31 Temmuz 2011 Pazar

Darwin's Nightmare


fragman

Bu müthiş belgesel, izleyeceğiniz en acıklı en gerçekçi hikayelerden birini anlatıyor olabilir. Amatör görüntülerin birleşiminden oluşan bu belgeselde hiç kimse rol kesmiyor, herkes gündelik hayatını yaşıyor ve biz de acı gerçekleri öğreniyoruz. Belgeseli 2004 yılında Hubert Sauper çekmiş. Belgeselimiz en iyi belgesel dalında da oskara aday olabilmiş.


Belgesel Ruslara ait bir kargo uçağının inmesiyle başlıyor, sinir bozucu rus müziğinin yanında ölmek bilmeyen arı ile onu öldürmeye çalışan yamyam da cabası. Belgesel Tanzanya isimli ülkenin bir bölgesinde çekilmiş. Bildiğiniz üzere Tanzanya fakir fukara bir memlekettir. Hint okyanusunu gören bu ülkede yer altı kaynağı da çokça olmasına rağmen insanlar yararlanamıyor. Sömürgeden kurtulalı yıllar olmuş ama beyaz adamlar onları rahat bırakmıyorlar. Bir de Tanzanya halkının büyük kısmı İngilizce konuşabilmektedir. Bölge halkının derme çatma evlerini gördüğümüzde gözümüze ilk olarak “life taste good coca cola” reklamı çarpar, her yerde bu coca cola'yı görürüz. Yani bakıyosun adamlar acından ölüyor, doğru düzgün üst başları yok fakat coca cola reklamının olduğu bakkallar  mevcut , derken yöre halkının en önemli geçim kaynağı olan balıkçılığı ve balıkları görürüz, balık dediğimiz de adamlardan büyük.


Bu garibanlar topladıkları balıkları Ruslara satmaktadırlar daha doğrusu bedavaya vermektedirler. Bu ilk başta gördüğümüz kargo uçağı gibi onlarcası bölgeye gelmekte ve ülkenin tüm balığını alıp götürmektedir. Peki bu Ruslar ve diğer beyaz adamlar gelirken uçakla ne getiriyor? Sağlık, kozmetik, gıda ve teknolojik ekipman mı? Hayır, hiçbir şey getirmiyorlar. Bomboş gelip balıkları alıp gidiyorlar. Bu kargo uçağının pilotunu içkili şarkılı bir mekanda eğlenirken görürüz. Balıklar yüklenirken o da yorgunluğunu atmaktadır. Adamların belgeselin çekimine rağmen takındıkları ukala tavırları ise çok sinir bozucu detaylar. Belgeselde göreceğimiz tüm beyazlar, doğallıkları ile yani şerefsizlikleri ile karşımızda olacaklar.


Mahalle gençlerinden çalışabilenlerin (nüfusun çok azı) yarısı balık toplarken diğer yarısı da fabrikada balıkları işlemekte. Neyse bu Ruslar balıkları beklerken bol bol dinlenirler bir ara kendi kameralarından çektikleri görüntüleri gösterirler. Fransız uçaklarının da Kamerun'a gittiğini öğreniriz. En ilginci de adam kızının resmini arkadaşlarına gösteriyor, arkadaşları da kız fena değilmiş diyor sonra bişey olmadan hep beraber gülüşüyorlar. Bu karaktersiz adam camiyi de görüntüye almıştır ve dalga geçerekten bu müezzin şarkı söylüyor bak diye belgeseli çeken adama cami görüntülerini gösterir.


Bir diğer sahnede genç bi kızımıza konuk oluruz. Kızımızın adı Eliza'dır ve geceleri pilotlara ve iş adamlarına çalışmaktadır. Geceliği 10 dolardır. Kızımızın annesi yaşamazken babası da hastadır. Bir başka sahnede hafif yaşlıca bir adamla tanışırız. Bu kardeşimizin adı Raphael'dir. Kendisi gecede 1 (bir) dolara ulusal balık enstitüsünü korumaktadır. Adamın gözleri kıpkırmızı sesi soluğu da zor çıkmaktadır. Hem Eliza hem de Raphael keşke okuyabilseydik derler yani insanın cahil olduğunu bilmesi ve bunu utanmadan söyleyebilmesi bence olgunluk meselesi. Raphael'den önceki bekçinin iş sırasında öldürüldüğünü öğreniriz. Bekçimizin zehirli okları ve yayı vardır, bunlarla korur binayı. Hırsız içeri girene kadar beklediğini girince de hiç beklemeden vurup öldürdüğünü anlatır tabi bunların hepsi işini kaybetmemek ve gecede 1 dolarını alabilmek için.

 

Balıkçılara, avlanırlarken tekrar döndüğümüzde kargo uçağının iniş yaptığını görürüz. Balıkçıların öyle balık yakalama teknikleri vardır ki para verseler yapmazsın. İhtiyar bir balıkçının söyledikleri daha vahimdir: “dalgıçlık yaparak balık avladığımız yerde timsahlar var.” Bir başka sahnede ise bu balık kasabasının evsiz çocuklarını görürüz. Kimisinin bacağı yok kimisinin kolu yok kimisinin ana babası yok, bunlar evsizdir ama evi olanlar da villalarda oturmazlar. Bizim tepelere inşa edilmiş gecekonduların oluşturduğu varoş mahallelere Tanzanya'nın her yerinde rastlanır ki evler gecekondu bile değil barakadır.
 

Sonraki sahnede belgeselin dediğine göre bölgenin tek ressamı olan çocukla yani Jonathan ile tanışırız. Tüm bu yoksulluğuna rağmen çok güzel resimler yapmış. Resimlerinin ana teması ise sokakta gördükleri; fakirlik, evsizlik, para için dilenen bedenini satan kızlar, acı ve yavaş ölümler. Sokakta yatan çocukların ne elbiseleri var ne de ayakkabıları. Ne yeyip içiyorlar bilmiyoruz. Küçücük çocuklar sigara içiyorlar bunu da kendilerini korumak için yaptıklarını söylüyorlar, kimden ne diye nasıl korunuyorlar bilmiyoruz. Çocuklar babalarından ziyade annelerini kaybetmek ister gibiler. Çünkü dul veya kimsesiz kadınlar genelde fuhuşa sürükleniyormış. Biraz kendi insanının pisliği biraz avrupalının pisliği derken bu zavallı kızlarımız taşıdıkları tüm bu mikropları bir hastalığa, aids'e çeviriyor ve şehre bedavadan yayıyor. Ondan sonra beyaz  adamlar neden bölgede aids var diye saatlerce konferanslar veriyorlar. Güzel mankenlerin, sanatçıların eşliğinde bölgeye yardımlar gidiyor, aids olan insanlara nestle marka çikolota yediriyorlar, yıllardır hep aynı olay neyse.
 

Peki madem bu kadar fakirler neden çocuk yapılıyor der gibisiniz ama çoğu çocuk, babasının kim olduğunu bile bilmiyor herkes herkese tecavüz ediyor. Analar belli babalar muallak. Birkaç aile çekirdek yapısını koruyabilmiş onlar da çocukları sokaklara git kendi başının çaresine bak diye salıvermiş tabi bunlar en fukara mahallelerde yaşanan olaylar. Memlekette de zaten ekmek, un, şeker yok kondomu kim bulsun. Bir başka sahnede cenaze merasimini görürüz. Aidsten ölenleri ormana gömüyorlar. Evet haklısın orman var, göl var, balık var, et var ama insanlar acından ölüyor. Söylenen ağıtları anlamıyoruz ama çok acıklı oldukları belli. Cenaze merasimini ise peder Kaijage yönetiyor. Peder bize kendi yorumlarıyla fakirliği ve hastalıkları anlatıyor. Peder dediğimiz de bildiğin katolik hıristiyanlığının memuru. Papanın bunlardan haberi falan yoktur ayrıca bu papa denilen adam(lar) ne afrikaya gider ne de asyaya ama bu sübyancılar Türkiye'ye üç kere mi ne gelmişler, neyse pederin dediğine göre şehrin zorla hayat kadını yaptığı kadınlar taşıdıkları aidsi bedavadan tüm mahalleliye veriyor, geri kalan insanların hastalığı kapması için illa cinsel ilişkiye girmeleri gerekmiyor bi şekilde hastalık tüm bölgeye tüm afrika'ya yayılıyor. Siz hiç aids olmuş bi kadını konuşmaya çalışırken izlediniz mi? Bence oraları hızlıca geçin.
 

