18 Eylül 2011 Pazar

Once Upon a Time in the West


fragman


"Once upon a time in the west" (C'era una volta il West) filmini sergio leon yönetmiş. Daha önce de yazmıştım, bana göre sergio leon gelmiş geçmiş en iyi yönetmenlerden biridir. Western filmlerinin de babasıdır. Sergio leon filmlerinde İngilizce yerine İtalyanca diyaloglar duyarız. Filmleri holivıd yapımı olmalarına rağmen filmler İtalyanca'dır. Kendisinin diğer önemli filmlerine de değineceğiz. Başrollerde ise favorilerimden Henry fonda, Charles bronson ve de güzeller güzeli claudia cardinale yer almaktadır. Claudia cardinale, benim aşık olduğum iki aktristen biri; kendisi hanım hanımcık, çok şeker, huyu da güzel kendi de güzel, munis, tatlı, inanılmaz derecede sevimli bir şeydir. Geç gelmişiz dünyaya. Kendisine 8,5 filmini izlerken aşık olmuştum, daha önceden de filmlerini görmüştüm ama bu filmde neyse. Fellini'nin 8,5 filmine ileride mutlaka ama mutlaka değinirim.


Bu film sergio leon'un muhteşem üçlemesinden sonra yaptığı ilk western filmidir. Konusu diğerleriyle aynı mükemmellikte olsa da kamera çekimi ve olayların akışı üçlemeden daha iyi gibidir. Üçleme dediğimiz de "iyi, kötü, çirkin" diye bildiğiniz dıdıdıdıdıııııı dııı dıı dıııı melodilerine sahip olan filmin de içinde olduğu, adsız sarışın kahramanın (clint eastwood) filmleridir.


Filmin ilk sahneleri eğer başka bir filmde olsa küfürü basar kapatırım ama bu filmde inanın izlerken çok zevk alıyorum. O kadar gerçekçi sahneler ki western dünyasındaymışız gibi hissediyoruz. Efsane müzik duyulana kadarki giriş sahneleri gerçekten de sadece sergio leon'un filmlerinde tahammül edebileceğimiz türden. Efsane harmonica müziği ve efsane kovboy tam karizmadır. "The man with harmonica" literatürdeki yerini bu filmle almıştır. Yeşilçamımız da maalesef bu filmden bi 10 tane film çıkartmış, müziklerini kaç 10 tane filmde kullanmıştır bilemiyorum. Kahramanımız western dünyasındaki azılı düşmanını aramak için dedektiflik yapıyor ama sanki sadece elaleme racon kesmek için gelmiştir, aslında böyle adamlar Türkiye'de fazla barınamıyor çünkü adam tüm karizmasıyla yanımızda belirirken illaki içimizden birisi alttan mucuk çekiyor, göbeğe parmak basıyor felan yani bu enseye tokat başka memlekette yok.


Jill mcbain (claudia cardinale) de evlenmek üzere harmonica'nın geldiği kasabaya gelir ama bu jill'in kocası haydutlar tarafından öldürülünce kendisi dul kalır. Dul dediğimizde fakir fukara değil tren yolunun kıyısında arazi sahibidir kendisi. Burada dikkat çeken bir başka husus da jill'in öldürülen kocasının yaptığı sert babalık, çocuğuna bir tokat atıyor ki ben hayatımda böyle bir şey görmedim; biraz da eskiden Amerika'da aile yapısı sağlamdı imajı çizilmeye çalışılıyor gibi. O ne biçim tokattı öyle. İnsanın dayak yiyesi geliyor.


Filmdeki kötü adam, Henry fonda'nın canlandırdığı frank karakteridir. Bu karakter gelmiş geçmiş en kötü kalpli film karakterlerindendir. Ayrıca çok az oyuncu hem çok iyi insan hem de şerefsiz adam modellerini bu kadar güzel oynayabilmiştir. Hatırlarsanız "12 angry man"de Henry fonda, adamın hasıdır. Henry Fonda'nın diğer güzel filmlerine ileride değineceğiz.


Eski usul amerikan barında yarı iyi yarı kötü karakter cheyenne'yi gördüğümüz sahnede daha önceden duymuş olabileceğiniz bir müzik çalar. Zaten çoğu türk yapımı western filmi de sergio leon'un bi kaç filminden araktır. Bizimkiler senaryoyu çalmakla kalmamış müziklerini de araklamışlardır, çok ayıp. Mesela bizim Tarkan filmlerinin hepsinde kullanılan müziklerin çoğu tek bir yabancı filmden araktır. İleride değiniriz. Bu bardaki sahneler ilginç derecede karizmatik bakışların, laf sokuşların olduğu bir sahnedir. Dedik ya bu sahneleri başka bir filmde görmeye tahammül edemeyebiliriz.


Filmdeki bir diğer ilginç nokta da o kadar sıcağın olduğu bir memlekette (eskiden  Amerika çöldü) milletin sarı sarı paltolar, çizmeler ve şapkalarla nasıl dolaşabildikleri. Büyük ihtimal o zamanlar giysi, insanlara kendini güçlü gösterme yollarından biriydi. Şimdi de öyle ama en azından bady mady tişört felan giyen zengin de var. Zaten ben şimdiki amerikan filmlerinde bile havanın sıcaklığını anlayamıyorum. Bi dedektif beliriyor pardesülü elinde kahve sanırsın kar kış, ondan sonra bi belalı niger mahallesine gidiyorlar esmer bırolar çırılçıplak basket oynuyor hakiketen hala anlamış değilim belki de amerikanın havasındandır. Bu western filmlerindeki bir diğer alametifarika da silahlı çatışmanın olmadığı diğer sahnelerin çoğunda illaki birileri bi şey yer ya da içer. İnsanların temizliğe olan hassasiyetleri ve yemeklerin sağlıklı olmaması da göz önüne alındığında bazen tiksinebilirsiniz, tabi bu hiç western izlememiş olanlar için. Ben mesela ne zaman bi western filmi izlesem kesin aralarda bi şey yerim, acıktırır beni.


