20 Temmuz 2011 Çarşamba

When Nietzsche Wept


fragman


Friedrich Wilhelm Nietzsche'ye bu blogta niçe diyeceğiz tamam mı. "Niçe'nin gözyaşları" olarak ülkemizin nadide kaçak sitelerine giren bu film aynı isimli kitaptan sinemaya çevrilmiş. Şunu bilmekte fayda var; en az "the kite runner" kadar kitabının içine sıçılıp sırf maddi amaçlar uğruna yazık edilen bir başka yapıt daha var elimizde. Normalde bu filmi eleştirecek bir şey yok ortada ama kitabının hakkını yememek lazım neyse



Film lou salome diye yahudi asıllı, rus, oynak bir karının doktor breuer'e niçe'den bahsetmesiyle başlar. Doktor, niçe'yi tanımaz felan derken altı ay öncesine gidip niçe'yi dersinde izleriz, dersi de bayan salome ve rahip ile rahibe dinlemektedirler. Niçe'nin kurduğu 4-5 cümle de bence yönetmenin madem niçe'yi çekiyoruz o zaman tanrı öldü düşüncesini araya serpiştirelim mantığı hakim olmuş. (biliyosun niçe bu tanrı öldü savına kafayı takıp akabinde kafayı yemiştir, hıristiyanlığın aleyhinde de bissürü yazısı vardır) Yani adamın yıllar sonra ortaya attığı en belirgin niçe düşüncesi olan tanrı öldü savını pat diye gözümüze sokmaları hiç iyi olmamış, rahiple rahibenin bu laftan rahatsızlık duymaları ise hiç becerilememiş oyunculuklar, ayrıca niçe darwin'i zilyon kere eleştirmiştir. Filmdeki ders sahnesinde sanırsın ona imrenerek bakıyor, ikisinin insan gelişimi ve seleksiyon üzerine olan fikirleri çok farklı bazı yerlerde ise çelişiyor, neyse devam edelim, ilerleyen bi sahnede arka fona blue danube'yi koyan zihniyetinize sokayım yani her viyana'da geçen filme johan straus'tan gönderme mi yapacaksınız.



Bu bizim doktor göya bayan salome'nin telkinleriyle niçe'yi içinde bulunduğu zor durumdan kurtaracaktır. Zor durumdaki niçe salomeye yavşar, salome kabul etmez, sonra kendini öldürmeyi planlar bu mudur yani? Filmde en iyi ingilizceyi normalde pek aksanlı konuşan niçe yapıyor, diğerleri yarı rus, yarı alman aksanlarıyla konuşmaya çalışıyor. Madem öyle İngilizce yapmasaydınız filmi, zaten herkes altyazılı izliyor. Arada Sigmund Freud ile olan sahneler de geçiyor ama bence o kısımları kitaba bırakıp bu yavşaktan başka söz etmeyelim.



Meğersem bizim niçe'nin asıl derdi olan beyin ağrıları yeni kitabının hazırlığı içinmiş: (bayan salome için değilmiş)  “böyle buyurdu zerdüşt”. Filmde niçe bu ağrılarından bahsedince birden zerdüşt'ün yaşadığı zamana gideriz (ki olması gereken platondan çok önceleri, m.ö. 1500-2000 diyen de var) amma velakin zerdüşt dışında herkes avrupalı giyiminde, sokayım yapacağınız filme.



Kitapta sıkça bahsedilen rüyalar, halüsinasyonlar, baş ağrıtan düşünceler hiç becerilememiş. Filme göre niçe baş ağrılarına ve umutsuzluğa 1882 civarında başlıyor ama niçe 1874'ten itibaren baş ağrısı çekiyor ve iki sene sonra da dekanlık görevinden istifa ederek kendini kitaplarına veriyor, canının sıkılması da ayrı bir saçmalık, adam nihilizmi savunuyor canı sıkılamaz tamam mı. Neyse, filmde becermek zorunda oldukları tek şey artık niçe'nin doktoru manipüle etmesi ve onun düşüncelerine hükmetmesi olmaktı ama buralar da bi kaç absürd düş sahnesiyle geçiştirilmiş. Bundan sonra hep aynı hikaye; doktorun niçe'deki gizemi keşfetmesi, bunu Freud ile paylaşması, artık doktorun hasta pozisyonuna gelmesi, hezeyanlar, absürd düşler, erotizm kokan doktor bilinçaltısı falan filan sıkılırsınız yani niçe'nin ölmeden önce delirdiği rivayet ediliyor da asıl deli doktor breuer'ın ta kendisidir, amına koduğumun manyağı.



Filmde Wagner'den bahsedilmeyişi çok ayıp oldu, kitapta da pek geçmez de film yapıyosun lan her yere klasik müzik gider, çal wagner'i gitsin. Biliyorsunuz niçe ile wagner'in sağlam bi dostluğu vardı ama wagner'in menschliches ve allzumenschilles ilk cildini, niçe'nin de parsifal'i hunharca yermesi sonucunda aralarına nifak girdi. Filmde daha fazla wagner olmalıydı, belki arada geçen cılız müziklerde wagner temaları vardı ama (ben bulamadım) en barizleri yoktu. Tüm bu sürtüşmelerine rağmen niçe'nin wagner hakkında söyledikleri beni hala şaşırtır: "İyice düşündüğümde anladığım bir şey var ki, wagner’in müziği olmadan gençliğim çekilmez bir hal alırdı. Almanlar arasında yaşamaya mahkum olmuştum bir kez. Üzerindeki dayanılmaz baskından kurtulmak için afyon çekmek isteyebilirsiniz. İşte aynen, bana da wagner gerekliydi. Wagner, alman olan her şeye karşı en güzel panzehirdir. Tristan’daki piyano bölümünü çaldığı andan bu yana size saygılarımı gönderiyorum bay von bülow. Bir wagnerciyim artık. Wagner'in erken dönem yapıtlarını, çok alman görüyor, kendime yakıştıramıyordum. Ama bugün bile, tristan gibi insanı büyüleyebilen, insanın tüylerini diken diken edebilen başka bir sanat şaheserini tüm sanat dallarında arayışım boşuna. Leonardo da vinci’nin tüm gizemleri tristan’ın ilk notasıyla birlikte tüm büyüleyiciliğini yitiriyor. Bu yapıt wagner'in non plus ultrasıdır (mükemmelliğin en üst noktası). Bunun yorgunluğunu ise “usta şarkıcılar” ve “yüzük”le atmıştır. Wagner gibi doğaya sahip birisi için bir gerilemedir bu." Bu şaheseri dinleyelim.