Peder bize yöre halkına nasihatlar verdiğini, fahişeliği ve zinayı bırakmaları gerektiğini  anlattığını söyler. Ama onlara ne kondomdan bahseder ne de ben ne bok yemeye peder oldum lan der, ama ona da kızamazsın o da garibandır. Tekrar balık işçilerine döndüğümüzde ilginç bi sahneyle karşılaşırız. Fabrikadaki bi çalışan takvim yaprağını yenilemektedir. Yeni ay'ın olduğu sayfada zenciler çalışmaktadır ve resmin de üzerinde “büyük sistemin bir parçasısınız” yazar. Sadece yöre halkı günde en az 500 ton balık işlemekte, her yer de su göl deniz, toprağı işleyebilseler belki neler çıkacak, yer altında bissürü kıymetli maden ama gel gör ki hepsi fakirliğin ve aidsin pençesinde. Belgeselden öğrendiğimize göre bunların bi günde işledikleri balığı 2 milyon beyaz insan bi günde tüketiyomuş.


Balık almaya gelen uçakların boş gelmesinin defaatle vurgulanması ve Jonathan'ın tüm imkansızlıklarına rağmen yaptığı balık taşıyan uçak resimleri insanı bi acayip yapıyor. Sol yanınız acır, acımalı. Tekrar içkili mekana dönüyoruz. Hayat kadınlarını dinliyoruz. Bir tanesi rus pilotların onlara nasıl kaba ve sert davrandıklarını sinirinden gülerek anlatıyor bir diğeri ise “o kadar çok pilot gördüm ki” der cümlesini bitiremez, alır içkisini eline gözleri yaşarır, yemin ediyorum ağlarsın erkekliğinden utanırsın bu sahnede.
 

Rus uçağının içini gördüğümüz bi sahnede radyoda şunları duyarız: “Tabora bölgesinde çok sayıda ölü. Önemli bir kıtlık ülkeyi vurdu. Birleşmiş milletlerin beslenme programı, Tanzanya'nın orta bölgesinde milyonlarca insanı beslemek için 17 milyon dolara ihtiyaç olduğunu söyledi” bu sadece Tanzanya'ya ait bi mesele değil, komşusu Ruanda ile Uganda onlardan beter ama birleşmiş milletler onlara sadece yardım yapılması gerektiğinden bahsediyor yardımlar da reklam kokan ufak girişimler. Onların tarım, sağlık ve teknolojide ilerlemelerini ellerinden geldiğince engelliyorlar, ulan hadi sinemayı eğitimi geçtim karınlarını doyurtturmuyorlar. Bi de bakıyosun amerikalıların obezite ile savaşmak için harcadığı para yılda 50 milyar dolardan fazla (50 milyar dolar = 2940 tane 17 milyon dolar). Bu rus uçakları boş geliyor dedik ama hep de boş gelmezler bazen de kutular dolusu kaleşnikof getiriyorlar ki savaş olan bölgelerde katliamlar rahatça yapılabilsin.
 

Katliam demişken, kalaşnikof yine iyidir adam bi kaç saniyede ölebilir acı çekmeme şansı var. Bazıları hangi silahı getirip kullandırtıyor biliyor musun? Döner bıçaklarını, evet doğru duydun bu hayvan kadar olan bıçakları alıp doğruca mülteci kamplarına, evsizlerin mahallelerine gidiyorlar özellikle de çocuklara ve kadınlara saldırıyorlar ama öldürmüyorlar sadece kollarını veya bacaklarını kesiyorlar bunu yapanlar da yine aynı bölgenin insanı. Tabi bunlar bu belgeselde söylenmiyor ama hepsi de acı gerçekler neyse.


Bir diğer ilginç sahnede, beyaz adamların hazırladığı bi sunumu izleriz. Bu sunum Kenya'da yapılan bir konferansta gösteriliyor. Göya levrek balıkları bölgedeki (Tanzanya'da bizim balıkçıların avlandığı göl için söyleniyor) diğer tüm balıları yiyomuş, arada bunlar evriliyo mevriliyo sonra balıklar azalınca oksijen seviyesi düşüyomuş göl kirleniyormiş falan filan. Tüm bu dert tasa ne diye? Bu balık ticaretinin azalacak olması. Ulan amın oğlu, orada insanlar acından ölüyor sen balıklar evrim geçiriyor yok oluyor diye sunum yapıp adamlarla dalga geçercesine gururlarıyla oynuyorsun. Sunumu yönetenlerden biri de çakma gümüş haçıyla pederimsi bi adam. Şimdi sen bu kadar mı sevdin lan bu hıristiyanlığı şerefsiz. Elalemin dininden sanane der gibisiniz ama bu adamların ülkesinde sadece aids, fakirlik, coca cola bir de haç takmış pederler varsa ben bu inanışı sorgularım.
 

Fakirlik açlık dedik ama günde 500 ton balık çıkıyor ki 2 milyon kişiye rahat yetiyomuş, peki bu insanlar topladıkları balıkları yiyebiliyor mu? Hayır, çünkü onlar için balık çok pahalı bi yiyecek. Belgeselin dediğine göre milyonlarca Afrikalı uçakların bozuk diye almadıkları sağlıksız balıkları yiyormuş. Bir başka belgeselde de başka bir ülkenin halkı şeker kamışından şeker üretiyordu. Beyaz insan şekerini alıp giderken bunlar da kamışın kökünü mü yaprağını mı ne haşlayıp bazen de çiğ çiğ yiyorlardı. Tüm bu olumsuzluğun içinde hayatım iyi, işim var diyen bir kadınla tanışırız ki (korkmayın kendisi merkez sağcı değildir) kadının işi bu bozuk balıkların biriktirildiği çöplükte biraz sağlamca olan balıkları seçmek. Kadın bunu yaparken yanında yalın ayak çocuklar, beslenmeye çalışan kuşlar ve köpekler de var. Sinekler, solucanlar ve bizim duymadığımız pis kokular da cabası. Kadın sonra şöyle diyor: “konuşmayı kesmek zorundayım. Bana susmam söylendi.”
 

Derken yaklaşık 10 tane beyaz adamın katıldığı bir toplantıyı görürüz. Bu toplantı bizim balıkçıların olduğu kasabada gerçekleşmektedir. Beyaz adamlar balıkçılık üzerine bişeyler saçmalarlar ki küfür etmek istemiyorum artık adamın biri şöyle diyor: “dikkatimizi balıkçılığa verdik” bir diğeri ise “Mwanza insanı girişimci ruhu ile geri kalanı yapacaktır.” Adamlar bunu söylerken aşağıda tek bacaklı bi çocuk sokakta gezmektedir. Belgeselde gördüğümüz televizyondan duyduğumuza göre, bölge halkı günde 1 (bir) dolardan az parayla yaşıyor. Birleşmiş milletler bölgeye acil yardım yapılmasını istiyor ama bakıyosun yetkili sıfatıyla bölgeye gelen beyaz adamlar bizim garibanlara daha çok balık üretebilirsin diye gaz veriyorlar ve bilimselmiş ayağına yalan yanlış bilgileri sunumlarla onlara empoze etmeye çalışıyorlar.


Bu belgeselin başında konuk olduğumuz bi kızımız vardı adı Eliza, onun öldürüldüğünü öğreniyoruz. İş üstündeyken Avustralyalı bi müşterisi tarafından bıçak darbeleri sonucunda öldürülmüş. Bu acı haberi aldığımızda da Eliza'nın belgeselin başında çekilmiş, şarkı söylerkenki görüntüleri ekrana geliyor, Eliza'nın iş arkadaşı diğer kızlarımız ise hayatlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar, elden bişey gelmiyor ne yaparsın. Belgeselin sonlarına doğru küçük iki çocuğun bali koklayıp ellerinde sigaralarla sokağın ortasında uyuya kaldıklarını görüyoruz. Belgesel genç belki de aidsli bi kızımızın giden rus uçağına çaresiz bakışları arasında bitiyor.
 

Şimdi tam burada uzun cümleli kombo küfürlerimi sıralayacaktım ama sonra vazgeçtim. Türk fırıncılar federasyonun verilerine göre 2011 yılı için Türkiye'de günde 5 milyon ekmek çöpe gidiyormuş…





Darwin's Nightmare belgesel eleştirisi

29 Temmuz 2011 Cuma

Pi


fragman

"Pi" filmini Darren Aronofsky yazıp yönetmiş. Filmin başrollerinde de Sean Gullette ve emektar oyuncu Mark Margolis yer alıyor. Film 60.000 dolar gibi çok ucuz bir meblaya çekiliyor ve 4 milyon dolar da domestic geliri var, bu filmle birlikte Darron Aronofsky'i iyiden iyiye sinema sektöründe görmeye başlıyoruz. Bu film, benim favori filmlerimin tepesinde olan filmlerden ve benim için çok özel anlamları var. Defalarca izleyip de sıkılmadığımız filmler vardır ya bu film de benim için öyle. Hayatımdan pek çok kesitler bulduğum bir başyapıt.