Dulun evi bir kodamanın hayalleri üzerinde durmaktadır ve frank de bu kodaman için çalışmaktadır, aslında tam da çalışmak denemez söğüşlemek daha doğru, harmonica da frank'ı intikam almak için aradığından bunların yolları sık sık kesişir bir de çeyen vardır ama o çakma polat alemdar havalarında çölde dolaşmaktadır.


Dul oturduğu evin önüne istasyon (kocasının yapmak isteyip de yapamadığı) yapıp parayla kamp ateşi yakmak istemektedir, bu yüzden frank kadına tebelleş olur, bir ara da şey yapar, itoğlu it, felan filan derken olaylar gelişir harmonica da intikamını alır film de mutlu sonla biter ama bizim alışık olduklarımızdan değil.


Film içerdiği oyunculuklar, müzikler, Claudio Cardinale ve ayrıntıların kalitesiyle tam bir başyapıt. Mutlaka izlenilmeli, diğer meşhur western filmlerine de ilerleyen zamanlarda değineceğiz. Claudio, seninle çıkardım ama artık çok yaşlandın, ebeme dönmüşsün iyice, üzgünüm sevişemeyiz, ama olsun belki de bir sinema, çay yapıp eski filmlerini konuşabiliriz. Haberini bekliyorum canım.





Once Upon a Time in the West film eleştirisi

17 Eylül 2011 Cumartesi

Limitless


"Limitless" filmi Alan Glynn‘ın "The Dark Fields" romanından sinemaya uyarlanmış. Filmi Neil Burger yönetirken başrollerde Bradley Cooper, Abbie Cornish ve favorilerimden Robert De Niro yer alıyor. Film, son zamanlarda görmekte zorlandığımız özgün bir senaryoya sahip.



Eddie morra (bradley cooper) acınası halde yaşayan başarısız bir yazardır. Uyuşturucu, içki ve sigara ile beraber tembelliği, onu çekilmez biri yapmaktadır. Nasıl tanıştıysa güzel kız arkadaşı bile artık ondan nefret etmektedir. Kız arkadaşı tarafından siktiri yediği bi günde sokakta yürürken eski kayınçosunu görür. Bu eski kayınçosu da şerefsizin önde gidenidir ve eddie'ye bir haptan bahseder. Kayınçonun dediğine göre bu hap beynin neredeyse tamamını kullanmamızı sağlıyormuş. Normal insanların ise yüzde 5-10'unu kullanabildiğini söylüyor ama ben bu rakamın bile çoğu kişi tarafından kullanılabildiğini düşünmüyorum. Öyle insanlar tanıyorum ki yüzde 0,5 ini kullansalardı neyse


Eddie evine gelirken ilacı kullanır ve birden etrafındaki her şeyi başka bi gözle görmeye başlar artık daha önceden gördüğü, okuduğu ve dinlediği şeyleri bile çok rahat bir şekilde hatırlayabilmektedir. İlk etkilediği insan da ev sahibinin genç karısıdır. Onu etkilemekle kalmaz şey de yapar. Ardından evine gelir ve pis, dağınık evini düzene sokar. O zaman şöyle bir mantık kurabilir miyiz?; "yaşama alanı pis olanlar beyinlerini fazla kullanamayan insanlardır" Yok çoğu öğrenci evinin mutfağı gözümün önüne geldi de birden o yüzden sordum. Peki simetrik bir oda düzenine sahip olan insanlara çok zeki diyebilir miyiz? Ya da dağınıklık geri zekalılık belirtisi midir?


Eddie, çoktandır girişini dahi yazamadığı kitabının 90 sayfasını bir çırpıda bitiriverir ama sabah olup uyandığında o eski halinden eser yoktur. İlacın miadı dolmuştur ve eddie'de de başka hap kalmamıştır. Biraz daha hap alabilmek için kayınçosunun yanına gider.  Kayınço öldürmüştür ama eddie haplara ulaşabilmiştir. Tabi ilacı olunca da kitabı dört günde bitirebilmiş, üç günde piyano çalabilmiş, 5-10 dakika dinlediği yabancı dil kasetleri sayesinde dil öğrenebilmiştir, karizmanın kitabını tekrardan yazmaya başlamıştır.


Eddie, yeni halinin ve yazarlığının sayesinde kısa sürede jet sosyetenin içinde yerini almıştır. Denize atladığı bir sahnede bazı kere hepimizin yaşadığı kısa süreli aydınlanmayı yaşamıştır yani artık daha büyük düşünmeye başlayacaktır. Artık yazarlık yapmayacak borsa ile uğraşacaktır. İlk işlemlerinde (bir iki gün içinde) 800 doları ilk önce 2000 dolara onu da 7500 dolara çevirmiştir. Ama filmde bu yavaş bir trade hızı olarak gösterilmiştir. O yüzden tefecinin tekinden 100 000 dolar borç alır ama burada bariz bir mantık hatası vardır, çünkü arkadaşımız iki günde sırasıyla 1200 dolar ve 5500 dolar kazanmamıştır. İki günde sırasıyla 2,5–3,5 katlarda para kazanmıştır. İşlem yaptığı lot miktarını istediği gibi değiştirebileceğinden hiç borç para almasına gerek yoktur. Birkaç ay içerisinde milyon dolarlara zaten ulaşacaktır, ayrıca evinde saatlerce teknik analiz kitapları okuduktan sonra büyük voleleri şirket ceolarının sosyal durumlarına göre vurması da (yani temel analize göre) sevimli olmuş.


