumun yönetmeni, bi kere mitoloji okumamışsın herşeyin içine sıçmış batırmışsın, bu yavşak yönetmen bir de artisttir ki sormayın, it oğlu it.


Özetle bebeğim immortals gördüğüm en kötü mitoloji filmi idi. Ayrıca Theseus'u sikeyim o kim ki onun filmini yapıyorsun bir sürü hikaye ve kahraman var. Ama yönetmen muhtemelen tüm mitoloji birikimini age of mitolojiden aldığı için böyle angutluklar çıkıyor. Unutmadan söyleyelim age of'taki başrol kahramanlarının bazıları microsoft'un uydurduğu fiktif karakterlerdir. Hiçbir tarihi eserde gözükmezler, Arkantos gibi.


Gelelim en son filme, wrath of the titans yani titanların gazabı. Ama filmde titanlara titan değil de yerin altından çıkan iblisler deniyor, saygısız terbiyesizler. İblis olsa olsa olimposlu tanrılardır, çünkü titanların altın çağını onlar bozdu ve insana ilk sıkıntıyı ve kederi yunan mitolojisine göre zeus verdi. Neyse bunu filmin senaryosunu tozutmamak için es geçtin diyelim. Peki Perseus'un Io ile çocuğunun olması nereden çıktı? İlk filmde bir hata yapmıştınız; persues kraliçe andromadia ile sevişecekti, bu hatayı hala sürdürüp ucuz bir senaryo eklemesiyle izleyicilere yutturdunuz. Tartarus temasını fena bulmadım ama tartarus sadece yerin adı değil aynı zamanda oradan sorumlu görevlinin de adı, o nerede? İnsan Atlas'tan bahsetmez mi? Poseidon'u dilenci gibi göstermeye ne hakkınız var? Perseus'a bu yolculuğunda yardım eden çakma kahraman agenor'un da amına koyuyum, bu dallamayı niye tipik romantik komedilerdeki ibneler gibi göstermişler? Ayrıca kronoslar hadesler kıyamet koparken agenor'a basit espriler yaptıran yardımcı senaristin kılcal damarlarını sikeyim.


Filme göre bir şekilde kurtarılan kronos temasına bir şey diyemeyeceğim çünkü alışıla gelmiş betimleme buna yakın, age of'tan arak bir kronos gördük. Ayrıca kronostan çıkan alev parçalarının da minik titan olmasını yanlış araklamışlar. Kronos'un öyle bir özelliği yokken age of'ta da o işi prometheus yapabiliyordu. Amına koduğumun beceriksiz malları. Sadece kronos'un tartarustan kurtulması ise basit bir yönetmen taktiği, maliyetten kaçınmış. Bunu fetih 1453 filminde bir saat gemi getirme muhabbetinden sonra denize inen gemilerin bir daha gösterilmeyişine benzetiyorum. Kronos hanzo mu da sadece ona yoğunlaştınız anlamadım. Diğer ne olduğunu çözemediğim titan betimlemeleri ise rezalet. Perseus'un gerçekte bir titan öldürebilmesi ise imkansız. Ama affetmiyor önüne geleni öldürüyor, inanır mısınız kronos'u da perseus öldürüyor, inanılmaz cılız bir yorum. Kronos öldürülürken hades ile zeus'un tavırlarında sinemada kendimi zor tuttum. Zeus'un ölümü ise sinir bozucu. Zeus'un ölümünün ardından agenor ile perseus'un (5 dakka içinde adamın hem dedesinin hem de babasının ölmesine rağmen) şakalaşması ile beraber persues'un gördüğü ilk karı olan kraliçe andromeda'ya sulanmasında acayip kombo küfürler oluşturdum ama şimdi sinemadaki sinirim olmadığı için yazamayacağım. Hakikaten senaristi görmek ve konuşmak istiyorum, neden orospu çocuğu neden böyle bir şey yazdın diye


Filmin sonunda mıydı sonlarına yakın bir yerde miydi neydi, bir tane zengin görünümlü cahilin şu yorumu beni hayrete düşürdü: "bu zeus ile hades, kronos'a niye baba diyor, bunlar ondan nasıl çıkmış ki" ondan sonra senaristlere fazla küfür etmemeye başladım ve bu dizginlik beni eve kadar yorum yapmadan getirdi. Keskin kılıcı andıran, eleştiriyi kabullenemeyen mitoloji yorumlarım yerini geçen yaz arkadaşlarla yaptığım tatlı kır pikniğinin gevşetici anılarına bıraktı. Gecenin bir yarısında bu bebenin hemi de ilk günden bu filmi izlemeye gelme amacını da fazla düşünemeden uyudum gitti.


Bir daha muhtemelen mitoloji filmlerine, her ne kadar beni çok etkileyen ve dikkatimi çeken konular olsalar da gitmeyi düşünmüyorum. Gittikçe insanoğlunun zeka seviyesinin düştüğüne bunun da film sektörünü etkilediğini düşünüyorum. Beni son zamanlarda sinemada derinden etkileyebilen tek film olan inception'ın yönetmeni nolan'a güvenim sonsuz olduğundan, temmuz ayında ülkemizde vizyona girecek olan batman'ın son filmine gidip ben de batman gibi bir veda yapabilirim. Tabii ki bu veda sizlere değil ama büyük ihtimal çok zeki izleyicilerin olduğu sinema salonlarına. Bebeğim haftaya bir sıkıntı olmaz ise "a torinoi lo" ile devam edelim diyorum selametle...





Wrath of the Titans film eleştirisi