Film, Clint Mansel'in iddialı bi müziğiyle başlıyor, biliyorsun Clint Mansel, Darren Aronofsky'nin neredeyse tüm filmleri için müzik yapmıştır, hepsi de birbirinden güzel, ödüllüdürler. Bir diğer iddialı pi filmi müziği de yine clint mansel'den şudur. Başarılı bulduğum oyunculardan Sean Gullette'nin canlandırdığı Maximillian Cohen karakteri filmin ana karakteri. Kendisi sorunlu, asosyal ve dahi bir matematikçiyi canlandırıyor. Filmimiz de bu şizofren matematikçinin "borsadaki düzeni" ararken başından geçenleri anlatmakta. Yönetmenin "requiem for a dream"den sonra sean ile çalışmamasını anlayamıyorum. Ingmar Bergman ile Gunnar Björnstrand'ın yaptıklarını Sean ile Darren de yapmalıydı neyse.


Film niye siyah beyaz derseniz bence diğer tüm teknik ve ekonomik cevapların yanında biraz da yönetmenin filme ayrı bir hava katmak istemesi etken sebeptir. Bizim matematikçi max'ın komşusunun bir kızı vardır ki bizim mahallenin bebelerine hiç benzemez, bizim malafatlar gibi sabahtan akşama ip atlayıp ebelemecelik Belçika Belçika Hollanda oynayıp taa en alt kattan en üst kattaki arkadaşlarını avaz avaz bağırarak çağırmaz, bıktım hepsinden pislikler. Bu japon kızımız elinde bi hesap makinesi max'a sürekli sorular sorar durur, ondan sonra da bu caponlar niye akıllı deriz, adamlar çocukluktan başlıyor bu işe bizim mallar gibi değil neyse


Max, herhangi bi işte çalışmamaktadır. Kendisini yoğun olarak uğraştığı hipotezlerine adamıştır. Sürekli kişisel notlar tutar. Filmde ilk olarak gördüğümüz ve filmin ana konusunu şekillendiren notları şunlardır: “Bir: matematik doğanın konuştuğu dildir. İki: etrafımızdaki her şey sayılarla temsil edilebilir ve anlaşılabilir. Üç: eğer herhangi bir sistemin sayılarından bir grafik oluşturursak ortaya paternler çıkar. Bu nedenle doğada her yerde paternler vardır. Kanıt: salgın hastalık döngüsü, ren geyiği nüfusunun azalması ve çoğalması, güneş lekesi döngüsü, Nil'in yükselmesi ve alçalması. Peki ya borsa? Global ekonomiyi simgeleyen sayılar evreni. Çalışan milyonlarca el ve beyin. Varsayımım: borsada da bir patern var.” Evet max'ın bu söylemlerinden anlaşılacağı üzere kendisini uzun süredir dairesine kapatıp uğraştığı mesele piyasalardaki paternler ve şifreleridir.


Max'ın sahip olduğu bilgisayar da filmdeki ilginç ayrıntılardan. Ayrıca bir matematikçi neden bu kadar paternler ile vakit öldürsün ki javadan indikatörünü yazıp back test'i yapabilir der gibisiniz ama öyle değil. O zamanlar indikatör felan yok. Basit ve ağırlıklı hareketli ortalamalar bile elde kağıt kalem saatler harcanarak hesaplanıyor. (üssel hareketli ortalamaların bulunabilmesi için bilgisayarlar beklenildi) Aslında dönemi itibariyle borsaya patern uydurmaya çalışan tek matematikçi de o değil. Ed Seykota'lar, Richard Donchian'lar, John W. Henry'ler hepsi de en büyük fon yatırımcısı olmak adına matematikçilerle beraber harıl harıl çalışmakta, aynı anda olmasa bile yakın zamanlarda diyebiliriz.


Max kendini işine o kadar kaptırmıştır ki fettan komşusunun cilvelerine bile karşılık  veremez. Max'ın kahvede oturup hisse senetlerini irdelediği bi sahnede ise sevimsiz bir yahudinin onunla iletişime geçmeye çalıştığını görürüz. Burada max'ın da Yahudi olduğunu öğreniriz ama emenike ne kadar fenerliyse max da o kadar yahudidir. Benzetmemi beğenmediysen git mutfağa kendine ufak bi sürpriz yap.


Burada kabalayı ve Yahudi mistisizmini duyarız. Tipsiz yahudi tebliğ yapmaktadır. Ancak max onu dinleyemeden ayrılır çünkü krizi gelmiştir. Max'ın kullandığı acayip acayip ilaçlar ve geçirdiği şiddetli beyin sarsıntıları vardır. Bu krizlerinde max titrer, yerlerde yuvarlanır, beyin amcıklaması geçirir ve de çoğunlukla burnundan kan gelir.


Derken max'ın rus asıllı matematikçi arkadaşı bi nevi akıl hocası Sol Robeson ile tanışırız. Bu ikisi sık sık go oynamaktadırlar. Go nedir la der gibisiniz. Go Çinlilerin bulup Japonların dünyaya tanıttığı bir oyun. Birkaç kuralı olan bu oyunu kısa bir sürede öğrenebilirsiniz. Kuralı da basit bir kural olan ko kuralıdır. Ama oyunda ustalaşmak için neredeyse tüm ömrünüzü vermeniz gerekebilir. "A beautiful mind"daki sahnelere özenip bi arkadaşımla go oyununu almıştık ama ülkemizde fazla yaygın olmaması bir de oyunun fazla zaman ve dikkat istemesinden fazla ilerletemedik. Dan 1'e 2'ye geçebildim mi tam bilemiyorum, o aralarda bi yerlerde kaldım. Go birkaç basit kurala dayanır ancak dünyanın en karmaşık en zor oyunudur. Karşılaştırmak gerekirse, günümüzde dünya şampiyonu bir satranç oyuncusunu yenebilecek bilgisayar programları yazılabilmişken amatör 1 dan seviyesinde go oynayabilecek bir program yazabilene vaktiyle 1 milyon dolar ödül vaat edilmiştir.


Şu an çoğu go oynayan bilgisayar programları 10-15 kyu arasında bi seviyeye sahiptirler yani yavaş oynarlar ve kötüdürler. Olur mu lan öyle şey diyebilirsiniz ama neden olmasın satrançta bissürü giriş hamlesi var, ezberlenebilen hamleler var, oyuna başlarken tahta da belirli bi şablon ile dizilim var ayrıca satrançta her taşın gücü farklı ama go'da ise her taş eşit güçtedir, oyunun başında tahta boştur, tutacağınız bir dal yok gibidir. Yeni keşfedilen bir adaya değişik yerlerden birlik çıkaran bir ordu komutanına benzersiniz. Üstelik aynı anda düşman kuvvetleri de adayı istila etmeye hazırlanır. Go'nun bir başka özelliği de savaşın yalnızca bir cephede değil pek çok cephede geçmesidir. Bilgisayarın kontrol edemediği şeylerden biri de budur. Ayrıca siz satrançta vezirinizi kaybettiğinizde çoğu oyuncu için bundan sonrası yenilgidir ama go'da öyle değil, kurduğun hattın bir anda başka bir hattın içinde kaldığını anladığında bunun ne demek olduğunu anlarsınız. Zaten bu Çinlilerin niye Çin Seddini yaptıklarını da oyunu oynadığınızda anlarsınız.