Sonunda büyük patron carl van loon (de niro) eddie ile tanışmak ister. İsminden belli ki bu büyük patron köklü bir aileden gelen (Avrupa kökenli bankacılar gibi) başarılı ve acımasız bir kodamandır. Bu tatlı haberi eski sevgilisiyle paylaşır, aslında onu tekrardan kazanmak ister ama bence gereksiz bir çaba. Ondan daha güzelleri de var hem kız seni zamanında terk etti ezik misin kardeşim neyse kız bunun cazibesine dayanamaz ve yeniden sevişmeye başlarlar.



Eddie, carl van ile olan görüşmesinde asıl stratejisini anlatır: “kısa vadeli hisselerde böyle bir artış istenmez. Bu yüzden uzun uzun istatistiklerden vazgeçip söylentilere göre hareket etmeye başladım. Hisselerin değeri genelde şirket işleyişine göre hareket etmez. Kitle psikolojisine bağlıdır. Yani hisselerin idrakına yönelik belli bir algoritma bulursam bu oluşan formasyonları lehime işleyecek şekilde kullanıyorum”.


Eddie'nin söylediklerinden anlayacağımız üzere teknik analizi çöpe atıp temel analizin en temel mantığında yüzmektedir. Ayrıca zekice mırıldandığı şeyler hiç de yeni teoriler değildir. Carl van'ın bu sözlerden etkilenmemesi gerekirdi neyse. Bir gün George soros'a soruyorlar "herkesin kaybettiği oyunda siz nasıl kazanıyorsunuz" diye. O da "eğer ben de herkesin bildiğini bilseydim kaybederdim"e yakın açıklamalar yapıyor. Yani yüzde 80 civarı bir kaybedenler kulübünden bahsediyoruz. Hani hep diyorlar ya borsada önemli olan senin değil sokağın bildiği, aynısını bizim eddie de söylüyor. Ben de diyorum ki madem sokağı dinliyoruz o zaman bu yüzde 80-90'lık kaybetme oranını nasıl açıklayacağız. Sonuçta bu fazlalık sokağın da içinde bulunan yatırımcılar.



Ayrıca temel analiz çok hipotetik kalıyor. Küçük firmaların hisseleri haricinde piyasayı yönlendirmek veya speküle etmek biraz zor. Yani siz doların fiyatını, obama'nın açıklamalarını dinleyerek öngöremezsiniz . Oynayın da görün. Richard Dennis ne diyordu: “teknik analizin metafizik yönü nedeniyle temel analiz yaklaşımının güç kaybettiği fikrine katılıyorum. Temel değer analizinden herhangi bir kar elde edemezsiniz; alım satımdan kar edersiniz. Doğrudan fiyatın gerçekliğine gidip onu daha iyi analiz etmek varken, niçin görüntüye takılı kalalım?”


Neyse bu ilacın bazı yan etkileri de vardır. Eski karısını gördüğünde ilacın ne kadar zararlı ve etkili olabileceğini anlar. İlacı kullanmayı bırakan kişi şiddetli bir şekilde göçmektedir aynı uyuşturucu müptelaları gibi ayrıca ilaçlar da sınırsız sayıda değildir. Ve ilacı daha önceden kullananların çoğu da ölmüştür. Eddie, düzenli bir şekilde ve az miktarda ilaç kullanınca fenalaşmadığını fark eder. Ayrıca ilaçların aynılarından üretmeleri için laboratuar kiralar.



Bazı badireler atlatıldıktan 12 ay sonrasına gideriz ve eddie artık senatördür ve başkanlık için yarışmaktadır. Her şey onun istediği gibi gitmektedir ve film de tatlı bir müzik eşliğinde eddie'nin zeki ve megaloman sırıtışlarıyla biter.


Peki bu tarz bi ilacı verseler sen alır mıydın, valla ben almak istemezdim. Sonuçta bazı insanlar (ciddi yardım da alarak) başkan olabiliyor, en iyi danışmanlık veya finans şirketlerini de yönetebiliyor demek ki ilaç olmadan da müthiş işler yapabilenler var. O zaman kutsal kaseyi aramaya çalışmayalım. Çoğu mit'te, efsanede geçer; bir kutu veya şey vardır onu bulursan her şeyi yapacak güce ulaşırsın, ama bu mitlerin çoğunda kutunun içinde bir şey yoktur ya da elde edilen iksir sadece acı, işe yaramaz bir çaydır. Mitlerdeki asıl vurgu ise şudur: “madem sen bu iksiri/şeyi bulabilecek kadar çok çalıştın o zaman siktir git biraz daha çalış da ne olmak istiyorsan onu ol”.