Filmi siktir edin de kimdi la bu niçe, üstün insan fikrinin savunucusu, kimilerine göre Hitler'i etkileyen, kimisine göre Freud'u, kimilerine göre de bilumum alaman düşünürü etkileyen bi insan, nihilizmin savunucusu, bi 10 yıl deli olarak yaşayıp en sonunda da zıbarıp giden bi adam. Bazılarımızın profilinde sözlerini paylaştığı çoğumuzun kitaplığında en azından böyle buyurdu zerdüşt kitabı olan filozof. Kimdi bu dallama?



Bence niçe şuydu: “böyle buyurdu zerdüşt (en popüler yapıtı olduğundan onun üstünden gidelim) eve götürülür. Okuyucu niçe hakkında bir derginin veya vikipedinin söylediklerinden fazlasını bilmiyorsa kitabı okumaya çalışır ve okuduğunun yarısından fazlasını anlamayınca da 2., 3. bölümden öteye gidemez ve o zaman niçe'nin kendisinin bile neden bahsettiğinden pek emin olmadığına inanır. "Ayna tutan çocuk", "saadet adalarında", "mezar türküsü", "iffetli bilgi hakkında", "en sakin saat", "yedi mühür" ve daha bir çoğu, niçe'nin yaşamı, hedefleri ve arkadaşlıkları hakkında hiçbir şey bilmeyenler için tamamıyla anlamdan yoksundur.

15 ekim 1844'te doğan niçe, yaşamında ne denli küçük ve alçak gönüllü bir insan olarak kalmışsa, eserlerinde de o denli kendine güveni sonsuz, saldırgan ve yargılarını tartışma götürmez kesinlikte sayan bir yazar olarak görünmekten hoşlanmıştır. Büyük alaman filozofu Schopenhauer'e hayranlıkla başlayan düşünce yaşamı sonradan çok değişmiş, onun karamsar dünya görüşünden tümüyle ayrılarak yaşama bağlı yunan filozoflarının etkisi altında, Dionysos'un yaşama sevincini benimseyen Epikuros'çu bir tutuma yönelmiştir. En meşhur yapıtı olduğunu vurguladığımız böyle buyurdu zerdüşt'te öteden beri zihnini kurcalayan üstün insan görüşünün en güçlü savunmasını yapmıştır. Bu ve daha sonraki yazılarında insanları, güdülmek için çobanlara gereksinimi olan sürüler halinde görüyor, bir avrupa birliği kurma ülküsü güttüğü için üstün insan aşamasına layık gördüğü napolyon'a hayran oluyordu. Zerdüşt (Zarathoustra) ona göre değer yargılarını alt üst etmiş bir üstün insandı.



Mesele şu ki, böyle buyurdu zerdüşt her ne kadar niçe'nin tartışmasız "opus magnum"u olsa da, onun okunması gereken ilk kitabı değildir aslında. Niçe de bunun şimdiye kadar alaman ulusuna sunulmuş en derin eser olduğunu söylemekte ve başka bir yerde de bu kitabını anlamak için öteki eserlerini de okumuş olmak gerektiğini belirtmektedir. Belki seçilmiş düşünceleri ile mektuplarıyla başlanabilir tutup da güç istenci alıp okursanız hiç bi bok anlamazsınız. Ben güç istencini aldım okudum anladım diyene de götümün capsini gizliden yolluyorum hava atmaya gerek yok, en sağlam yapıtları anlaşılmayan bi antik yunan'da düzene bi avrupa'da hıristiyanlığa kafa tutup en sonunda da sıyırmış bi adam dan bahsediyoruz. (yaşamının son dönemlerinde akli dengesi bozulan niçe 1889'da torino'da büsbütün çıldırdı ve almanya'da bir akıl hastanesine kaldırıldı, 1900 yılında da öldü) işte böyle manyak bi adamın manyak bi filmiydi bu izlediğiniz.



Her ne kadar Dostoyevskiydi galiba "ben kitabını okuyacağıma filmini izlerim" demişse de bence siz hiç oralı olmayıp sadece kitabı okuyun.

Niçe'nin çok sevdiğim birkaç sözüyle noktalayalım:

“Geleceğin ışığını günün birinde yakacak olan kimse, tıpkı ağır bir fırtına bulutu gibi, uzun zaman dağın yamacında asılı kalmalı”

“Bir nesneyi/düşünceyi hem sevebilen, hem onunla alay edebilen kimse, dehaya erişmiş demektir.”

“Bütün insanlık adeta gerilmiş bir iptir ki hayvanla üstün insan arasına gerilmiştir. Büyük bir uçurumun üstünde gerilmiş bir ip. Tehlikeli bir geçiş, tehlikeli bir yolculuktur üstün insana giden yol.”






When Nietzsche Wept film eleştirisi

1 yorum:

  1. heh ya valla istediğim yorum buydu başka ya tekrar saygılar sevgiler

    YanıtlaSil