Japonların go başganı ile Çinlilerin go başganının en iyi olma oyunu ise yaklaşık 3 ay sürmüş oha ki ne oha, oyun tek hamleler eşliğinde ilerliyor ardından bunlar (japonlar) go okullarına gidip öğrencileyle istişare yapıyorlardı. Sonunda da japonlar kazanır. Neyse meşhur Murphy'nin de go için sarfettiği cümleler vardır ve her yerde karşımıza çıkacak cinstendir: “1) Eğer bir şeyin yanlış gitme olasılığı varsa, yanlış gider. 2) Zayıf oyuncu uzun süre düşündükten sonra, taşlarının ölmesini sağlayan tek hamleyi oynar.“


Şimdi filmdeki go oyununa dönecek olursak beyaz taşların daha avantajlı olduğu ortadadır. Belli ki rus matematikçi daha iyi bir fuseki yapmış. Özellikle kalabalık taş yığının olduğu sağ alt köşede müthiş bir üstünlük kurmuş max'ın yaptığı anlamsız merdiven ise her an işgale uğrayacak cinsten zaten bir sonraki go sahnesinde rus oraya saldırı yapıyordu. Üst tarafta ise yine beyazın köşeleri kaptığı görülüyor, göbek biraz siyahın kontrolünde gibi ama bi kaç feda ile oralar da alınabilir, ilerleyen sahnelerde oraların da dağıtıldığını görürüz. Beyaz taşlar tahtada çok rahattır, max kendini oyuna veremez bu şekilde de zaten go oynanmaz, yani siz aynı anda 20 kişiyle oynayan bi go master'ı ya da ezbere hıphızlı oynayan bi go master'ı göremezsiniz. Bu rus matematikçi hem max'ın kafasına veriyor hem de ona hayata ve matematiğe dair tavsiyelerde bulunuyordur. Öğütler verirken de güzel hikayeler anlatmaktadır.


Rus matematikçi de paternler hakkında kafa yormuştur. O da pi sayısındaki paterni bulmak için yıllarca uğraşmıştır ama ilk başta dediğine göre çalışmaları olumlu bir sonuç vermemiştir. Neyse bu max bi gün metroda giderken yine elinde kağıt kalem paternler hakkında kafa yormaktadır. Ama metrodaki sinir bozucu adam hemen dikkatimizi çeker kendisi büyük ihtimal küçükkene deli tarafından kovalanmıştır. Bu deli manyağı adam bi kaç sahnede daha belirecektir. Belki bir yerlere gönderme felan var ama ben çıkaramadım. Metrodaki sahnelerin birinde Clint Mansell'in gözüktüğünü de belirtelim.


Pis yahudi bizim max'ı yine bulmuştur. Neyse o da matematikle ilgileniyormuş. Max'a ve bize ibranice'deki matematik gizeminden felan bahseder, hakkaten söyledikleri ilginçtir. Max da ona artistlik yapma gardaş o söylediklerin fibonacci ve altın oranla alakalı şeylerdir der. Max'ın söyledikleri daha da ilginçtir. Bu Yahudiler ibne mibne ama kafaları basıyor. Bu ikisi konuşurlarken kahvede ve sigara dumanında bazı paternler tebarüz eder, max da hemen yerinden fırlar ve hipotezlerini yenilemek üzere evine gider.


Filmde max'a wallstreet simsarları da dadanacaktır. Ondan faydalanmaya çalışırlar. Dedik ya o sıralar herkes bu işe kafa yormakta, kim önce bişeyler keşfederse en büyük fon sahibi olacaktır. Max, 216 tane rakamdan oluşan bir sayı dizisi keşfetmiştir. Bu sayı filme göre hem max'in borsanın sırrı için aradığı hem yahudilerin kutsal saydığı bir şifre hem de rus matematikçinin yıllarca uğraştığı sayı dizisidir. Şimdi bu yahudi olayına da değinmek lazım, filmdekiler doğru veya yanlış, adamlar bişeylere inanmış onun uğruna kafa yoruyorlar şu an yaşayan bi yahudi gencin ilerideki hedefleri belli ve bu hedefler tüm yahudilerin hedefleriyle örtüşüyor, bir de bize bakıyorsun ne için okuduğumuz bile belli değil neyse


Max hipotezlerini ilerletir ve her yerde olduğunu iddia ettiği altın oranının borsada da olabileceğini söyler, buna göre fiyat tahminlerinde bulunur ve hepsini de bilir. Buradaki olay da şudur; fibonacci çizgileri arasındaki çekilmeler ile gidip gelmeler felan, eğer 100 seviyesinde dolaşan (yukarı yönlü) bir fiyat varsa bu fiyatın 66 seviyesine gerilemesi beklenir. Daha sonra ise çıkış pozisyonunun devam etmesi ya da trend ters dönse bile fibo hizalarından erken sinyal alınması (açığa satış için) beklenmektedir. Ama bu sistemde 100 seviyesini hangi tepe noktasına göre belirleyeceksin asıl soru burada yatar, pivot noktalarını belirlerken yararlananlar haricinde fibo'nun kuralından artık pek yararlanan kalmamıştır. En azından benim bildiğim kadarıyla. Neyse max tüm bunlarla cebelleşirken yahudiler ve simsarlar da onu rahat bırakmazlar.


İlerleyen sahnelerde max'ı iyice sıyırmış olarak görürüz. Rus matematikçiyi tekrar ziyaret ettiğinde de onun eceliyle öldüğünü öğrenir. Rus'un go masasında yaptığı şekil ve bıraktığı notlar max'ın çalışmalarına birebir benzemektedir. Demek ki o da bulmuş. Ama ne diyordu; ortada patern falan yok, ne borsada ne de go'da. En son parkta otururken max'ın rahatlamasından artık bu işleri pek de tınlamadığı izlenimini sezinleriz. Bence burada ortada patern olmadığı sırrına vakıf olmanın bir keşfi ve rahatlaması vardır. Belki başka bir anlam yüklüdür, kendi çalışma günlerim aklıma geldi. Çok amcıklattık bu beyni, böyle bir parkta belki bir pencere kenarında çok güvercin izledik. Gözümün önünde az sıçmadılar.


Go'da patern olmadığı bi realite. Borsaya gelecek olursak bence filmde müthiş bir ipucu var: "borsada patern aramayın". Dedik ya o tarihlerde amerika'daki en meşhur matematikçiler fon kurmak adına çalışıyorlardı. Hepsi de belli patern ve sistemleri kendi adlarını vererek piyasaya sürdüler çoğu da ilk başlarda başarılı oldu ama bu patern manyaklarının çoğu battı. Filmin yayınlandığı 1998 yılında da filmdeki bence vurgulanan bu mesaja nazire yaparcasına asya krizi, akabinde de tahvillerini ödeyemeyen rusya yüzünden rusya krizi ve sonunda da amerika'daki hedge fonları da etkileyen küresel bir kriz meydana geldi. Dünyanın en büyük hedge fon yöneticisi konumundaki, bünyesinde iki tane Nobel ekonomi ödülü almış ekonomist bulunduran "long term capital management" hükümet önlem almasaydı batacaktı. (LTCM'nin 1,5-2 milyar dolar civarı fon batırdığı söyleniyordu) 98 krizinde başka ne mi oldu?


Bermuda merkezli hedge fonu "Everest capital" 1,3 milyar dolar kaybetti. Yale ve Brown üniversiteleri'nin vakıfları bu fona yatırım yapmıştı. George soros'un "Quantum fon"u 2 milyar dolar kaybetti. (kara büyü yapıp borsada parayı kırdığı iddia edilen bu lavuk ya hakikaten bizim gibi normal bi insandı ya da bunu büyü esnasında kerpmişler) Bu acı deneyimin ardından Soros, fonunun mahiyetini ve ismini biraz da olsa değiştirdi. Batmaz denilen Julian Robertson'un "Tiger Management"ı bile batıvermişti.


Bence filmdeki gizli mesaj şu; eğer belirsizlikler üzerine kendini geliştiren, oluş(tur)an, tekrarla(ma)yan bir sistem üzerinde çalışıyorsanız (go, borsa, pi vb.) uygulayacağınız sistem ve strateji yine belirsizlik üzerine kurulmalıdır. Detayları çay sohbetine saklayalım lo. Finansla ilgileniyorum diyenlerin mutlaka izlemesi gereken bu filmi arşivinizde bulundurmalısınız.





Pi film eleştirisi

27 Temmuz 2011 Çarşamba

il Postino

fragman

İl postino, Antonio Skarmeta'nın aynı isimli romanından filme uyarlanmış. Filmi fena bi yönetmen olmayan Michael Radford yönetirken başrollerde Massimo Troisi, Maria Grazia Cucinotta ve Philippe Noiret karşımıza çıkıyor. Film, İtalyan filmi olmasına rağmen, yani en azından dili İtalyanca, Best Picture gibi önemli dallarda oskara aday gösteriliyor, en iyi film müziği dalında da oskarı kazanıyor. O sene braveheart olmasa belki de en iyi film ödülünü alacaklardı. Filmde ünlü şair Pablo Neruda'nın sürgün dönemlerinde tanıştığı bir postacı, onu derinden etkilemesi ve postacının başından geçenler enfes bir dille anlatılıyor. Başrol oyuncusu Massimo Troisi ise filmin başarılarını pek göremeyip filmden hemen sonra vefat etmiştir.