Şu anki sosyal, teknolojik ve bilimsel dünyamızı çok zeki insanlara borçluyuz. Bazılarının (Edison, tesla, rönesans aydınları ve pek çok İslam alimi) sadece 15 dakikalık uyku seansları ile hayatlarını idame ettirebildikleri söyleniyor. Çünkü adamların yapacakları iş belli. Peki ya bizler? Diyelim ki sabah 7'de kalkıp işe gitmen gerekiyor ve sen de 6:14'te uyandın. Ne yapıyoruz, tekrar yatıyoruz daha vakit var diye. İşte bu yüzden bizlerden bir bok olmuyor, öyle yiyip içip tüketiyoruz, filmdeki hap olmasa da pek çok farklı hapın veya şeyin bağımlısı olarak hayatta büyük bir savaşımız olmadan yaşıyoruz…





Limitless film eleştirisi

13 Eylül 2011 Salı

Das Experiment


"Das experiment" filmi Almanların en güzel filmlerinden buna rağmen tipik gıcık alman filmlerinin izleri de görülüyor. İşin içinde alman, Fransız varsa konu ne kadar da güzel olsa maalesef filmler sıkıcı olabiliyor. Yüksek maliyetli filmleri bile bağımsız film tadında çekiyorlar. Sonunun iyi bağlanamaması dışında filmimiz çok güzel ama gereksiz detaylar bazen sıkabiliyor. Tüm bunlara rağmen holivid versiyonundan çok daha güzel bir filmdir.


Filmin  ana konusu yapay hapishane ortamında gerçekleştirilen sosyal psikolojik deneydir. Bu ana konu senaristlerin bulduğu bir şey değil. Film 1971 yılında profesör philip zimbardo tarafından Stanford üniversitesinde gerçekleştirilmiş deneyi konu alıyor. 1971 yılında yapılan Stanford Hapishane Deneyinde, herhangi bir sadist eğilime ya da psikolojik rahatsızlığa sahip olmayan sıradan insanların, hapishane gibi katı kuralların ve disiplinin hakim olduğu bir ortama girmeleri durumunda birbirleri ile ne türden ilişkiler geliştirecekleri irdelenmiştir. Ayrıca deneydeki mahkumlar, öğrenciler arasından ücret karşılığında seçilmiştir. Öğrencilerin gerçekten hapishanede olduklarını hissetmeleri için tüm ayrıntılar düşünülmüştür. Aşağıda Stanford Hapishane Deneyinden çekilmiş bazı resimler mevcut;


Öğrencilerin deneyin ilk günlerinde gerçek mahkum gibi karakola felan götürülmeleri ve evlerinden kelepçelerle çıkartılmaları işin ciddiyetini göstermektedir. İlk başlarda öğrenciler bile bu durumun oyundan öteye geçebileceğini düşünmemişlerdi. Bu seçilen 24 öğrencinin hepsi mahkum değildi. Deneklerin yarısı da gardiyan olacaktı. Gardiyan olanlar haliyle daha rahat pozisyonda idiler ve otoriteyi mahkum olan öğrencilere hissettirmeleri gerekmekteydi. Zimbardo, gardiyan olan öğrencileri fiziksel baskı yapmamaları konusunda tembihliyordu ancak psikolojik baskının da ucunu açık bırakıyordu. Deneyi baştan sona kendisi yönetecekti. Profesör zimbardo'nun bu deneyi yapmasında ve ayrıntıları çok güzel hazırlayabilmesinde kendisinin 17 yıl hapiste yatmış olması da etkendir.


Zimbardo'nun deney ortamını gözlemlemesi ve istediği gibi müdahale edebilmesi de başka bi deneye göndermedir: Panoptikon denilen hapishane sisteminin mantığına benzemektedir. Panoptikon ile ilgili filmlere/konulara daha sonra değineceğiz.


Deney başladığında öğrencilerde evcilik oyunu havası varken zamanla işler değişir ve bu durum belirgin bir şekilde gözükmeye başlar. Gardiyan öğrenciler fiziksel olarak müdahale edemiyorlardı ama giydikleri üniformalar onlara bir şeyler yaptırtmak istiyordu. Bunun sonucunda küfürleşmeler ve mahkumları sinirlendirecek hareketler başladı. Mahkum olan öğrenciler bu duruma daha fazla dayanamadılar (ciddi rahatsızlananlar oldu) ve sonunda isyan başlattılar. İsyanı bastırmak için gardiyanlar da önlemler aldılar. Gardiyanlar mesai saatleri bittiğinde evlerine gidebiliyorlardı. İsyanın ardından onlar da mesai saatlerini artırıp daha sert önlemler almaya başladılar.


Gardiyanların aldığı sert kararlar genelde temizlik ile ilgiliydi. Tuvalet ihtiyaçlarını düzgün bir şekilde yapamayan mahkumlar hapishane ortamının da etkisiyle iyice çıldırdılar hatta mahkumlardan bir tanesi ciddi şekilde psikolojik bunalıma girdi ve deneyden çıkartıldı.


Hapishane simülasyonu o kadar gerçekçiydi ki olaylara gerçek polislerin bile müdahale etmesi söz konusu oldu. Deneyin 6. gününde ise artık profesör, öğrencileri ve deneyi kontrol edemez hale geldiğinden deney sonlandırıldı.


İzleyeceğiniz bu alman filminde de, aynı deney bu sefer öğrencilere değil de toplumun çeşitli kesimlerinden seçilen deneklere yapılmıştır. Film, gerçek deneye çok benziyor ama birebir aynısı değil. İki durumda da deneyin başarısı aslında deneyin sağlıklı bir şekilde bitmemesi idi yani beklenti, insanların sapıtmalarını gözlemlemekti. Filmde de farklı bir şekilde deney sonuçlanıyor daha doğrusu bitirilemiyor.