Massimo Troisi'nin canlandırdığı Mario, afili olmayan evinde babasıyla yaşayan, naif, alelade hayatı olan bi kardeşimizdir. Mütevazi hayatı olduğuna bakmayın müthiş manzarası olan bi evde yaşamaktadır. Kahramanımızın babası ise yaşlı, pisboğaz ve ağzı var dili yok edasında bir adamdır. Oğlunu pek kaale almamasından kahramanımızın evlatlık ya da onun gibi bişey olma ihtimali ortaya çıkıyor.


Filme dönecek olursak bir gün İtalya'ya, sürgüne yollanan Pablo Neruda gelir. Biliyosun kendisi şili'li ünlü bir şairdir ayrıca komünist akımının da önemli imgelerinden. Neruda'nın sürgüne yollandığı kasaba ise bizim postacıya çok yakındır. Biz buna postacı diyoruz ama şair sürgüne geldiğinde bu daha işsizdir. Bi gün iş için postaneye müracat eder derken onun bu karıntokluğuna işi olan postacılığı başlar. Bi de bakar ki asıl görevi şaire mektuplarını götürmektir. Postacının şairle tanışması sanılanın aksine tesadüfendir, onunla tanışabilmek için postacı olmamıştır. Ama onunla samimi olabilmek için şansını zorlayacaktır.


Filmde güzel müzikler eşliğinde bolcana deniz, dağ ve orman manzarası görürüz. Öyle sürgün mü olur lan der gibisiniz ama düşünürlerin sürgünleri genelde böyle olmuştur. Osmanlı'da sürgüne gönderilen, çok güzel manzaralı yerlerde ömür çürüten devlet adamları olmuş ki bizim şairimiz de zaten İtalya'da çok seviliyor, niye güzel yer bahşetmesinler. Şair, çok meşhur olduğundan sadece ona günde onlarca mektup gelmektedir. Postacının patronu da komünist fikirleri benimsemiştir ve tam bir Neruda hayranıdır. Postacı için şaire gelen mektupların içeriği ve gönderenin cinsiyeti önemliyken, patronu onun nasıl bir albenisi olduğunu, politik gücünün tesirini ve insanlara nüfus edebilmesini düşünmektedir.
 

Şairimiz hem şair olması hem de güzel tabiatın tesirinden evinde güzelce dinlenmekte, arada şiirler yazmakta, mektuplarını okumakta, fırsat buldukça da yiyişmektedir. İlk başlarda şair postacıyı pek tınlamaz. Dedik ya o çok meşhur bir insandır. Postacının tek derdi ise ona kitabını imzalatmak ve mahallenin kızlarına hava atmaktır. Ona göre şair aşkın şairidir. Ama mefkuresinden taviz vermemeye özen gösteren patronu için ise şair, insanlığın şairidir. Sonunda postacı şaire kitabını imzalatır ama şair sadece sevgilerle Neruda falan yazmıştır, postacının adı sanı yazılmamıştır belki de unutmuştur. Aynısını saolsun Nihat  Genç bana yaşatmıştı. 7-8 tane kitap imzalattım. Bizimkilerde ismimi okumayı geçtim ne Nihat belli, ne sevgiler belli, ne de imzası belli, küfür eder gibi karalamış. Ama toplumun böyle insanlara ihtiyacı var, kendisinin daşşakları saolsun. 


Şimdi patronun ve yöre halkının komünistliğine de değinmek lazım. Patron fanatikçe bu akımı savunur hatta postacıya aralarda akımın felsefesinden bahseder. Peki işyerindeki hac işareti ne ayak? Acaba gelen giden katolik müşterileri memnun etmek için olabilir mi ders gibisiniz. Ama öyle değil, postacının patronu da yöre halkı da katoliktir lakin komünizmi de savunurlar. Adam komünisttir ama gider kilisede yeri gelir pazar ayinlerine katılır, dizlerini çöker, duasını eder. Hatta komunist şair bile düğün merasiminde kiliseye gidecektir. Kimsenin kimseye dinsiz falan da dediği yoktur. Şimdilerde İtalya'ya bakıyorsun hem katolik hrıstiyanlığının hem de komunizmin Avrupa başkenti pozisyonunda.


Bir gün postacıyla şair konuşurlarken, postacının ilk defa duyduğu metafor kelimesi cümle içinde geçer ki bundan sonraki tüm olaylar bu metaforun kelime anlamı etrafında örülecektir. Şair metaforun ne olduğunu anlattığında artık bunların da arkadaşlıklarının tohumları atılmış olacaktır. Şair bilgili, aşk ve de insan şairidir, iyidir hoştur da sanki filmde biraz puşt gibi ibnem gibidir yani bakışları felan neyse yine de bizim postacıyla ilgilenecek ona dayılık yapacaktır. Postacı şiirlere çok ilgilidir, şaire sürekli onun şiirlerini ve anlamlarını sorar. Postacı, “insan olmaktan yoruldum”u çok beğenmiştir. Öyle saf bir kardeşimizdir ki şöyle der:  “Onu da sevdim. Şu yazdığınız: insan olmaktan yoruldum. Bu bana da oldu ama nasıl diyeceğimi bilemedim. Okuduğumda çok hoşuma gitti.”


Artık belli bir süreden sonra postacı deliyürek, şair de kuşçu olmuştur. Benzetmemi beğenmediysen git mutfakta kendine ufak bir sürpriz yap. Bu ikisinin samimiyetleri gün geçtikçe artar, postacı şairin mektuplarını dahi okuyabilmektedir. Postacı iyiden iyiye şaire tebelleş olmuştur. Filmin orijinal bi sahnesinde ise postacı şaire "nasıl şair oldun?" diye sorar. Şair de “sahil boyunca yavaşça yürü ve çevrene bakıver” diyecektir, bunları yapan postacı yavaştan şiir yazmaya da başlayacaktır. Ama evindeki bence üvey babası olan abullabut şahsiyet ilhamının içine etmektedir. Dayı sen ne pis boğaz bi adamsın, pislik!


Bi sahnede sahilde bu ikisi otururlarken şair ona galiba deniz isimli şiirinden parçalar mırıldanır. Postacı heyecanını ve şaşkınlığını gizleyemez. Bu şaşkınlığının arasında “sözcüklerin arasında savrulan bir tekne” diye bi şey söyler postacı, kendisi metafor yapmıştır ama ne yaptığının farkında da değildir. Bildiğin garibandır la bu postacı neyse bir gün postacı güzeller güzeli Beatrice Russo ile tanışır. Öyle gözlerine bakar da bi çift kelam edemez. Kız postacıyı çok etkilemiştir. Kızın meclubu, meftunu olmuştur. Derdini şaire açar ki Neruda için bu iş gayet basittir. Buradaki bi sahne de orjinaldir. Şair buna kızla ne konuştun la der, bu da kim ben mi, ben ne konuşacam karı benle konuştu demez de şöyle der: “Ona sadece 5 kelime söyleyebildim: senin adın ne?” şair de "burada üç kelime var diğer iki kelime ne?" der, postacı da "ismini tekrarladım: Beatrice Russo" der. Neyse şairle postacı bi gün kızı görmek için restorana giderler ve şair postacıya şiir yazsın diye hediye ettiği deftere hemen bi şeyler yazar derken postacı kıza açılır ona bol metaforlu şiirler okur ki artık kızımızın aklı başında değildir. Duyduğu cümleler onu derinden etkilemiştir: “gülüşün yüzümde bir kelebek gibi dolanıyor. Gülümseyişin bir gül, delip geçen bir mızrak, gülüşün gümüş bir dalga…” itoğlundaki laflara bak.


Şimdi filmdeki aşk vurgusuna da değinmek lazım. Bundan daha romantik duygusal bi film olamaz. Kahramanların şıpsevdi aşkları, sinemaya gidip boş boş konuşup vakit öldürmeleri, anlamsız aşk cümleleri, aşkın sadece yiyişmek olarak lanse edildiği kalitesiz hikayelerden ve gerçek yaşamlardan sıkıldıysanız filmin akışına kendinizi bırakmalısınız. Kızımızın bu aşık olma olayına ise acuze teyzesi ilk başlarda karşı çıkar. Teyzenin zorla aldığı aşk mektuplarını rahibe götürüp okutması ve akabindeki utangaç şaşkınlığı orijinal sahnelerdendir. Neyse bu ikisi evlenirler. Evlendikleri gün şairin ülkesine dönebileceği haberi gelir ki bu durum acı bir ayrılığın habercisidir. Şair, postacıya bir gün ziyaretine geleceğine dair söz vererek kasabayı terk eder.