Şartlandırma ile ilgili pek çok deney yapılmıştır. Milgram deneyi de bunlardan biridir. Ayrıca 1963 yapımı aynı isimli romandan sinemaya çevrilen “lord of the flies”da da benzer bir konu vardı; gemilerinin kazaya uğraması sonucu hepsi çocuk olan onlarca kişi adada mahsur kalır ve adadaki çocuklar arasında hiyerarşi ve şiddetli entrikalar cereyan eder lakin kitabı filminden daha güzeldir, ben filmini zar zor bitirmiştim çok sikiciydi, özür diliyorum sıkıcıydı.


Şartlandırma demişken illaki otorite vb. konuların olması gerekmez, işin içinde insan davranışı olduktan sonra her hangi bir konuda veya zevkte şartlandırma yapılabilir. Örneğin biz insanlar kendimizi altının değerli olduğuna küçüklükten şartlandırmışız yani evde kimyasal deney yapıp altının değerli olduğunu bulmadık. Herkes babasından anasından öğrendi. Peki biz bir deney ortamında yeni doğmuş çocukları alsak ve eğitmeye başlasak, desek ki mermer çok değerli, ondan sonra bu deney ortamında büyütülen çocukları Türkiye'ye bıraksak ne olur? 


Şartlandırma ile ilgili bir deneyle yazımızı noktalayalım; bir gün dört adet maymunu bir kafese yerleştirmişler. Zamanla bu maymunlar acıkmış ve huysuzlanmaya başlamışlar. Biraz zaman sonra da kafeslerine muz bırakılmış fakat tam maymunlar muzları alacaklarken deneyin yöneticileri maymunları tazyikli su ile feci şekilde dövmüşler. Maymunlar da pes etmek zorunda kalmışlar. Neyse biraz zaman sonra maymunlar cesaretlerini toplayıp tekrar muzlara gitmişler ve yine dayak yemişler. Artık bizim maymunlar baktık paso dayak yiyoruz muzlara gitmeyelim deyip bi köşeye çekilmişler.


Kısa bir aradan sonra bu maymunlardan birini alıp yerine yeni bir maymun koymuşlar. Bu yeni gelen maymun olaydan bihaber olduğundan muzlara doğru yönelmiş. Tam muzlara yaklaşmışken önceden dayak yemiş olan üç maymun tekrar dayak yememek için bu yeni maymunu bi güzel dövmüşler. Bu yeni gelen maymun da hiç bir şey anlamıyor tabii, dayağını yeyip köşesine çekilmiş. Neyse kısa bir süre sonra eski maymunlardan birini daha çıkartıp yerine yeni bir maymun koymuşlar. Bu yeni maymun da doğal olarak muza yönelmiş ve diğer maymunlar onu da bi güzel dövmüşler. İlk maymunlar tazyikli suyla tekrar dövülmemek için yeni gelene saldırırken değişiklik sonunda içeri alınan ilk maymun sebebini bilmeden sonradan içeri alınan maymuna saldırmaya başlamış. Belli aralarla maymun değişikliği yapılmaya devam edilmiş. Ta ki içeride hiç ıslanan maymun kalmayana kadar. Artık içerdeki dört maymun da ıslanma mevzundan habersizdir. Bundan sonraki değişikliklerde de maymunlar yeni gelen maymunları sebebini bilmeden dövmeye devam etmişler.


Buna benzer olayların pek çoğunu yaşıyoruz, duyuyoruz. Sizlerin de bildiği pek çok farklı efsane vardır ama ana konu ortak: “bir şeye şartlandırılıyoruz veya şartlanıyoruz, sonucunda da anlamsız ritüeller meydana getiriyoruz.” Her şey psikolojinin ve insan/canlı davranışlarının gizeminden mütevellit.



Das Experiment film eleştirisi

2 Eylül 2011 Cuma

3 ayda 7 cm



Hedefimiz ilk 3 ayda 7 cm ondan sonraki üç ayda ise artık ne kadar sünebilirse, yarım metreye kadar yolu var. Buna benzer reklamları internette orada burada görmekten bıktık ama her geçen gün reklamların sayısı artıyor demek ki satışların gayet güzel getirileri var. Peki ama tüm işleri hallettik de bi tek o iş mi yarım yamalak kaldı? Evet bence tek derdimiz o, aksini iddia etsek de toplumumuzun en büyük derdi 3 ayda 7 cm'dir. Sadece reklamlar değil hayatın her yerinde bunun izlerini görebiliriz.


Dışarı çıkıyorum şöyle bir çarşıda dolaşırken on mağazadan sekizinin evlilikle dolaylı yollardan ilgisi olduğunu görüyorum milletçe çoğalmayla kafayı bozmuşuz. Okuma yazma bilmeyenimiz bile altın fiyatlarını takip etmek için hiç anlamadığı finans programlarını izleyip tiyolar arıyor. Her yer emlakçı olmuş evlenelim de evlenelim. Sevgiliye özel tarifeleri olan gsm şirketleri adım başı. Onun hemen yanında bir aktarcı damar açıcı çayın yanında geceleri ejderha yapan macun. Alabildiğine uzanan mobilya mağazaları içine giriyorsun geceleri renklendirecek yatak geldi diye her yere reklam asmışlar. Demek ki milletimizin aklı fikri hep bu evlenme aşna fişna işlerinde, hal böyle olunca toplumumuzun bu yapısı reklamları, filmleri ve dizileri etkiliyor. Belki de tam tersi ama sonuçta bilinçaltımız acayip fantezilerle şekilleniyor.