Bir gün postacı ve ailesi şair hakkındaki bir röportajı okurken italya'da geçirdiği güzel günlerden bahsedilmesine rağmen kendi isimlerini duyamazlar ve bu duruma içerlenirler. Şair onları unutmamıştır ama o kadar da değil hani. Derken dönemin siyasi olaylarına göndermeler gelir; hristiyan demokratlar seçimi kazanmıştır ancak komünist olan postacı ve çevresi bu durumdan pek memnun değildir. Bir gün şairden mektup gelir, mektupta postacıdan italya'da bıraktığı eşyalarıyla ilgilenmesini ister. Postacı eşyalar arasında ses kayıt cihazını görür ve onu tamir ettirir. Deniz dalgalarının ve şairin sevdiği müziklerin arka fonunda ona bi mesaj hazırlar.


Neyse bi gün şair İtalya'ya geri döner. Onları ziyarete restorana gelir ve Pablito ile karşılaşırlar yani postacının oğluyla. Derken şair acı gerçeği de öğrenir. Postacı bi komünist gösterisinde öldürülmüştür. Bu acı haberin üzerine bir de postacının hazırladığı ses kaydını dinleyen şair çok duygulanır ve ağlamaklı olur. Bu basit biraz da cahil insanın anlamlı cümleleri ve artık yaşamıyor olması çok etkileyici sahnelerdir. Filmin sonlarına doğru çok üzülürsünüz. Filmin en güzel dram ve aşk filmlerinden olduğunu söylemiştik ama siz bu filmde tek bir sevişme sahnesi göremezsiniz. Eşlerin birbirlerini değiştirdiği ucuz holivıd romantizminden çok uzaktır bu film. Film, postacının komünist bir mitingde sahneye davet edilip Pablo Neruda'ya adadığı şiirini okumaya giderken vurularak öldürülmesi sahnesiyle son bulur. En sonunda siz de şair gibi o güzel manzaraya bakaraktan üzülürsünüz.



Il Postino film eleştirisi

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Fight Club


fragman

"Fight Club" filmi Chuck Palahniuk'un aynı isimli kitabından sinemaya çevrilmiş. Ben belki de ilk olarak filmini izlediğimden filmi kitabından daha güzel gelmişti. Filmi David Fincher yönetiyor başrollerde ise Brad Pitt, Edward Norton ve Helena Bonham Carter oynuyor. Aslında bu filmi paylaşmak istemiyordum çünkü iyice boku çıkartılan bi sevgi seli ve fan kitlesi vardı, illaki eleştirilerimizi başka yerlerden duymuş, okumuş ya da kendiniz de keşfetmiş olabilirsiniz. Bizimkisi de işte hem bloğa renk katması hem de bikaç dostumuzun yoğun ricasını kırmamak adına ayrıca bu film en sevdiğim filmlerin tepesindeki üçlüden biri neyse.


Film iddialı bi müzikle başlar. Hemen ardından narrator ve Tyler Durden'i herhangi bir binanın herhangi bir katında görürüz. Narrator bize Project meyham'dan falan bahseder belli ki adamlar bina mina patlatacak. Ardından ilk ipucu gelir: “bunu biliyorum çünkü tyler bunu biliyor” sonra narrator bize olayın başını anlatmaya başlar ki yaşayacağı bu süreçte hepimize dokunacak laflar işitip söyleyecektir.


Birden kendimizi testis kanseri olan erkeklerin destek grubunda buluruz. Biliyorsun amerika'da birbirini tanımayan insanlar, çoğunlukla loser'lar, seans merkezlerinde dertleşip salya sümük ağlaşmaktadırlar. Burada narrator ve kocaman memeleri olan Bob dertleşirken görünür. Bob ilerde dövüş kulübü için önemli bir karakter olacaktır. Bob içinde bulunduğu duruma tecennün etmekte başta ailesi olmak üzere artık kimse onu tınlamamaktadır. Memesi büyük olmayanlar ve testisleri sağlam olanlar için artık o bir kadüktür.


Derken narrator bizi daha da geçmişe götürür, uyuyamadığı zamanlara gideriz. Evet narrator insomnia'dır. Ne güzel az uyuyor bol bol vakti var der gibisiniz ama 24 saat mal gibi dolaşmaktır bu imsomnia hastaları. Filmin çok önemli vurgularından olan tüketici toplumundaki markalara ilk gönderme starbucks ile gelir. Starbucks kutusu ve mason mitlerinden fırlayıp gelmiş olan uzun saçlı kadın resmi ekranda tebarüz eder. Fotokopi odasını gördüğümüz sahnede de lüzumsuz ofis çalışanları göze batar. Bir önceki sahnede yer alan starbucks reklamı işe yaramışçasına en az dört kişinin elinde kahve gözükür. Bu sahnede filmin bir diğer önemli vurgusu olan 25. kare uygulaması ile karşılaşırız. Gömülü resim ve filmde gözüken hali şu şekildedir.



25. kare ne ki der gibisiniz. Filmde de bahsediliyor da, bu sık kullanılan bir bilinçaltı tekniğidir ve bu sayede istenilen resim görüntüye monte edilerek izleyici yönlendirilmeye çalışılır. Tüm ofis çalışanları ülkemizde de olduğu gibi am üstünde fındık kırarlarken, bize arkası dönük vaziyette ofisin ayak işlerini yapan işçiyi fark ederiz. İleride kendisini fight club mefkuresinin büyük bir meclubu olarak göreceğiz.


Starbuckslı masasında canı sıkkın stajyer edasında oturan narratorun yanına bi sahnede müdür gelir. Adamın kıravat giyişi bile bir düzen içindedir. Kendisi diğer ofis çalışanları gibi monotonluğun meftun bir savunucusudur. Bilmiyorum bu ofis kültürüne ne kadar vakıfsınız ama herhangi bir devlet dairesine giderseniz bulunduğunuz katın onlarca bölmeye ayrıldığını görürsünüz. Bu bölmelerde üçerli ya da dörderli olacak şekilde oturma planları vardır. Erkekleri kıravatlarıyla beraber takım elbise giyerken bayanları da son moda rüküş kıyafetleri içerisinde iğrenç parfümleriyle görürsünüz. Herkesin önünde bir bilgisayar arkalarındaki dolaplarda bolcana mavi klasörler, takır tukur klavye gürültüsü, hafif bir dedikodu uğultusu, bayan çalışanların yarım kilo meyve içeren buzdolabı poşetleri, idari müdürün bi acayip sekreteri ve abazalığını çeşitli internet sitelerinde dizginleyen erkek yığını, işte ofis buna benzer bişeydir.


Derken narrator evinde afedersin sıçarken filmdeki önemli vurgu tekrarlanır: “markaların ve gösterişin kölesi olan biz insanların acınası halleri”. Narratorumuz plazadaki evini dergiden, internetten, sağdan soldan gördüğü eşyalarla donatmıştır. Hani bunu başka bi filmde görseniz aldığı eşyalara ve evine sahip olmak isteyebilirsiniz. Burada çok önemli bi cümle kurar: “ne tür bir yemek takımı beni birey olarak tanımlar”. Evet, bence de çok güzel bi cümle, şu anki hali pür melalimizin belki de asıl sorumlusu bu cümleyi defalarca kullanmamızdır. En garibanımız bile artık tüketim manyağı olmuş kredi kartlarının borcunu ödüyor neyse


"Eskiden porno koleksiyonu okurduk şimdilerde Harchow koleksiyonu" der narrator, bu harchow da üst sınıfa hitap eden bir mobilya ve iç dekorasyon firması. Tüm bu tüketim çılgınlığının ardından  narrator son derece aciz ve bitkin haliyle doktordan ağrı kesici ister. Çünkü uykusuzluğun verdiği acılarla cebelleşmektedir. Doktor buna reçete veremez. Halbuki ülkemizde herhangi bi ilacı üstüne alabilmek dünyanın en kolay işidir. Narrator doktora acı içindeyim gardaş der. Doktor da bunu azarlar, acı görmek istiyosan siktir git prostat kanserlerini gör olum der. Bu sahnede ikinci gömülü resmi görürüz. Gömülü resim ve filmde gözüken hali şu şekildedir:



Narrator radikal bir karar alarak kendi hayatı için milad olacak rehabilitasyon merkezi ziyaretlerine başlar. İlk başta çok garipser ama sonra müptelası olacaktır. İlk gittiği seansta grup lideri konuşurken üçüncü gömülü resmi görürüz, bu üçüncü olanı biraz zor yakalanacak cinstendir. Gömülü resim ve filmde gözüken hali şu şekildedir:



Narrator ilk olarak Bob ile tanışır. Bob dedik ya loser bir arkadaşımızdır. Ağlama sırası narratore geldiğinde artık herşey narrator için değişmiştir. Kendince özgürlüğünü bulmuştur. Ne diyordu: “bütün umudunu kaybetmek özgürlüktü” çok doğru değil mi? Bu dayanışma gruplarındaki ağlayabilmesi narratora yaramıştı, artık çılgınca uyuyabiliyordu. Bu uyuması sadece ağladığı için miydi derseniz hayır. Bu uyuması aslında istemediği yaşamından sıyrılarak yaptığı ilk eylemin bir ödülüydü. Artık affetmiyor haftanın her günü loser'larla buluşuyor çılgınca ağlıyordu. Sıradan bir seans sırasında Marla Singer isimli bir kadınla tanışır. Bu Marla sahtekarın tekidir, beleş yemek ve kahve için bu seanslardan nemalanır hatta testis kanseri toplantılarına bile gider. Kadının varlığı narratoru rahatsız eder, bu belli ki kesif duyguların bir dışavurumu. Onun yüzünden insomnialı günlerine tekrar döner. Pis, izbe ve tehlike kokan bir sokakta yürürken, marla'nın hemen yanında dördüncü gömülü olan resim belirir. Gömülü resim ve filmde gözüken hali şu şekildedir:



Şimdi bu gömülü resimlere de değinmek lazım. Belli ki burada yönetmen biraz da dalga geçerek ve Tyler Durden'in bi mesleğine gönderme yaparaktan resim koymuş. Gömülü resimlerde tyler'ı çok rahat, siklemez ve bizle dalga geçer gibi buluruz. İşin güzel yanı yönetmenin yaptığı bilinçaltı uygulamaları işe yaramışçasına ilerleyen sahnelerde tyler, hem bizim hem de narrator için rahat tavırları olan bir sapiens pozisyonundadır. Başka da tyler'ın gömülü resmini görmeyiz ki zaten bu şahıs birazdan tecessüm edecektir.


Neyse bu marla ile narrator sonunda tanışırlar. Marla, karın tokluğuna çalışan hayattan hiçbir beklentisi kalmamış tam bir loserdir. Cornelius, rupert, trevis ise narratorun seanslarda taktığı takma isimler, bir yerlere gönderme mi var bilemiyorum ama hepsinin de müzisyen ismi olduğu bi gerçek. Belki de sadece tesadüfen oldu bu iş neyse. Narrator'u sağa sola iş ziyaretleri yaparken görürüz. Burada narrator, monoton hayatındaki bu monoton gezilerde başından geçen monoton olayları anlatmaktadır. Otel odasında içinden konuşmasına devam ederken otelin tanıtım videosunu ve çalışanların "welcome" diye seslenişlerini görürüz. Bu "welcome" diyenlerin en sağda olanı tyler'ın ta kendisidir. Narrator otelde yemek yediyse vay haline.
 

Derken bi uçak gezisinde narrator, tyler ile tanışır. Tyler karakterinin bi özelliği hiç susmaz, devamlı bişeyleri eleştirir, diğer insanları aşağılayıcı ifadeler kullanır. Uçaktaki güvenlik prosedürünü eleştirisi ise hem narratoru hem de bizi mal eden detaylar içermektedir. Bu ikisinin afaki sohbetleri son bulduğunda tyler, narrator'da çok farklı bir intiba bırakmıştır. İş gezisinden evine dönen narrator, plazadaki o çok özene bezene dayayıp döşediği evinin patladığını görür. İlk önce marla'yı arar ama konuşamaz sonra nedendir bilinmez tyler'ı arar ve onunla ucuz bir barda buluşurlar ve dertleşmeye başlarlar. Tüm bu hengamede narrator hala saygınlaşan gardırobundan ve mobilyalarından bahseder ama tyler onun fikir dünyasında dinamitler patlatmaya kararlıdır. Tyler'ın kurduğu şu cümleler maalesef çok doğrudur: “Tüketiciyiz. Doğru, biz tüketiciyiz. Yaşam stili takıntısının yan ürünleriyiz. Cinayet, suç, yoksulluk; bunlar beni ilgilendirmiyor. Beni ilgilendiren ünlü dergileri, 500 kanallı televizyonlar, külotumda bir adamın adının yazılması. Rogaine, viagra, olestra. Öyleyse siktir et şu kanepeyi ve yeşil çizgili kumaş desenlerini. (bunlar söylenirken narrator'un aydınlanmaya başlaması çok güzel yansıtılmış) Ben diyorum ki asla tam olma. Ben diyorum ki mükemmel olmaktan vazgeç. Ben diyorum ki gelişelim. Sahip olduğun şeyler sonunda sana sahip olur.” Bu manidar cümlelere söyleyebilecek hiçbir şey yoktur sanki şu anda bile hepimize laf sokmaktadır. Bakıyorsun it gibi tüketim yapıp alış-veriş merkezlerinde ömür çürütüyoruz sonra da en sevdiğimiz film fight club oluyor, hayat ne garip değil mi kızlar?


Neyse filmin en orijinal sahnelerinden biri geliyor. Bar çıkışında pek rahat bi hayat felsefesi olan tyler'ın ricası üzerine bu ikisi tekme tokat dövüşürler. Yalnız yok böyle bir rahatlama. Bu arada tyler'ın makinistlik (aile filmlerine pornografik görüntüler ekliyor) ve lüks bir otelde garsonluk (yemeklere afedersin...) yaptığını öğreniyoruz. Kavganın ardından tyler'ın izbeliğine giderler. Artık kendi aralarındaki kavgaları ritüel haline gelmiştir. Fanları da yavaştan artmaya başlar. Artık narrator işyerinde ve normal hayatında tamamen tebeddül etmeye başlamıştır. Hiç kimseyi siklemez tavırları, morarmış yara bere içindeki suratı ve kan revan içindeki pis elbisesi. Türünün ilk ve son örneği olan bir ofis çalışanıdır. Artık bu ikisi bildiğin kan kardeş olmuşlardır. Her cumartesi akşamı ise dövüşürler.
 

İşyerindeki bi sahnede ise hiç bi sikim anlamadığımız bi sunum gerçekleşir. Böyle loş bi odada projeksiyon aleti ve uzun anlamsız cümleli sıkıcı slaytlar hep uykumu getirmiştir. Sunumu yapan adama narrator'un kanlı dişleriyle "bitch" demesi en güzel sahnelerdendir. Gerçek hayatta bu başımıza gelse sunumu yapan adama önce tatlı bir tebessüm eder akabinde de içimizden küfürü basardık. Adammıyız la biz.


Artık bu dövüş olayını büyütmenin vakti gelmiştir. O ilk barın bodrumunda fight club adlı oluşumu kurarlar. Yalnız benim sinirimi bozan ise özellikle ülkemizdeki fanların dövüş kulübünün kurallarını bol bol dillendirmeleri, oraya buraya yazmaları ve sanki kendileri filmi çekmişçesine bir küstahlıkla herkese filmden bahsetmeleri. Gerçekte ise bu kişilerin çoğu filmin ilk saatinden bi bok anlamayıp sıkılırlar ama kimseye de söyleyemezler çünkü bu filme herkes sağlam film demiştir. İşte bu beni delirtiyor.


Fotokopi odasını tekrar gördüğümüzde ev ve arabasının kredisini ödeyen, evlenmekten ve kpss sonrasında memur olmaktan başka hiçbir başarısı olmayan bu memurların ellerinde yine starbucks vardır. Ama bu sefer ayak işlerini yapan eleman daha bi kendinden emindir. Narrator ile tyler bir gün yürürlerken otobüse binerler ama burada bi ilginçlik var sanki otobüs sadece bunları almak için otobüs durağının biraz ilerisinde durmuş gibi. Otobüste, jimnastik salonuna kapanıp calvin klein veya tommy hillfiger'ın söylediği gibi görünmeye çalışan heriflere bir ayar gelir. Yine otobüste bunlara uzun saçlı bir adam çarpar akabindeki dövüş sahnesinde ise tyler uzun saçlı bir adamın ağzına sıçar, muhtemelen bu ikisi aynı adamdır.