Yıllar önce evlerde internetin olmadığı zamanlarda film izlemek için korsan cdler alırdık, ben de filmlere çocukluktan meraklıyımdır tüm harçlığımı korsan cdlere harcardım.  O zamanlar 3 cd 5 lira mıydı neydi. En dandik film bile olsa para verip aldığın için izliyordun. Baya da bi filmim olmuştu, gel git bizim korsancı abiyle arkadaş olduk. İşlek bi yerde tezgah açtığından gelen giden dolayısıyla müşterisi çok olurdu ama en çok benle muhabbeti vardı. Cd almaya gider bi 2 saat filmler ve müşteriler hakkında konuşurduk. Çok acil işi oldumuydu bi 10-20 dakka da tezgaha ben bakardım. Zamanla insanların hangi filmleri isteyeceğini tahmin eder olmuştum. Bizim abi porno satmazdı ama satsa kaç tane ev alırdı.


Bazı adamlar vardır bunlar genelde amele olur (gerçek amele) bunlar sadece yoğurtla kola ekmek almaya tek gider haricinde beşerli veya onarlı gezinirler. Film almaya ise inşaattakilerin hepsi gelirdi. Onları tanıması en kolayıydı. Yeni banyo olunmuş, şampuan yerine hacı şakirle saçlar yıkandığından saçlar horoz saçı gibi kalkmış. Kollarda güneş yanığı izleri, inanılmaz rüküş kot ve tişörtler, altta siyahlaşmaya başlamış aslı beyaz olan çakma adidas spor ayakkabılar. Hepsi de çılgınca sırıtır, niye bu kadar mutlu oldukları ise muamma. Ayrıca bu amelelerin derin futbol bilgilerine de başka bi yazımızda değineceğiz. Neyse bu ameleler öyle bilim kurgu felan istemezlerdi. Aralarından en büyüğü gelir, film sorar diğerleri mahçup bi şekilde arka tarafta dizilirlerdi. Tahmin ettiğiniz üzere bunların istediği tek bi film vardır o film de bizde olmadığından geri dönerlerdi hatta o kadar filmin içinde aradıklarının olmadığına inanamazlardı şöyle bi kapaklara bakıp ikna olunca dağılırlardı. Ulan amına koyuyum hadi aldın filmi yirmi kişi gittin şantiyeye tövbe yarabbim ya


Amelelerden başka kızlar çok film almaya gelirdi, onların aldığı filmler hep korku filmi olurdu artık nasıl izliyorlarsa ben acayip tırsarım bu korku filmlerinden. Günde belki yirmi tane kız gelip korku filmi alır veya kiralardı. Memur olanlar kesin aventür film alırdı yani ekşın, tabi biz de filmi satmak için bir sıkıyoruz sanki matrix'i anlatıyoruz. Filme bi bakıyon ne araba var ne kovalamaca adamlara bağımsız Fransız filmlerini bile bol ekşınlı diye kakalardık. Bir de bazı adamlar vardı tezgaha gelir abartmıyorum bi saat tüm filmleri eline alıp filmler hakkında soru sorarlardı sonra etraf tenhalaşınca bizim abinin kulağına eğilir abi açık film var mı derlerdi, bu tür adamlar genelde yalnız gelirlerdi. Yürürken utangaç hallerinden o tarz film almaya geldikleri belli olurdu, açık filmin bizde olmadığını öğrenen adam bir saattir baktığı belki 200 filmden bir tanesini bile almadan ortadan kaybolurdu. Dedim ya bizim abi açık film satsa kaç tane ev alırdı şimdiye. O zamanlarda lisedeydim galiba milletin bu kadar abaza olduğunu düşünemezdim ama neler varmış neler.


Bizim cdci abi derdi; bu korsancılar çoğu filmin kapaklarına alakasız resimler koyarlarmış. Mesela basit hikayesi olan bir gençlik filmi, normalde para versek izlemezsiniz ama bu dandik filmin kapağına mayolu bir kız koyduğun zaman o film kısa zamanda tükenirdi. Adam şimdi kızı gördü ya ilk önce cdyi eline alır sonra film hakkında sorular sormaya başlar, film güzelse alacak ya o yüzden sorular soruyor. Bir gün sonra gelip gardaş bu kız filmde oynamıyomuş diyen kaç tane adam gördük. Biz de biliyoz oynamadığını da işte oynamış say. Bence inanılmaz bir psikolojik deneydi bu. Adam sadece bi resimden ötürü film alabiliyordu tabi tüm paralar boşa gitmiştir. O zamandan anlamıştım, en mülayim gözükenimizin bile içinde ne duygular bastırılmış.


Sadece korsan cdcinin yaşadığı olaylar değil bunlar holivıdın bile en ucuz taktiğidir. Emin olun sadece Hindistan, iran, balkanlar, Türkiye, Azerbaycan ve Afrika gibi yerler için hazırlanan film afişleri var. Gidip de Hollanda'daki insana kadın bacağı gösterip gişe rekorları kırdırtamazsınız, zaten çoğunluğu ibne olan bi ülke, ama yukarıdaki tehlikeli bölgelerde film afişinde kadın bacağını geçtim kadın suratı bile olsa filme gitme sebebidir. Hadi ordan biz öyle bi ülke değiliz der gibisiniz ama öyle. Avustralya, yeni zellanda, Amerika, iran, Pakistan ve Türkiye şu sıralarda internette porno aramada bir numara. İlk 10 şehirden 4'ü bizim şehirler, ilk sırada ise tahran yer alıyor. Yapımcılar da bunları bildikleri için fragmanları ve film afişlerini ona göre tasarlıyorlar.


İzleyeceğimiz filmin konusu ne olursa olsun mutlaka güzel bir bayan ana konuyu süslüyor, farkında olmadan film yerine o cinsel obje olarak kullanılan öğeleri izliyoruz. Bana içinde cinsellik bulunmayan bir korku filmi zor söylersiniz. Bilim kurgunun en büyük enstrümanlarından biridir cinsellik: Dünya dışı bir sürü varlık hikaye anlatılır ama siz fazla tedirgin olmazsınız çünkü o filmde size dünyayı yani çevrenizi anlatan bi figür vardır. O figür ne araba ne de ağaçtır, bir bayandır hem de en güzelinden. Aksiyon filmlerinde de ister uyuşturucu kaçır ister fbı'yı dolandır illaki ana karakter bi kızı sever, onu kurtarır felan. Tomb Rider'da angelina jolie olmasa olur muydu? Olurdu, ama o zaman da babalarımız filmi izlemezdi. Tv'de gördüğünüz inanılmaz dandik yabancı ve yerli dizilerin neden hala yayınlandığını merak ediyorsanız cast'e bakmanız veya babalarınızı, amcalarınızı, dayılarınızı tv başında gözlemlemeniz yeterli. Trt'de bayanların plaj voleybol maçı varsa zaten tüm toplantılar iptal.


Vizyonda sağlam gişe yapan 10 tane film varsa bunun mutlaka 2-3 tanesi romantik komedidir. Nedir bu romantik komedi? Hep bildiğimiz hikayeler ama yine de gideriz. Türkiye'de ve dünyada romantik komedilerin en büyük müşterisi ise yeni çiftler, nişanlılar felan yani pazarı hiç bitmeyecek cinsten. Bir diğer sağlam kitlesi olan film türü ise animasyondur, neci olursan ol sike sike çocuğunu götüreceksin o filmlere.


Tabi bu aşırı yoğunluğa ve enerjiye sahip duygularımız bir dönem Türk sinemasını da derinden etkilemiş. Buralardaki bilgileri bazı eski yönetmenlerin verdiği röportajlardan yazıyorum:


“...Aynı dönemde memlekete Fransız, İtalyan erotik filmleri girmedi mi? Aslında hep vardı da, kanalları genişledi; iyi iş yapmaya başladılar. Sanki kimyasal bir etkileşim oldu, bu iki olay birbirini besledi, destekledi, ucubeler doğurdu. Artık sinemalar bu tarz filmlere ağırlık veriyordu, bu açıktı. Tamam, aynı dönem, bir kısım seyircinin de elini eteğini çektiği zamandır salonlardan. İki çocuklu aileler için de film yaparsın, ama it kopuk sayısı daha fazla. Beyoğlu'nun en büyük sinemalarında emanuella oynuyor. Ee, ben bile iki kere gittim seyrettim emanuella'yı halk ne yapsın? Televizyon yok, bir şey yok, genç adam belki hayatında ilk defa çıplak kadını bu filmlerde görüyor. Genç adamı bırak, Anadolu'da on yıllık evli olup da tamamen çıplak bir kadın görmeyen var. Bir köy evinde, ortada soba, çoluk çocuk, kaynana, kayınpeder hepsi bir odada yatıyor. Bunların birleşmesi, gecenin bir vaktinde uyanıp çocuk üretmek için sadece. Adam erotizmi, bilmem neyi nereden bilecek. Sinemaya gidip de arzu okay'ı gördüğünde adamın dünyası dönüyor. Neler varmış ya, bu neymiş ya böyle diyor.

Uzun lafın kısası hepsi birleşince tek yol vardı, işletmecilerin gayesi de buydu zaten; tutulan erotik filmlerin ucuz yerlilerini yapmak. Bir de kısa sürede çekersek durumu, en azından günü kurtarabilirdik. Bir İtalyan filmi kadar maliyetli olmadığından, işletmeci de yerlisini tercih edecekti haliyle. Böylece iplik çözüldü, seks filmleri furyası başladı. Kadınlar önce mayoluydu, sonra göğüsleri göründü, sonra poposu göründü, sonra pornoya kadar vardı işin ucu. Daha işin başından bizim adam gibi bir erotik film yapamayacağımız belliydi. O zaman başka bir şey bulmak lazım, ne yapacaz? Kadınların karşısına komik adamlar koyup filmi komediyle kurtaralım dedik. Eldeki malzemeyle gerçek bir erotik zevk verebilmemiz imkansız. Hadi çaman, ali poyrazoğlu, aydemir akbaş, bülent kayabaş, alev sezer böyle girdi filmlere. Böyle böyle gitti, sonra bazıları pornoya kadar abarttı işi. Abarttılar da burada paldır küldür porno çekildiği yok. Dışarıdan Almanya'dan, Yunanistan'dan filmler getirildi, aralara montajlandı bu sahneler. Filmde bir kadın üç zenciyle yatakta sevişiyor. Bizim yapabileceğimiz bir iş mi bu? Bizim dükkanın kapanacağı baştan belliydi.