Narrator bir gün uyanır ve evlerinde marla vardır, bir önceki gece tyler ile marla çılgınca sevişmişlerdir. Bu sevişmeyi spor olarak görüp habire sevişirler, neyse tyler, narrator'a ve hepimize nasıl sabun ve bomba yapılacağını felan öğretir. Evet tyler yararlı bilgilerle doludur. Burada tyler, narrator'a ileride kulübün simgesi olacak bi işaret, hatıra yara bırakır yaparken de hayatın anlamını sorgulatır. Tyler, zengin kadınlara kendi yağlı kıçlarını sabun yaparak geri satıyordu, asıl geçim kaynağı bu iş idi. Tyler çok acayip bir adamdır.


Tyler'ın bir sonraki kulüp toplantısında söyledikleri yine hayatımızı sorgulatan cinstendir: “Bütün bir nesil; benzin pompalayan, masa bekleyen, beyaz yakalı esirler. Reklamlar, bizi araba ve giysi peşinde koşturuyor. İhtiyacımız olmayan şeyleri almak için nefret ettiğimiz işlerde çalıştırıyor. Biz tarihin orta sınıf çocuklarıyız dostlarım. Amaç yok, mekan yok. Büyük bir savaşımız yok. Bizim büyük savaşımız, ruhani bir savaş. Bizim büyük bunalımımız hayatlarımız. Hepimiz televizyonlarda bir gün milyoner olacağımıza, film ilahları ve rock yıldızları olacağımıza inanarak büyütüldük. Fakat olamayacağız. Bu gerçeği yavaş yavaş öğreniyoruz.”


Tyler artık ev ödevleri vermektedir. Ödevlere göre herkes şehrin düzenini bozacak işler yapmalıdır. Bu ufak kaos görüntülerinin birinde elinde hortum önüne geleni ıslatan adam "the mechanic" rolünü oynayan Holt McCallany'dir ki ben kendisini çok severim, gel gör ki adamı iddialı bir projede başrol oynarken hiç göremedik. Bu mechanic'ten kitapta daha fazla bahsedilir. Bir diğer orijinal sahneye geldiğimizde ise narrator tüm gücünü kulübe ayırmak ve maişet derdinden kurtulmak için erken emekliliğini ister, müdür de bunu kovar derken bu kendini dövmeye başlar. Kendini feci şekilde döverken şöyle der: “Nedense tyler ile ilk kavgam aklıma geldi” bu sözü de bir başka ipucudur neyse bu istediklerini alarak erken emekliye ayrılır.


Zamanla kulübün üye sayısı artar ve eğitim sürecini başlatırlar. Eğitim sürecinde çok sert davranmalarına rağmen adamlar tebelleş olmuşlardır. Bir gün Bob'u da eğitim kuyruğunda görürüz. İlk siktiri yediğinde gitmeye teşebbüs etmesi ise çok komiktir. Bu Bob adamın hasıdır. Artık iş çığrından çıkmaya başlamıştır. Narrator yapılanları anlamamaya başlar ona göre ortada artık tecanüs mecanüs kalmamıştır. Project mayhem'i ilk kez duyan narrator bunun büyük çaplı bir kaos yaratma planı olduğunu anlar. Bi ara bunlar polis şefini de tehdit ederler. Tehditin yapıldığı otelin çıkışında Bob'u düşen pantolonunu düzeltirken görürüz. Bu sahneyi galiba bilerek sırf komikliğine bırakmışlar. Gözden de kaçmış olabilir ama inanılmaz komik bir sahne ortaya çıkmış.


Narrator sırf güzel bi şeyi parçalama dürtüsünden mütevellit sarışın oğlanı (jared leto, kendisi çok başarılı bulduğum oyunculardandır) çok pis döver. Döverken de “neslini devam ettirmek için sevişmeyen her pandanın kaşlarının arasına bir mermi sıkmak istedim. Petrol tankerlerinin bütün vanalarını açıp o hiç görmeyeceğim fransız kumsallarını mahvetmek istedim” der. Arabalı sahne ise yine orijinal bi sahnedir. Kitapta arabayı galiba "the mechanic" sürüyordu ama filmde arkada oturuyor. Arabayı filmde tyler sürmekte, neyse bunlar intihar girişiminin ardından ufak yaralarla kurtulurlar. Narrator'u kurtarırlarken onu direksiyon olan taraftan çıkartırlar ki bu da bir diğer ipucudur.


Bi gün Bob vurulur, onu gömmeye kalkarlar burada o çok meşhur “his name is Robert paulsen” repliği geçmektedir, artık kulüp üyeleri nirvanaya ulaşmıştır. Narrator ise biz böyle ne bok yedik la der gibi aralarından ayrılır. Şimdi bazı kişiler bob'un öldürüldüğü sahnelerde gizli mesajlar olduğunu iddia ediyor. İddia edilen mesaj da şu: "Bob, the sphere'yi yani ikiz kulelerin önündeki küreyi patlatıyor, bu patlayan küre barışı sembolize etmektedir, hatta bu kürenin kıbleye yöneldiği de iddia ediliyor, patlatıldıktan sonra boşta kalan küre gidiyor bi kafeyi patlatıyor, bu kafenin tabanı damalı şekiller olduğundan masonluğu sembolize ediyor ve iyilik masonluğu yıkmaya çalışmış oluyor" şimdi bu iddia kesin doğru ya da kesin yanlış diyemem ama patlatılan küre ikiz kulelerin önünde olan küre değil sadece benzer bi yapısı var. Diyelim ki aynı küre, niye iyiliği temsil etsin ki, yönü kıbleye çevrilmiş bile olsa amerikalıların sahip olduğu bi yapı. Ayrıca ikiz kuleler masonluğun para gücünü temsil ederken (yine iddialara göre) bu binanın önünde iyiliği temsil eden bi yapı nasıl olabilir?


Bir diğer sıkıntılı nokta da patlatılan kafenin tabanındaki masonik olduğu iddia edilen şekil. Tamam damalı şekiller masonların kullandığı şekillerden ama (bunu da nerden bildiğimizi bilmiyorum) her damalı şekli buna saymak ne kadar doğru olacaktır? Burada bu tür bir mesajın olabileceğini pek sanmam. Bunu düşünmemdeki bir diğer husus da şimdi bu adamlar göya dünyayı medyayı falan yönetiyor ve ben çok iddialı bi film yapıp bu filmde onlara giydirecem o zaman burada da bi mantık hatası olmuş olmuyor mu? Ha belki de yönetmenin hakkaten öyle bi niyeti vardı, eğer kitabın dışına çıkıp ek detaylarla böyle bir niyet vermek istediyse tebrik etmek lazım ince görmüş.


Neyse kısa bir süre sonra narrator'un tyler durden olduğu ayyuka çıkar. Artık kulüplerin sayıları ve görevleri artmıştır. Narrator kendi durumunun farkına varınca yıkım projesini durdurmaya çalışır ama iş işten geçmiştir. Yıkım projesinde ana hedefler banka ve finans binalarıdır, binalar yıkılınca tyler'a göre borçlar sıfırlanacak, toplum düzeni yeniden şekillenecekti. İlerleyen sahnelerde Narrator'u kendi kendini döverken görürüz, hala şizofrenliğinden kurtulamamıştır. Ama burada çok hoş bi teknik hata vardır. Kamera görüntülerinden narrator'u izlerken kameranın kendisini de görmek gibi.


Başka teknik hatalar yok mu vardır ama benim sevdiğim teknik hatalar sanki bilerek bırakılmış olanlardır, bunları da en iyi tarantino yapar ki ileride kendisinin filmlerine de değineceğiz. Diğer hoş hatalara narrator'un donuyla beraber kablolarının da gözükmesi verilebilir.


Bir de narrator ile sevgilisinin bi sahnesi vardı, bunlar konuşurlarken brad pitt'in filmi "seven years in tibet"in reklamını görürüz;


Neyse uzatmayalım; narrator, tyler'ı öldürür ve gerçek kimliğine kavuşur. Binalar patlar, bunlar marla ile el ele tutuşurlarken yine iddialı bi müzik eşliğinde son gömülü resim gözükür ki onu da sen bul. Film zevki tartışılmaz ama bu filmin sonlarına doğru vay amıiğaa koyyum bu ikisi aynıymış ya la demeyip filmi de beğenmediysen  siktir git "justin bieber:never say never"ı izle…




Fight Club film eleştirisi