İşte o dönem bizim şanssızlığımız, bütün endüstriler çökünce, bir tanesine yüklenmek zorunda kalışımız oldu. Yoksa içinde erotik motif olmayan film iş yapmaz. Açıklanabilir istisnalar dışında konu ne olursa olsun, çağrışımlı da olsa erotik mesajlar olması lazım. Para kazanmak istiyorsan, yaptığın işi izlettirmek istiyorsan bu şarttır. O dönem içinde bizim para kazanma yolumuz buydu, bu kadar basit. Yoksa hiç meraklı değilim özellikle erotik filmler yapmaya. Meraklısı olan da yoktu şimdi yalan söylemeyelim. Bir sürü tiyatro sanatçısı aç kalmamak için girdi bu işlere. Mesela Aydemir akbaş birden o filmlerin starı oldu; hadi çaman, ali poyrazoğlu, alev sezer keza. Aydemir akbaş varsa komiklik mutlaka olacak. Sermet serdengeçti mesela, o da bir tiyatrocudur, bu dönemde çok filmde oynadı, hatta bu dönemde girdi sinemaya. Normal film yaptı mı bilmiyorum. Tamer yiğit'in oynadığı filmler daha aventür filmlerdi, ama kızlar yine vardı. İlgi çeksin diye adını halimenin kızları koyuyorduk sadece. Hakan balamir oynuyordu, ama soyunan, sevişen başka bir oyuncuydu. Baş oyuncuya göre seks dozu ayarlanıyordu böyle. Mesela Tamer yiğit oynuyorsa, kadın oranı düşer, daha aventür bir film çıkar. O komiserdir, polistir, doğru adamdır, onun yerine başkaları sevişir...”


Ekonomik kriz, ihtilal felan derken milletimiz kendini seks filmlerinde bulmuştu. Kısa süre sonra bu yerli sektör bir daha gelmemek üzere ülkemizden gitti. Oyuncuların çoğu işsiz kaldı, kimisi dini filmlere ağırlık verdi falan. Bu ekonomik krizde en fazla para Cüneyt Arkın'a teklif edilmiş. Ondan porno filmlerde oynaması istenmiş. Büyük ihtimal 100 milyon izlenirdi. Ama cücü mert adamdır kabul etmemiş. Cücü deyip geçmeyin o zamanlar çok seviliyor. Babam anlattı; bi gün arkadaşlarıyla cücünün filmine gitmişler. Film başlamış herkes sessiz. Sonra cücü bi gözükmüş herkes ayağa kalkıp alkışlayıp tezahürat yapmış. Neyse diyo demek adet böyle biz de bağırdık çağırdık. Sonra cücü bi daha gözükmüş yine herkes ayakta, cücü gülünce herkes kahkahayı patlatıyomuş onu döven olursa ana avrat küfür edeni mi arasın ağlayanı mı ararsın, kocaman bıyıklı bıyıklı adamlar hüngür hüngür ağlıyodu diyo babam. En son filmden çıkarken ne izlediğimizi anlamamıştık diyor, şimdi böyle bir adamın şey filmi olsa kim gitmezdi.


Ama bakıyosun şimdiki yerli diziler o zamanın çok tartışılan erotik filmlerini sollamış. Eskiden en çok izlenen filmler arasında ferdinin orhanın filmleri vardı. Bu filmlerin çoğunda bizim sanatçıların sevdiği kıza tecavüz ediliyor sonra bu bakire olmadığından intihar ediyor ardından arabesk şarkılar ağlıyorduk. Şimdi herhangi bir dizide bakire olmamanın verdiği acıyı erkek tarafı yaşıyor mu? Hayır. Daha beterleri bile gözüktü vaktiyle, gözükmeye de devam ediyor.


Şurda bizbize olduğumuz için samimi olmaya çalıştım hiç utanmaya arlanmaya gerek yok. Toplumumuz abaza ve buna yapacak bi şey yok kabullenmeliyiz, memleketimizin en masum köylüsünde bile ne hikayeler var inanmıyorsan aç flash tv izle, psikolojin sarsılır.


Sözü fazla uzatmayalım ve bundan sonrasını konusunda uzmanlara bırakalım;(yorumlar gerçektir ve değiştirilmemiştir)

*Ürün sanırım birkaç gün içerisinde elimde olacak. Bir arkadaşımla beraber bölüşerek kullanacağız eğer faydasını görürsek devam edip olası değişimleri muhakkak buraya yazacağım..Ürünü bu siteden sipariş ettik..Yaklaşık 6 aydır okumadığım yorum kalmadı hatta USA sitesine bile baktım..Denemekte fayda var diyorum ve değişimleri aktaracağım….Ozan, Kırıkkale

*arkadaslar ilk basa 3 hafta kullandim sonra biraz daha arastirdim ki pmpa desdegiyle daha etkili oluyormus 1.5aydir pompa ile beraber kullaniyorum pompa kulaninca 3 cm daha zuyo ve 2 katkalinlasiyor ama bi kac saat sonr eski halini aliyor yani kalici biseyolamdi henuz sadce hapla olucak gibi degil bence …S, Ankara

*Yaklaşık 2 aydır durumum içler acısıydı. Penisim kıpırdamıyordu ama bu ürün aldım ve kllandıktan 1 saat sonra..olanlar oldu. HARIKA BIR SEY... herkes denemeli.. %100 garantili. …Ercan, İstanbul

* Merhaba; sanki daha önce hiç cinsel ilişkiye girmemiş gibi hissettim kendimi boşa geçen zamanıma şimdi acıyorum… Sami, Hatay

*Ben 5 ay penisimi büyütmek için kullandım. Ereksiyon konusundaki dağınıklık düzene girdi penisimin boyutunda da hatırı sayılır gelişim olduğunu söylemeliyim. Arkadaşlara ilacın kullanımı sırasında boşalma sayısı artıyor.Ben başlarda buna çok şaşırdım. Gecede 2-3 olmaya başladı ve boşalma hep dolu dolu oluyor. Tavsiye ederim… Şaban, Aksaray




Şimdi sıkı durun, ... hapları  ile penisiniz tam tamına 3 inç (7,62 cm) uzayabilir! Üstelik 100% garantili.